Hadiye Ünsal genç akademisyenlerimizden. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Ana Bilim Dalı'nda öğretim görevlisi. Mustafa Öztürk Hoca’nın rahle-i tedrisinden geçmiş biri. Mustafa Hoca’nın öğrencisi olmak önemli bir ayrıntı aslında. Çünkü Hoca önemsiz gördüğümüz, dikkate almadığımız ayrıntılar üzerine çalışıyor ve yıllar boyu oluşmuş olan tefsir, meal ve düşünce dünyasına ait kafa konforumuzu derinden sarsıyor.
Aynı şekilde Hadiye Hanım da aslında doktora çalışması olan ve Tefsirde Heterodoksi & Kâdiyânilik Ve Kur’an adıyla yayınlanan kitabında önemli ayrıntılardan bahsediyor. Bu çalışmasıyla Mevlana Muhammed Ali’nin meal-tefsirini çeşitli yönlerden ele alıyor. İngilizce olarak yayınlanan bu eseri tahlil ve değerlendirmeye tâbi tutuyor. Bize ne Mevlana Muhammed Ali’den ve mealinden denilebilir. Belki de bu şahsın adını hiç duymamış olanlar da çıkabilir. Ünsal’ın çalışmasını okudukça bu düşünceler kaybolup gidecek. Mevlana Muhammed Ali adı çok fazla zikredilmese de onun çalışmaları birçok ilim adamı ve tefsirciyi ciddi anlamda etkilemiş. Hatta mealinden birebir alıntılar yapılmış, adı zikredilmeden. Adına pek rastlamıyoruz, üzerindeki örtü kaldırılmıyor ama elimizden düşmeyen bazı meal-tefsir çalışmalarında onun yorumlarına sıkça rastlamak mümkün.
Kâdiyânilik nedir, nasıl doğmuş?
Hadiye Hanım öncelikle Mevlana Muhammed Ali’nin hayatından, kişiliğinden, yaşadığı çevreden, çağdan, Kâdiyânilikten bahsediyor. Hadiye Hanım’ın giriş bölümünde dile getirdiği “her insanın büyük ölçüde yaşadığı çağ ve çevrenin eseri olduğu” önermesi dikkate değer. Bir olayı ve şahsı değerlendirirken çevresine ve yaşadığı çağa bakmak gerekir. Bunlardan soyutlanarak bir şahsiyetin oluşması muhaldir. İnsan zamandan ve zeminden hem etkilenir hem de bunları etkiler. Mevlana Muhammed Ali Hindistan’ın Pencap bölgesinde Kapurthela Eyaletinin Murar köyünde 1874’de doğuyor. Kitapta da belirtildiği gibi 19. yy. ve 20. yy., Müslümanların her alanda yenilgi psikolojisine girdiği ve ağır travmalar geçirdiği zamanlar. Batı karşısında topyekûn bir geri çekiliş söz konusu. Müslümanlar daha önceleri söz sahibi oldukları her yer gibi Hint alt kıtasında da belirleyici olma özelliğini yitirdiler. Siyasi hâkimiyetin kaybedilmesinin yanında iktisadi ve idari kayıplar da gerçekleşti. Moral bozukluğu, bidatlerin yaygınlaşması, mücedditlik/Mehdilik iddiaları, psikolojik savrulmalardan kaynaklı kendini peygamber görmeler, bölgeyi işgal eden İngilizlerle işbirliği…
Fiili işgaller aynı zamanda kültür ve medeniyet alanında birçok sıkıntı ve sorunu da beraberinde getiriyor. Hindistan’da da birçok sorun yaşanıyor. İşgale ve medeniyet yıkımına direnmek için çeşitli hareketler ortaya çıkıyor. Kimi geleneksel, kimi modernist… Kâdiyânilik, diğer adıyla Ahmedîlik böyle bir ortamda doğan bir dini ve siyasi akım. Mirza Gulam Ahmed tarafından Kâdiyân şehrinde oluşturuluyor. Mevlana Muhammed Ali, 1897 yılında Gulam Ahmed’e biat ediyor. Gulam Ahmed küçük yaşlardan itibaren Kur’an, Arapça, Farsça, mantık, felsefe ile iç içe. Hıristiyan misyonerlerden Hıristiyanlık hakkında da malumat alıyor. Babasının İngilizlerle arası çok iyi. Kendilerine tahsis edilen topraklarda tarım yapıyorlar. Gulam Ahmed, kendini mehdi ve asrın müceddidi ilan ediyor. Ayrıca vahiy aldığını da söylüyor. Kâdiyâniler onu “resul” ve “nebi” olarak nitelendiriyor. Ölümünden sonra halifesi Nureddin Hakim başa geçiyor. Onun da ölümüyle ikinci halife seçilen Mirza Beşirüddin, Gulam Ahmed’in peygamberliğine inanmayanları kâfir olarak ilan ediyor.
Mevlana Muhammed Ali'nin Kadıyanilerden ayrılan görüşleri
Mevlana Muhammed Ali bu ve benzeri söylemler dolayısıyla bu dini yapılanmadan koparak Lahor şehrine yerleşir. Kendilerine Lahor Ahmedileri adı verilir. Mevlana Muhammed, Ünsal’ın belirttiği üzere, zahidane, erdemli bir hayat sürdürür. Dünya malına meyletmez. Hatta hastalığında bile teheccüd namazlarını bırakmamış. Tefsir, hadis, siyer, İslam tarihi, kelam ve mezhepler tarihi gibi bir çok sahada önemli eserler vücuda getirmiş. Yine Ünsal’ın tesbit ettiği gibi Mevlana Muhammed, Kâdiyâniliğe mensup olmakla beraber kendine özgü bir anlayışa sahiptir. Gulam Ahmed’in nübüvvet iddiasını ve bazı aşırı görüşlerini kabul etmez. O, nübüvvetin Hz. Muhammed’le son bulduğunu vurgular. Gulam Ahmed’i müceddit/beklenen mehdi olarak anar. Bu görüşleri dışında geleneksel İslam anlayışını benimser.
Kitapta vurgulandığı gibi Lahor Ahmedileri, ibadet ve muamelatın yanısıra inanç konularında Ehl-i Sünnet’ten derin çizgilerle ayrılmazlar. Hatta aynilik arzederler. Yalnız M. Muhammed Ali, “peygamberlik ve peygamberlere özgü vahiy son bulmuştur; fakat düşük düzeyde vahiy halen bakidir.” diyerek heterodoksi çerçevesine dâhil olmakta. Aslında bunu dile getirirken Gulam Ahmet’in maslahatını vurgulamakta. Yine aynı şekilde cihad hususunda da bu maslahatı gözetir. M. Muhammed Ali, cihadın “gayrimüslimlerle savaş” şeklinde tanımlanmasını kabul etmez. Çünkü Gulam Ahmet “Kur’an’da İslam’ın yayılması için cihad yoktur. Cihada nefsi savunma için izin verilmiştir. Ben Mesih olarak kan dökemem, dilimle adaleti yerine getiririm. Artık kılıçla cihad zamanı geçmiştir. Kalem, dua ve büyük kerametlerle yapılacak olandan başka cihad kalmamıştır.” demektedir.
Muhammed Esed de ondan etkilendi
Gelelim asıl mevzuumuza. Mevlana Muhammed Ali’nin İngilizce olarak yazdığı “The Holy Quran” adlı meal-tefsire… Bu çalışma birçok Batı dillerine çevriliyor ve onlarca baskısı yapılıyor. Ünsal bu kitabı çağdaş meal-tefsir literatürümüze önemli katkılar sunan, özgün yorumlar içeren bir çalışma olarak değerlendiriyor. Aynı zamanda klasik açıdan sakıncalı görülen yorumlara da değiniyor. Batılı insanlara hoş görünmek için Kur’an’ın bazı ayetlerinin tefsirinde yumuşak bir dili tercih ediyor. Çok eşlilik, kölelik, cariyelik ve cihad gibi konulardaki açıklamalar bu üslubun göstergesi. Bütün aşırı yorumlarına ve zorlamalarına rağmen yine de Kur’an’ın her türlü tahriften uzak, tüm zamanlara hitap eden muciz bir kelam olduğu gerçeğini teslim eder. Müellifin muhtemelen mezhebi ve siyasi muhalefet dolayısıyla Sunni İslam dünyasında ve özelde Türkiye’de pek tanınmadığını da söylüyor.
Bunun yanında altı kalın çizgilerle çizilmesi ve üzerinde dikkatle durulması gereken çok önemli şeyler de söylüyor. M. Muhammed Ali’nin meal-tefsirinin ülkemizde Ömer Rıza Doğrul sayesinde dar bir çevre tarafından tanındığını, Doğrul’un “Tanrı Buyruğu” adlı Kur’an çevirisinde M. Muhammed Ali’den övgüyle bahsettiğini, hatta “Tanrı Buyruğu” adlı eserin, biçimsel benzerlikler bir tarafa, içerdiği açıklama/tefsir notlarının önemli bir kısmının da M. Muhammed Ali’den iktibas edildiğini belirtiyor. Doğrul isim zikretmeden birçok nakil ve iktibasta bulunuyor. M. Muhammed Ali’den aldığı görüş ve yorumları kaynak göstermeden kendi yazdığı çeviride kullanıyor. Hatta Hadiye Ünsal’ın kitabına koyduğu alıntıda Hasan Basri Çantay, Kur’an-ı Hâkim Meal-i Kerim adlı mealinin önsözünde şunları yazıyor: “Ömer Rıza Doğrul Bey’in 'Tanrı Buyruğu' adlı eseri –şekli, tertibi, tanzimi itibarıyla- güzeldir. Fakat ayetlerin meallerinde, gerek bu meallerin notlarında sayılamayacak derecede hatalar, hatta bazı tahrifler vardır. O eserin Lahur’daki ‘Ahmediyye=Kâdiyâni’ mezhebi reisi Mevlana Mehmed [Muhammed] Ali’nin İngiliz diliyle yazdığı ve o cemiyetin 'işaat-ı İslam Encümeni'nin bastırdığı tefsirli Kur’an tercemesinin bir kopyası olduğuna dair merhum ‘Hamdi Akseki’ Bey’in vaktiyle bize gönderdiği mektup elimizde mahfuzdur.”
Hadiye Ünsal ayrıca M. Muhammed Ali’nin meal-tefsirinin Muhammed Esed’in Kur’an Mesajı adlı meal-tefsirinin ana kaynaklarından biri olduğunu söylüyor. Çeşitli örneklerle bu söylediklerini destekliyor. Ğaşiye Suresi 17. ayette geçen ‘ibil’ kelimesine birçok müfessir ‘develer’ anlamı yüklüyor. M. Ali ise bu kelimeye ‘yağmur yüklü bulutlar’ anlamı veriyor. M. Esed de kelimeyi ‘yağmur yüklü bulutlar’ şeklinde çeviriyor. Aynı şekilde Yunus Suresi 94. ayette de M. Ali ve M. Esed’in yorumlarının örtüşmesi dikkat çekiyor. Ayrıca M. Esed nesh, şefaat, cennet, cehennem, melek, cin, şeytan, azap gibi hususları yorumlarken M. Muhammed Ali’yle aynı şeyleri söyler. Bunları şu başlıklar altında sıralayabiliriz: Gaybi varlık alanları ve gaybi varlıklarla ilgili ayetlerin sembolik ve Batıni yorumları, kıssaların ve mucizelerin rasyonalist ve natüralist yorumları, toplumsal düzen ve hukukla ilgili ayetlerin apolojik yorumları. Evet, bu başlık altında incelenen meselelerde serdedilen yorumlar birbiriyle aynilik ifade eder.
Aslında iki müellifin de amacı İslam’ı Kur’an üzerinden Batılı insanın idrakine sunmaktır. Bunun için modernist, apolojik (savunmacı) yorumlara yaslanan natüralist bir dile yaslandıkları görülür. Ünsal, M. Esed’in birçok kez “The Holy Quran”dan iktibasta bulunduğunu, M. Muhammed Ali’ye ait yorumları meal-tefsirinde kullandığını ve isim zikretmediğini veya zikremediğini belirtiyor. M. Muhammed Ali’nin isminin zikredilmemesinde onun Kâdiyâni olmasının etkili olabileceğini iddia ediyor.
Evet, Tefsirde Heterodoksi & Kâdiyânilik Ve Kur’an önemli ayrıntıları, iddiaları olan bir çalışma. Önemli olmasına, dikkate değer şeyler söylemesine rağmen gereken dikkatle tartışılmadığı, değerlendirilmediği de ortada. Kitap, hem kendinden sonra birçok meal-tefsiri etkileyen hem de içinde klasik çizgi, ana akım dışında yorumlar barındıran M. Muhammed Ali’nin meal-tefsirinin tanınması açısından rehberlik edici. Kitabı okurken geleneksel düşünceyle pozitivist, natüralist, rasyonalist düşünce arasında sıkışan, bir yanda Batılı paradigmaları temel alan öbür yanda Kur’an’dan vazgeçmeyi göze alamayan bir düşünürün serencamına da tanıklık ediyoruz.