Ne Türkçü Ne De Türkücüdür!

Bir yazar olarak kırılma anlarım oldu.

Mesela Bozkırın Tezenesi çıktığı sıralarda Neşet Ertaş üzerine bir çalışma yapıyordum. Kitabı okuduktan sonra iskeletini çıkardığım çalışmanın mündemiç olduğunu görünce yazmayı durdurdum.

Bağdat Düşerken'i yazmaya başlayalı iki ay olmuştu. Bir gazetede Babilde Ölüm İstanbulda Aşk'ın reklamını gördüğümde roman'ın adını değiştirmek zorunda kaldım. Oysa “İstanbulda Aşk Bağdatta Ölüm” diye düşünmüştüm kitabımın adını.

Hasılı her iki çalışmada da bir kırılma yaşadım. Ve şunu öğrendim: Yaz kardeşim!  Piyasaya, ünlü ve ünsüz harflere aldırmadan, bozkırdan çıkan bozlağın sesini yaz! Dedim kendime.  Hasan Ali Toptaş bir okuruna yazdığı mektupta ne güzel demiş: Sizi düşünseydim hiç yazamazdım! Evet, okuyucuyu yahut eleştirmeni de yazıya dahil edenler kompozisyondan ötesini yazamazlar.

Bu sitayişli girişten sonra varıp Neşet Ağamın divan sazının dibine oturmalıyım; son abdallardan kalma kahır ve suskunlukla ve yazmalıyım Bulduk Ağadan geriye kalan keman sesini.

Şu an, Neşet Ertaş'ın da gelip sazını demlendirdiği bir odadan, bozkırın tam kalbinden yazıyorum bu yazıyı. Belki de bu yazının en orijinal tarafı Neşet Ertaş'a da mekân olmuş bir odada yazılmış olması. Daha ağzı süt kokan bir bebeyken, alem yapan büyüklerimizi izler, köçek oynatan abdalların ağlar gibi türkü söylemelerini dinler, kulağımızdan tutulduğumuz gibi köçekler oynamaya başladığında kapıya bırakılırdık. Neşet Ertaş'ın sesi pek gelmezdi köçek oyunu başladığında. O, daha çok kahırlı türküler, bozlaklar için kurulurdu başköşeye. Lakin düğün meydanında Kırşehir'in Gülleri'ni, Halime Kız'ı, Ayaş Yolları'nı bir güzel dillendirir, düğüne gelenleri coştururdu.

Çocukluğum Neşet Ertaş ve ustaların müziğini yaptığı düğünlerde bir misafir oyuncu, bir figüran olarak geçti. Düğün hallerini, köçek oyunlarını, ustaların içki alemlerini gördüğümden olsa gerek ilerleyen yıllarda okuduklarımdan, yaşadıklarımdan, siyasi tercihimden sonra Neşet Ertaş ve Ustalar'ın türkülerine meyleden kulağımı kestim. Ta ki memleketten dışarı çıkana kadar.  Ne zaman gurbetlik oldum, ne zaman “garip” libasını üzerime giydim  o vakit türkülere meyyal kulağım yeniden açıldı. Kitaro dinlerken birden kasetçalarda Neşet Ertaş"ın  “Hata benim, günah benim suç benim!” diyen o Kırşehirli, suçların altına başını tutan Anadolu delikanlısını duydum, Eskişehir"deki o öğrenci evinde ağlamaya başladım.

Aptallar

Ustalar"a “Aptallar” diyenleri duyduğumda heceleriyle birlikte çenelerini düzeltip: “Abdallar ki senden benden Müslüman ademlerdir. Sen ben yokken, bu topraklarda müselman yoğ iken Abdallar diye bir güruh geldi bu topraklara gusül abdesti  aldırdılar. Bu “aptallar” dediklerin ki o “Abdallar"ın” torunları olup içseler de, savurgan olsalar da var bozlaklarını, türkülerini, ağıtlarını, mersiyelerini dinle! Görürsün ki  âşıklık geleneğiyle hala atalarının ruhunu yaşatmaktadırlar.”  dediğim çok olmuştur. Anadolu Müslümanlığı bağlamında Nurettin Topçu"nun bir bakıma müziğe bürünmüş hali olan bu insanları uzak gören gözlerim aslında miyop olmuştu. Ve bir “Leyla” gazeli dinlemekle haddini bildi.

Papucu dama atılmayan adam!

“Garip” mahlasıyla yazdı türkülerini Neşet Ertaş. Bir “abdal” olarak havalandırdı o güzelim bozlaklarını. Karacoğlandan Muharrem Ertaş'a kadar gelen silsilede kendini görmeyen bir yüce göz var onda. Mütevazı bir göz var. Şimdi, “Son İslamcı türkücü Neşet Ertaş…” diye densiz bir cümle kuracağımı zannedenler yanılıyorlar. Hayır, usta, İslamcı yahut Atatürkçü değildir.

Tarikat yurtlarındaki yahut fraksiyon evlerinde söylendiği gibi de “ne Türkçü, ne Atatürkçü; o sadece bir türkücü!” yollu küçümseyici bir bakış da değil  benim dillendirmek istediğim. O, bir geleneğin en son halkasında oturmuş kanaatkâr bir ustadır. Ahiler toprağında “usta”nın ne anlama geldiğini ancak “papucu dama atılanlar” yahut “odu başka ocaklara sıçratılanlar” bilirler. Neşet Ertaş"ın  papucu dama atılmamıştır. Hiçbir ustası ki Kılıç Ali'den tutun da baş ustası Muharrem Ertaş'a kadar kimseler onun papucunu çıkarttırmamışlardır. Usta'nın papucunu Almanya'ya atan biz kadir kıymet bilmeyenleriz. Öldükten sonra da o papucu alıp allar-pullar, sırma saç, çakır göz muamelesi yaparız. Ama şu var ki o “odu-ateşi” başka topraklarda, başka ocaklarda yakmaya devem etmiştir. Hatta o ateş o kadar sıcaktır ki uzaklıklar kâr etmemiş ısısı bizlere kadar gelmiştir.

Usta'yı bir düğün türkücüsü –bazen bir köçek- olarak lanse edip, bir çalgıcı olarak görmek hem Neşet Ertaş"a hem de sürdürdüğü geleneğe hakarettir. Bunun yanında o'nu  –sanki -  Alevi Halk Ozanları karşısına dikilmiş Anadolu –Sunnî Halk Ozanlarının son pîri olarak lanse etmek de o kadar yanlış ve biçimsiz bir davranıştır. Zira “Ben melamet hırkasını kendim geydim göynüme…” diyen bir ses, tek taraflı bir bıçak gibi ele alınırsa sıradanlaşır.

Sürgün yaşamaların sitemi

Bize gurbeti ve sılayı öğretmediler. Bize ayrılığı ve acısını anlatmadılar. Bize göçün ıstırabını ve sürgün olmanın derdini hiç çaktırmadılar. Biz varıp gurbet acısını, sıla hasretini, ayrılığın kahrediciliğini, göçün içimizdeki göçüklerini, sürgün yaşamaların sitemini Neşet Ertaş'a sorduk. O da bize Yalan Dünya dedi. Leyla'dan bahset dediğimizde hem Mecnun'un Leylasından hem komşu kızı Leyla'dan bahsedip bize utanarak da olsa sevmenin ne güzel olduğunu fısıldadı. Bağrımıza bir soğuk su serpti. Tüm dağlardan daha yüce bir dağ gösterdi bize; vardık Gönül Dağına yaslandık. Kendi içimize ağladık. Kızılırmak n'ettin allı gelini? Diye sorduğumuzda bile içimiz kan ağlarken, o tutup kulağımızdan “Daha senden gayrı aşık mı yoktu?!” diyen ünlemesiyle ortalığı yakıp yıkmaktan vazgeçtik.

Neşet Ertaş: Bozkırın Tezenesi. Ötesi yok mu? Elbette var. Abdalların Dile Gelmiş Ruhu. Anadolu'nun  Düğün Alayı. Bozkırın Halaybaşıdır. Aşiretimin Divan Sazı. “Ağamızın türabıdır!”

Neşet Ertaş, Anadolu insanının içine attığı en güzel sestir. Bu yüzde “ayağınızın türabı olayım” der. Bilir, toprak hayın değildir. Hayınlık yoktur onda. Nereye giderse gitsin, Kavafis'in Kent'i gibi  çeşme başındaki güzel, mahcup, uzak, şen köylü kızları; terli, cesur, namusu Anadolu delikanlıları, Aşık Paşa'nın sözleri, Ahi Evran Camiinde namaz kılan ihtiyarların duaları peşisıra gitmişlerdir. Sırtında Anadolu bohçasını, Kırşehir göyneğini taşımıştır. Şimdi, tam da buradan Ebu Türab ile bağlantı kurmaya geçersem bilirim ki artık efsane başlar.  Ama bizim efsaneye ihtiyacımız yok! Neşet Ertaş ile devam eden “safiyâne, kanaatkâr, mahcup,  bilge” bir duruşla bozlağı dinlemeye ihtiyacımız var:

Eğer ki bu yazıda Ustamıza veya başka bir kula haksızlık ettimse biline: Hata benim günah benim suç benim!