O hurafeler İmam Şafii'yi de bulmuş

Mukaddam Dağı’na bırakılmış gizemli bir hazine. Mukaddam Dağı da Mısır’da. Ve o dağda gizemli bir hazine saklıymış. Bu hazineyi keşfetmek için kazmaya küreğe sarılmaya gerek yok. Kitaplar, bir defter, bir kalem yeterli. İsteyen internet ve bilgisayar da bulundurabilir yanında. Bu gizemli hazinemiz İmam Şâfiî Hazretleri. Şâfiî Mezhebi’nin imamı, büyük müctehid. Asıl adı Ebû Abdillâh Muhammed b. İdrîs b. Abbâs eş-Şâfiî.

Mukaddam Dağı önemli benim için. Çünkü redaksiyon esnasında o dağın adını araştırırken buldum bu hazineyi. Allah Muhammed Ebû Zehre’den razı olsun, mekânı cennet olsun inşallah, o yazmış imamlarımızı. Sonra da tercüme etmişler. Tercüme edenlerden de Allah razı olsun.

Bir de bu kadar bilginin üzerine şiirlerinin, divanının olduğunu öğrenip okuyunca hazinenin elmaslarını da ele geçirmiş oldum. Allah Ali Ural Hocamızdan da razı olsun. Sayelerinde defineyi keşfetmiş olduk.

İmam Şafiî, bazı Müslüman ülkelerde İmam Malik’ten kalan eserlerle, elbise, cübbe veya sarıklarının kutsal atfedilip takdis edildiğini duymuş. Müslümanlar öyle bir duruma gelmişler ki kendilerine Resûlullah (s.a.v.)’in bir hadisi söylense, ona İmam Malik’in sözleriyle muhalefet etmektelermiş. Bid‘atde öyle aşırıya gitmişler ki halk İmam Malik’in külahıyla yağmur duasına çıkmış, o külaha kutsiyet atfederek… O dönemde Müslümanlar, İmam Malik’e bir müctehid mertebesinin ötesinde bir mertebe addetmekteymişler.

Dönemin Mısır halkı hakkında; “Onlar kadar cehli ilim sanan bir topluluk görmedim diyen İmam Şâfiî,  İmam Mâlik Hazretleri’nin neredeyse Mesîh gibi görülebileceği endişesi taşıyarak onun bir müctehid olduğunu ve onun da zaman zaman hatalar yapabileceğini halka göstermek amacıyla “İhtilâfü Mâlik ve’ş-Şâfiî” isimli risalesini yazarak aynı zamanda hocası olan Mâlik Hazretleri’nin fıkhını eleştirmiş. Ancak gelin görün ki bu mübarek imam da bazı Müslümanların bidatlerinden -karşı olmasına rağmen- nasibine düşeni almış. Nasıl mı? Ebedi istirahatgâhına mektuplar, dilekçeler postalanarak…

Türbeye postalanan mektuplar, dilekçeler arzuhaller

Efendim, kendilerine dualarda bulunduğum hocalarımızın kitaplarında imamımızı araştırırken bir bilgi dikkatimi çekmişti. Osman Keskioğlu Hocamızın Muhammed Ebu Zehre’den tercüme ederek ilim dünyasına kazandırdığı eserlerden olan İmam Şâfii kitabını tetkik ederken gözüme çarpmıştı bu bilgi. 1969 yılında Osman Keskioğlu tarafından tercüme edilmiş olan bu kitapta Osman Keskioğlu bir dipnot düşmüş. Ve türbesindeki içler acısı durumu anlatmış.

Şimdi de acaba böyle mi diye düşünürken bir gezi yazısına rastladım internette. Hâlâ türbenin içler acısı hali devam etmekteymiş. Demek ki 1969 yılından beri zaman dışında değişen bir şey yok. Bugün bu türbe türbe olmaktan çıkmış, bir dilek mahalli haline gelmiş. Koca arayan kızlardan tutun da çocuk, para, mal, mülk isteyenlere, sınavlarını kazanmak dileğiyle gelen öğrencilere kadar herkes burada. Valinin, belediye başkanının, müdürlerin, yöneticilerin yapması gereken işleri İmam Şafii’den istemektelermiş. Dua ile değil! Yazarak!

Dileklerini, isteklerini arzuhal (dilekçe) şeklinde yazıp, türbenin parmaklıklarından içeriye atıyorlarmış. Türbenin içi binlerce mektupla doluymuş. Hatta hatta daha da vahimi gelemeyenler istek dilekçelerini posta ile gönderiyorlarmış. Postacı, İmam Şâfiî adına postalanmış olan bu mektupları getirip, parmaklıklardan içeriye atıyormuş.

Hocası İmam Mâlik’in sarığıyla yağmur duasına çıkan halkı eleştirip, hurafelere karşı savaş açan İmam Şâfiî’nin öldükten sonra hurafelere ve bid'atlara karşı gösterdiği bu titizliğinin Müslümanlarca unutulması ne tuhaf ve ne acıdır! Bazı Müslümanların düştükleri bu durum karşısında belki de kemikleri sızlamaktadır.

Mukaddam Dağı’na bırakılan gizemli hazine

Merak edenlere bu mübarek imamızın hayatının son demlerinden bahsedelim.

İmam Şâfiî Hazretleri hastadır. Bir türlü iyileşememektedir. Rahatsızlığı iyice şiddetlenmiştir. Kan kaybetmekten mecalsiz ölüm döşeğinde yatarken, kendisini ziyarete gelen öğrencisi Ebû İbrahim b. Yahyâ el-Müzenî’ye şöyle demiş: “Dünyadan göçer, dostlardan ayrılır, ölüm şerbetini içip Allah’a gider bir haldeyim. Bilmiyorum ruhum cennete mi gidiyor, eğer öyleyse onu kutlayayım, yoksa ateşe mi, cehenneme mi gidiyor, onu taziye edeyim?” Sonra ağlamış ve şu beyitleri söylemiş ebedi yolculuğuna çıkmadan: “Kalbim sıkışıp çaresiz kaldığımda,/ Bütün ümit ve beklentilerimi affına merdiven (vesile) kıldım./ Günahlarımı gözümün önüne getirdiğimde çok büyük buldum./ Ancak Senin affınla kıyaslayınca, affını daha büyük gördüm.” (Şamil Dağcı, Şâfiî, s.42)

İmam Şâfiî, kendisini sonradan takip edecekler için muazzam bir miras ve fıkıh için bitip tükenmek bilmeyen bir hazine bırakarak, hicri 204/ miladi.820 yılında, bazılarına göre Recep ayının son gecesi (m.20 Ocak), bazı kaynaklara göre de Receb ayının 29’unda (m.19 Ocak) 54 yaşında bu âlemden göçmüş. Geride bıraktığı eserleri ise o dağdan günümüze uzatılan bir ışık, âlimlerimiz için bitip tükenmek bilmeyen gizemli bir hazinedir.

Pek çok kitap var onu anlatan

Gizemli hazineyi saklayan Mukaddam Dağı değil aslında. Dağ gibi kitaplarda saklı bu gizemli hazine. Hangisinden bahsetsem sizlere. Osman Keskioğlu’nun tercümesi dışında, Şamil Dağcı’nın İmam Şafii adlı yine Diyanet Yayınları’ndan çıkan bir kitabı var imamımızı anlatan.

Bu ve buna benzer pek çok kitap var onu anlatan. Bilgi mücevherlerini toplamak sizlere kalmış.

Ali Ural hocamızın Şûle Yayınları’ndan çıkan Divan / İmam Şâfiî’nin Şiirleri isimli kitabı da okunmaya değer, muhteşem, imamıza yakışan bir tercüme. Bu arada Diyanet Vakfı’nın İslâm Ansiklopedisi’nde yayınlanan “Şâfiî” maddesini de unutmamak gerek. Yine Muhammed Ebû Zehre’nin Mezhepler Tarihi isimli kitabı Abdülkadir Şener tarafından çevrilerek Hisar Yayınları aracılığıyla bizlerin istifadesine sunulmuştur.

Aynı şekilde Ebû Zehre’nin kitabı Sıbğatullah Kaya tarafından da tercüme edilmiş ve Çelik Yayınevi tarafından yayınlanmıştır. Hasan Ali Kasır’ın İmam Şafii isimli kitabı Beyan Yayınları’ndan çıkmış.

Dedim ya bizi bu hazineyle buluşturanların ellerine, yüreklerine sağlık…