Hayat denizinde yüzmek ne kadar zorsa edebiyat denizinde yüzmek de bir o kadar zordur. Fikir ve duygu sancısıyla ortaya çıkan eserler bu zorluğa direnme cesaretini gösteren kişilerin ürünüdür.
İşte bu yolda 40 yıllık yürüyüşünü çoktan tamamlamış olan Erciyes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi TDE Bölümü Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı öğretim görevlisi Bekir Oğuzbaşaran’la eserlerini ve edebiyatla alakalı düşüncelerini konuştuk.
Sayın hocam, 1983 yılında yayınladığınız Necip Fazıl’ın Şiiri isimli inceleme kitabınızdan sonra 2007’den bu yana beş eser verdiniz. Son yıllardaki bu yayın hızınızı neye bağlıyorsunuz?
Uzun yıllardır yazmama, gazete ve dergilerde kısmen yayınlamama rağmen birikimimi bu güne kadar kitaplaştırmamış olmama bağlayabiliriz.
Okuyucularınız sizi Ötüken Yayınları’ndan çıkan Rubaiyyât-ı Oğuz’la tanıyor. Aynı yıl Laçin Yayınları’ndan Kültür ve Edebiyatımızdan Manzum Portreler, isimli kitabınız da yayınlandı. 2009’da Rubaiyyât-ı Oğuz-2 Geleneğin İzinde’nin yine Laçin Yayınları’ndan çıktığını görüyoruz. Bu kitaplardaki şiirleri rubai tarzında yazmanızın sebebi nedir?
Ben rubailerimi bir çeşit manzum günlüklerim olarak düşünüyorum. Orada tek dörtlüğe bütün bir hayatı, eşya ve olayları, insanı doldurmaya çaba gösteriyorum. Bu türün düşünce temeline dayalı olması ayrıca hoşuma gidiyor.
Edebiyatımızın mihenk taşlarından biri olan Kısakürek’in yayınladığı, adıyla özdeşleşen Büyük Doğu dergisinde bir süre görev aldığınızı biliyoruz. Ocak 2011 tarihinde Nüve Kültür Merkezi’nden çıkan inceleme kitabınızın adı da Necip Fazıl Gerçeği. Nedir bu gerçek?
Üstad Necip Fazıl’ın 1923’le 1983 yılları arasında tam altmış yıllık bir şiir biyografisi var. Tabi Necip Fazıl sadece büyük bir şair değildir. Aynı zamanda büyük bir fikir ve dava adamıdır da. Daha 23 yaşındayken (1927) yazdığı Kaldırımlar adlı üç bölümden oluşan şiiri edebiyat dünyamıza bir bomba gibi düşmüş, hemen herkes tarafından bir şâheser olarak görülmüş, özellikle gençlerin dilinden düşürmediği, ezberlediği, şiir defterlerine yazdığı bir şair konumuna yükselmiştir. Necip Fazıl, 30 yaşından önce de şüphesiz Müslümandı. Maraş’tan gelip İstanbul’a yerleşmiş köklü ve Müslüman bir aileden geliyordu. 1934’te Peygamberimizin soyundan gelen büyük bir zâhir ve bâtın âlimi ile tanıştı. Bu olay onun hayatının en büyük dönüm noktası olmuştur. Bu önemli olayı kendisi, O ve Ben ile Babıali adlı hatıra kitaplarıyla bazı şiirlerinde anlatır. Mesela Efendim adlı şiiri bu zâta karşı duyduğu derin hislerini ve bağlılığını ifade eder. 1936’daki 17 sayılık Ağaç dergisi denemesinden sonra 1943 Eylülünden itibaren ölünceye kadar devam eden ve davasının da adı olan Büyük Doğu dergisini dönem dönem yayınlayarak, gazetelerde yazarak çok mücadeleli, zor bir hayata talip oldu.
O zamanlar büyük bir alternatif üniversite gibi faaliyet gösteren Millî Türk Talebe Birliği (MTTB), başta İstanbul’daki genel merkezi olmak üzere yurt sathına yayılmış şubeleriyle üstad için iyi bir kürsü vazifesi görmüştür. Üstad yüzlerce konferansını biraz da yükseköğrenim gençliğinin talebe teşekkülü olan bu birlik vasıtasıyla gerçekleştirmiştir.
Necip Fazıl, eseriyle, hayatıyla, şahsiyetiyle bir bütündü. Ona düşman olanlar aynı zamanda davasının düşmanlarıydı. İslam davasına, Allah ve Resulü ’nün yoluna bağlılığını ilan ettikten sonra, “şiirine yazık etti, sabık şair...” gibi ifadeler kullanmaları hep bu ana sebebe bağlıdır. Çünkü onlar ilk gençlik yılları ürünleriyle tanıdıkları bohem sanatkârı seviyorlardı. Birçok hatıra kitabında ve antolojide bunun yansımalarını görmek mümkündür.
Necip Fazıl’ın kullandığı takma adlardan biri de Mürid’dir. Mürşidi ise, benim efendim veya Efendi Hazretleri diye bahsettiği Nakşibendi şeyhi Seyyid Abdülhakim Arvasî’dir. Bu zatın 1934’le vefat tarihi olan 1943’e kadar sohbet halkasında bulunmuş, pek çok kerametine şahit olmuş, gizli-açık sorularının cevabını onda bulmuştur. Sözü özetlemek gerekirse, merhum üstad Necip Fazıl Kısakürek, çok yönlü, bugünkü yaygın tabirle son derece karizmatik bir şahsiyetti. Ben bu şahsiyeti, sanatkâr yönünü ön plana çıkararak kırk yıldır anlatmaya, günümüz insanına tanıtmaya çalışan yazılar yazdım. İşte Necip Fazıl Gerçeği böyle vücut buldu.
Bu kitapta ve 2010 yılında Romantik Kitap’tan çıkan Bir Yaşama Biçimi Edebiyat isimli eserlerinizde türünüzün değiştiğini görüyoruz. Üslubunuzun da sohbet tadında geçmesi kitabınıza farklı bir akıcılık kazandırmış. Bu sizin kitap konusu şahsiyeti tanıdığınızdan mı kaynaklanıyor yoksa bütün yazılarınızda aynı üslubu mu kullanırsınız?
Konuşuyor gibi yazdığım doğrudur. Bazen sınıfta ders anlatırken de deneme yazar gibi konuştuğumu fark ediyorum. Bunu iyi tespit etmişsiniz. 1975’ten beri 36 yıldır Türkçe- Edebiyat öğretmenliği yapmış olmamın getirdiği bir alışkanlık olabilir. Zaten benim sevdiğim türlerden ikisi deneme ve sohbettir. Sanat ve edebiyatta en çok değer verdiğim şeylerden biri de samimiyettir, içtenliktir.
Sayın hocam dergilerin edebiyattaki yeri, önceleri bir okul gibiyken sizce şimdiki durumu ve yeri nedir?
Edebiyat dergileri bugün itibariyle de bir çeşit yazar-şair fideliğidir diyebiliriz. Üslubunu ve şahsiyetini bulmuş edebiyatçılar için de bir antrenman yeridir. Yazarlar genellikle eserlerini önce dergilerde yayınlayıp onlara yeniden çeki düzen vererek kitaplaştırma yoluna gidiyorlar. Eskiden gazeteler de birçok edebi eserin ilk yayın mekânı olmaktaydı. Fakat ekonomik ve sosyal hayatın gelişmesi, siyasetin, sporun, magazinin ön safları işgal etmeye başlamasından beri edebiyat ve ciddi manada sanat gazetelerde kendisine yer bulamaz olmuştur.
Uzun yıllar Berceste, Bizim Külliye, Bizim Kümbet, Bizim Dergâh, Erciyes, Hece, Somuncu Baba, Sükût, Türk Edebiyatı, Yağmur, Yedi İklim, Yeniden Diriliş gibi daha onlarca dergide dil, edebiyat ve kültürümüz başta olmak üzere çeşitli konulardaki deneme, makale, inceleme, eleştiri yazıları ile şiir ve mensur şiirlerinizi okuduk. Şimdi Berceste kültür sanat ve edebiyat dergisinde yayın kurulundasınız. Bu derginin sizin için önemi nedir?
2002 yılında yayın dünyasına çıkan Berceste dergisine olan ilgim daha ilk sayılarından itibaren başlamıştır. Şair-yazar, matbaacı İbrahim Şahin’in (namı diğer Yusuf Akyüz) sahibi olduğu derginin yıllardır yayın danışmanlığını yaparak, maddi anlamda olmasa bile Berceste’nin manevi anlamda en yakın destekçilerinden biri olduğumu söyleyebilirim. Tabi on yaşına basan ve Temmuz 2011’de 109. Sayısını çıkaran Berceste bana göre Türkiye’nin en güzel aylık edebiyat dergilerinden biridir. Bir bakıma en büyük şanssızlığı İstanbul veya Ankara’da değil de Kayseri’de çıkıyor olmasıdır. Edebiyat yıllıklarında bile “taşra” kelimesiyle nitelenmesi üzücüdür.
Bir yıl önce kaybettiğimiz merhum hikâyeci arkadaşımız Ümit Fehmi Sorgunlu’nun ve dergimizin halen genel yayın yönetmenliğini yapan değerli yazar, edebiyatçı Vedat Ali Tok’un da emekleri göz ardı edilemez. Tabi bu güzel yapının, on cildin oluşmasında pek çok yazar ve şairimizin katkısı vardır.
Dünyabizim.com adına verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim.
Dilimizi, edebiyatımızı, kültürümüzü, konuşarak, yazarak, düşünerek, üreterek zenginleştiren dost bahçesi bülbüllerine ben de teşekkür ederim.
Sergül Vural konuştu