Geçtiğimiz haftasonu Dursun Gürlek hoca, Köprülü Medresesi’nde (Kubbealtı Akademisi) benim de mukimi olup da şeref duyduğum Üsküdarlı birisini, Üsküdarlı Ali Efendi’yi anlattı. Hal böyle olunca da daha bir şevkle Divanyolu’nu tırmanmaya başladım, nihayet iyice dolmuş olan salonda bir sandalye bulup o İstanbul beyefendisini, Dursun hocamızın teşrifini beklemeye başladım.
Hoca, sohbetine her caminin aynı zamanda bir hafız isimle anıldığını, özdeşleştiğini hatırlatarak başladı. Gönenli Mehmet Efendi’nin Sultanahmet, Abdurrahman Gürses’in Bayezid, Üsküdarlı Ali Efendi’ninse Karaköy Yeraltı Camii ile birlikte anılması gibi. Bu hafızların halkta ne denli tesirinin olduğundan bahsederken Gönenli Mehmet Efendi için Sultanahmet’in hıncahınç dolduğunu hatırlatıp Abdurrahman Gürses’ten de bir anekdot naketti.
Üstad Necip Fazıl’ın bir konuşması olacak, program gereği de ondan önce Gürses hoca bir aşır okuyacak. Her şey hazır, son anda sunucu hocaya gelip, aşr-ı şerifi biraz kısa tutmasını zira kendisinden sonra Necip Fazıl’ın konuşacağını hatırlatıyor. Abdurrahman Gürses başlıyor, Euzubillahimineşşeytanirracim. Biraz duraklayıp Sadakallahulazim diyerek bitirip ayağa kalkıyor. Hiç tavizi yok, Allah kelamının kul sözünün önüne geçirilmesine. Böylesine de vakar sahibi bir isim.
Sultan 2. Abdülhamid'in 'uzun ömürlü ol' duası
Bu girizgahtan sonra Ali Üsküdarî yani Üsküdarlı Ali Efendi’ye geliyor konu. Tekrar Karaköy Yeraltı Camii'ni bilmeyenler için hatırlatıyor. Cami, aslında bir Bizans mahzeni, fetihte İstanbul’un girişinde bulunan zincirin bir ucu Sarayburnu’nda iken diğer ucuysa buraya bağlı. Bir Nakşi şeyhi rüyasında buradaki kabirleri görüyor, böylece harabe haldeki mahzen bir önem kazanıyor. Sonrasında Sadrazam Mustafa Bahir Paşa burayı bir camiye çeviriyor. İçeride İstanbul’un fethine gelmiş sahabe ve Arap komutanlardan Veheb bin Huşeyre, Amr ibn As ile Sufyan bin Übeyne medfun.
1808 senesinde Sultan 2. Abdülhamid Üsküdarlı Ali Efendi’yi işte bu bahsettiğimiz Yeraltı Camii'ne imam tayin etmiş. Hakikaten de 100-102 yaşlarına kadar bereketli bir ömür sürmüş hocaefendi. Kendi yaşını soranlara da, “söylemem, bereketi kaçar” diye cevap verirmiş. Bu asırlık çınar ömr ü hayatında da başka başka çınarlar yetiştirmiş, Emin Işık, Tayyar Altıkulaç, İlhan Tok, Kani Karaca, M. Ali Sarı hocalar gibi. Sonunda, kaçınılmaz olduğu üzere 26.8.1976 tarihinde ahirete göçmüş, Sahrayıcedîd Mezarlığı'na defnedilmiş.
Ayrıca Üsküdarlı şair Talat ile akraba olup, Burhan Felek ile de yakın arkadaştır. Felek, Milliyet gazetesindeki yazılarında sıklıkla kendisiyle olan anılarına yer vermiş. Dursun Hoca, Diyanet’in kendisinin sesini kaydettiğini ama yayımlamadığını da ekledi. “Buradan bir yerlere gider bu çağrı da inşallah yayınlanır” dedi. (Şu an Youtube’de bir kayıt mevcut, bilmem ki hocanın bahsettiğinden bir parça mıdır? Hem Diyanet’in kaydının daha uzun olma ihtimali de yüksek, inşallah bu yazım da bu vesileyle bir yerlere ulaşır.)
Necip Fazıl arkasında namaz kılmak isterdi
Necip Fazıl Kısakürek, sadece Üsküdarlı Ali Efendi için Erenköy’deki evinden kalkıp Karaköy’e gelirmiş. Bunda hocanın sesi, kendisi gibi unsurların yanısıra bir şey daha var, o da hocanın bizzat halife tarafından atanmış olması. Biraz da bu yüzden o imamın arkasında namaz kılmak istiyor. Tam 67 yıl boyunca aynı çatının altında Kur’an okuyup 3 padişah görmüş olması ayrı bir saygı uyandırıyor nitekim.
Diğer yandan Üsküdar ağzıyla okurmuş ezanı ki bu, bugün kalmayan, adeta unutulan bir şey. Dursun Gürlek, Arap usulüne hepten karşı çıkmıyor elbette ama böyle bir güzelliğin unutulmasından da yakınıyor açıkçası: “Eskiden Süleymani’ye imam olmak için neler istenirdi, kolay mı öyle oralara imam olmak?”
Üsküdarlı Ali Efendi, Romanya Krallığı’nın daveti üzerine Köstence’ye gidiyor, kral ve kraliçe ayakta ve oturur vaziyetteki Ali Efendi’nin yanıbaşında. Açılıştan sonra saraya davet ediliyor, burada devletlilerin hareketlerinden anlıyor ki Kur’an okunması isteniyor. Bir sayfa Kur’an okuyor, bitirdiğinde kendisine altından bir devlet nişanı takılıyor. Bu durum yanındakilerin etraflarına bildirmesiyle öğreniliyor, kim sorsa onları atlatmayı başaran hoca nihayet bir gün pek daralmış olacak ki tüm hikayeyi anlatıverip bu sorulardan kurtuluyor.
Son olarak bir anıdan daha bahsedeyim: Ali Efendi, sık sık Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’ne gelir, tekkenin şeyhi Necmeddin Efendi’yle sohbet edermiş. Şeyhin yaşı kendisinden küçük olmasına rağmen sırf makamına saygısından dolayı hep bir tevazu içinde bulunurmuş. Yokuşun başında bulunan tekkeye gelmekte zorlanmasın diye araba ile gitmesini isteyenleri de reddeder, “tekkeye zorlanarak gitmeli, yoksa nerede bunun çilesi” minvalinde sözler söylermiş. Bu asırlık çınar için el-fatiha diyerek yazıyı burada noktalayalım.
Eyüp Sami Yavaş rahmet dilekleriyle yazdı