“Nisan yağmurlarında sırılsıklam, bahçede olgunlaşmayı bekliyor sümbül, laleler; kiraz ve armut ağaçlarının vişne ve çileğin çiçekleri, zambaklar, açılmakta olan güller… Devrederek geldiğim bu cihanda, dostu bulmaya, dost olmaya gidiyorum. Bağ da benim, bahçe de…” diyor, Leylâ İpekçi yeni kitabı Canım Dosta Gider'de . Yirmi yılı aşkın bir süredir şahitlik ettiği yaşam yolculuğunda zamanın helezonik çemberler çizerek ânda düğümlendiği bir izdüşüm yakalamış olacak ki kesreti Vahdet’e bağlamayı dileyerek toparlıyor, gönül sayfalarını. Kelimeleri sulayıp cümleleri budarken paragrafları çapalayıp dizeleri havalandırırken kendi alfabesinin bahçesinde sabırlı bir bahçıvan edasıyla anadilinde hasat yapıyor.
Geçmişe dönük serzenişlerden ve dahi gelecek kaygılarıyla “ân”ı idrak etmekten koşarak uzaklaştığımız bir demde yaşam maratonumuzda bir acil çıkış penceresi açılıveriyor bu sayede. Kimine zahmet olan, kimine rahmet oluyor; yaşarken keşfedilemeyen sırlar yazarken ifşa oluyor; hep beklenen muştu, ana rahminden belki kelam sayesinde doğup geliyor; sancısı çekileni, gönül havzamızın kundaklarına sarıp sarmalarken bambaşka bir halet-i ruhiyeye bulanıveriyoruz. Gönül kâsesi kıymetlidir biliyoruz, ülfete bulandığımız zamanlarda, rüzgârın içine doldurduğu çer çöpü ara ara ayıklamak gerekir. H Yayınları etiketiyle yayımlanan “Cânım Dosta Gider” kitabında Leyla İpekçi, ömrün bahar temizliğini, biriken yazılarından yaptığı bu çok özel seçki ile yapıyor sanki. Yaşamının özel günlerine, anlarına, yıllarına, çağlarına; soluklandığı duraklardan tutun da ayaklarını “ân”da
İçimizde ne varsa başımıza o gelir
Kutsal topraklara yaptığı kutlu yolculuklardan eteğinde topladığı rahmet damlalarını saçarken “vatan aşkı”yla yaşadığımız topraklara olan mesuliyetimizi hatırlatıyor bazen. İrfansız fetih olmayacağı gibi ârifsiz Fatih’in de olmayacağına atıfla aşk ve irfan ehli Akşemseddinler’i, İbn Arabiler’i, Niyazi Mısriler’i hürmetle anıyor; değil mi ki tamamlanmadığı gibi fetih, kıyamete değin bitmez çünkü fütuhat! Şu şehr-i İstanbul’un Müslüman yurdu olurken taşına, toprağına; kimin kanı, teri, gözyaşı akmışsa hepsini gönlünde misafir ediyor, emaneti ehline veriyor.
İçimizde ne oluyorsa başımıza o geliyor esasen. Nasıl bir toplumsak öyle yönetiliyor, ne ektiysek onu biçiyoruz. Bu kadar fütursuz muhalefetin, isyanın, anarşinin olağanlaştığı bir dönemde dahi fert fert kendimizle olan meseleyi halletmeden sükûnete eremeyeceğimizin altını çiziyor kitap. Her iddiaya cevap verme, her fikre muhalefet etme, hep bir kendimizi ispat etme telaşındayken parmaklarımızın arasından akıp giden değerlere dikkat çekiyor. Biraz alttan alsak benliğimizin yıkılmaz duvarlarını azıcık aşındırıp izzet-i nefsimizin bariyerlerinden bir tutam keserek neleri kazanacağımızı hakiki bir iç görüyle sezdiriyor. Yaratıcı’nın himayesi altına girmek için zamanda açılan özel koridorları tarif ederken tefekkürlerin demlendiği itikâflardan, teheccütlerde, seher vakitlerinde dua dua açılan ellerden, ikindi vakitlerinde huşu ile okunan Kur’an-ı Kerimlerin tatlı melteminden haber veriyor.
Tasavvufun temelinde ânı idrak vardır
İnsanın sırrı yüzündeki nurda gizlidir nitekim; kendimizle bu kadar meşgul olmayı bırakırsak ötelerden
Söz ki bize emanet, adalet ki her an her şeyin yerli yerince olduğunu, arzı ayakta tutan dağlar boyunca çakılmış kazıklar hükmünde olduğuna imandır. Sıla-i rahim ki kaldırır bütün sınırları, bayram ki bir sabah alçak gönüllü bir derviş olarak gelir ve öylece sevdiklerimiz de rızkımızdır. “İçimizde bize rızık olan tüm yediklerimiz ki topraktan geliyor, dışımızda ise –misal kabrimizde- konulduğumuz toprakta bizi yiyecek mahlukata rızık oluyor. Bu muazzam döngüde temizlene temizlene akıp gidiyor; yiyen-yediği ve Yediren’den müteşekkil kainat nizamı.”
Nasipten öteye yolun gitmeyeceği gibi bize ayrıldığı kadarıyla rızıklanıyoruz; sayfaları aşıp gelen mânâyı keşfederken ve nihayet Eskişehirli Sadık Aziz’in sözleri dolduruyor irfan soframızı:
Seher vaktinin yeliyiz,
Sırr-ı hakikat diliyiz.
Mecnun’a Leyla eliyiz,
Biz, Şabani bülbülüyüz,
Vahdet bağının gülüyüz…