Bir Feth-i Mubîn ve Eyyûb Sultan
Şehir ve Kültür dergisi 58. sayısında mayıs ayına yakışan bir kapakla çıktı. Dergi, gündemi takip eden içerikler sunuyor okuyucusuna. Kamil Uğurlu’nun Bir Feth-i Mubîn Ve Eyyûb Sultan yazısı İstanbul’un fethini ve özellikle Eyyûb Sultan’ı kendi bakış açısı ve Zordo Dolfin’in Vededik Kroniği adlı eserinden yaptığı alıntılar ile anlatıyor. İstanbul’dan Mekke’ye, Medine’ye uzanan tarihi ve manevi bir yolculuk var yazıda.
“1478 yılında Zorzo Dolfin adında bir müellif, İstanbul’un kuşatılması ve fethedilmesini bütün ayrıntılarıyla anlatan “Venedik Kroniği” adlı bir eser yazdı. Fetihle ilgili önemli belgelerden biridir. Koyu Katolik bir Hıristiyan olan yazar, o günlere ait en küçük ayrıntıları bile ihmal etmemiş, kaydetmiş. Elbette kendi yorumuyla birlikte ve “mümin bir Hıristiyan” olarak yazmış duyduklarını.”
“Fetih sevinci içindeki genç padişah, etrafındakilere bir açıklamada bulundu ki, bu muazzam iltifata çok az kimse muhatab olmuştur: - Bu ferâh ki bende görürsüz, yalnız bu kal’a fethine değildir. Akşemsüddîn gibi bir aziz benim zamanımda olduğuna sevinirim… Fetihsonrası, hocasına ikinci büyük sorusunu sordu. Hz. Eyyûb’un nerde sırlanmış olduğunu araştırmasını niyâz etti.”
“Murâkabe ve istihârelerden sonra mesele ona âyan oldu. Yeri, neredeyse koordinatlarıyla tesbit etti ve varıp gösterdi. Surların Halic’e doğru bittiği yerin şu kadar mesafesinde ve “iki insan boyu mukaddem yerin altında yazılı taşıyla dinlenmekte olduğunu” beyân eyledi. Açtılar. Aynen söylediği gibiydi. Taşıyla birlikte bu mübârek ensar, öylece yatıyordu. Bu büyük keşif başta hükümdâr bütün ordu milletine sürûr oldu, fetihle çalkalanan ruhlara yeni bir vecd ve şehrâyîn oluşturdu.”
“Eyyûb semti, Hazretin yüzü suyu hürmetine ve Hz. Fatih’in himmetiyle, “İstanbul’da ikbale ilk eren” bölgedir. Varlıklı aileler, Peygamber’in bayraktarına yakın olabilmek için sadece evlerini değil, kabirlerini de yine bu semtte düşündüler. Onun ruhaniyetinden ona ne kadar yakın olurlarsa o nisbette fazla istifâde edeceklerini düşündüler. Sadece varlıklılar değil, yoksul aileler de onun şefkatine sığındılar. Kargir yapılarla birlikte ahşap mütevâzi evlerde hızla çevreyi kuşattı.”
“İstanbul Dubai Olmasın”
Ersin Nazif Gürdoğan Hoca’nın şehir üzerine ufuk açan yazıları yaşadığımız çağa bir şifa olarak sunuluyor. Yaşanabilir şehirlerimiz olsun. Bu aslında hepimizin arzusu. Önemli olan bunu hayata uygulayabilmek. Gürdoğan yazısında “İstanbul Dubai Olmasın” diyor.
“Dubai her şeyin alınıp satıldığı dünyanın en önemli açık pazarıdır. Ancak Çin'de olduğu gibi Dubai'de de, her şey bir kere tüketilmek için tasarlanır ve üretilir.
Amerika''nın Hollywood''u Hindistan''da "Bollywood"a Arap dünyasında da Dollywood'a dönüşmüştür.
Dubai'nin GUA şehri, yasasızlığın yasa olduğu uluslararası sularda inşa edilmiş. Kültürel dönüşümün olmadığı yerlerde kentsel dönüşüm olmaz.
Kentsel dönüşüm kültürel dönüşümü izler.
Kültür öksürürse kent yatağa düşer, Dubai olmak iyi olmak değildir.”
Şehir ve kitap medeniyeti
Şehir ve kitap kelimeleri bir birlerine çok yakışıyor. Şehirlerin medeniyete açılan kapısının en nadide kilidi kitaplardır. Ali Bal, bu birlikteliğe vurgu yapıyor yazısında. Kitapla değerlenen şehirlerin kulağını çınlatıyor.
“Hârûn-ür- Reşîd zamanında Arap tarihçisi Ömer-ül Vakîdî'nin (736-811) yüz yirmi deve yükü kitabı vardı. Me'mûn'un "Beyt’ül- Hikme" (Bilgelik Evi) 813’ten biraz sonra kuruldu. Vezir Erdeşir (1024) 991 sıralarında "Bilgi Evi" ni kurdu. Nizâmîye Medresesi veya Koleji 1064’te kuruldu. Mustansiriye Medresesi ise Moğolların Bağdat'ı tahribinden tam yirmi beş yıl önce, 1233’te kuruldu.” “Bağdat'ta çok sayıda özel kütüphane de vardı. Bağdat; kitaplar, yazarlar ve kitap ticaretinde oldukça gelişmişti. Bağdat'ın otuz altı kütüphaneye sahip olduğu söylenir. Son kütüphane on bin cilt kitabı olan son vezir İbnül' Alkami'ye âitti.”
“Endülüs''ün başkenti olan Kurtuba X. yüzyılda, çok sayıda saray, yetmiş adet kütüphane ve medreseyle dünyanın ilim ve kültür merkeziydi. Fâtih Sultan Mehmed Hân, İstanbul’u fethettikten sonra, çeşitli îmâr faaliyetleri arasında önemli kütüphaneler de yaptırdı.”
Fatih’in saklı hazineleri
Nidayi Sevim bizlere İstanbul’u karış karış tanıtmaya devam ediyor. Bir şehir tarihçisinin gözüyle geziyoruz İstanbul’u. Bu kez Fatih’teyiz. Camilerin kapılarını aralıyoruz dualar eşliğinde.
“Fatih, Çarşamba semtindeyiz. Tarihi İsmail Ağa Camii'nin yanı başından, Fener istikametine uzanan bir sokak bulunur. Bu, İsmailağa Sokağıdır. Sokağa girip yaklaşık yüz metre yürüdüğümüzde munis binaların arasından yükselen ve “Kırmızı Mektep” olarak da bilinen Fener Rum Lisesini görürüz. Pek çok İstanbullu bu yapıyı bir yanlış olarak Patrikhane zanneder. Oysa Fener Patrikhanesi daha aşağılarda, sahile yakın bir konumdadır. Biraz daha yürüdüğümüzde, bu kırmızı tuğladan örülü devasa binanın önündeki mütevazı Mesnevîhane Camii’ni fark ederiz. Mabede varmadan hemen sol tarafta Tevkii Cafer Camii bulunur. Bunun karşısında, sokağın sağ tarafında ise İsmet Efendi Tekke Camii yer alır. Bu üç yapı birbiriyle cephelidir. Sokakların birleştiği noktada şirin bir meydan vardır. Her mabet iki sokağın kesiştiği köşede konumlanmış vaziyettedir. Tabir yerindeyse burada bütün sokaklar bir mescide çıkar. Bu haliyle İstanbul'un kültür hayatında müstesna bir yeri vardır semtin.”
“Tevkii Cafer Ağa Camii’nden çıkıp Mesnevîhane Camii önüne vasıl oluyoruz. Mabed, Darülmesnevî Tekkesi ve Şeyh Mehmed Murat Efendi Camii olarak da bilinir. Cümle kapısı üzerinde Ali Haydar Bey’in talik hattı ile iki satır halinde yazılmış bir kitabe bulunur. Burada: “Haza dar-ı tedris’el-Mesnevî li Hazreti Mevlana Celaleddin el-Rumî kaddese sırrahüs’s-Sami” yazılıdır. Mekân, "Mesnevîhân-ı Şehir" diye de tanınan ve devrinin önde gelen Mesnevîhanlarından biri olan Şeyh Hafız Mehmed Murad Efendi tarafından 1845 senesinde Mesnevîhane Tekkesi olarak yaptırılmıştır. Zamanla yapılan ilavelerle Tekke Külliyesi halini almıştır. Murad Efendi'nin bazıları şerh olmak üzere Arapça, Farsça ve Türkçe olmak üzere pek çok eseri vardır. Külliye’nin mescit, türbe, su hazinesi, çeşme ve şadırvan dışındaki bölümleri zamanımıza ulaşmamıştır. Dikdörtgen planlı kâgir duvarla ahşap çatılı mescidin tavanı ve Mevlevî sikkesi formunda âlemi bulunan minaresi 1968'de tamir görmüştür. Eserin banisi su haznesine bitişik türbede medfundur. Minare âleminde hilâl sembolü dışında farklı obje bulunan başka camiler de vardır. Bunlardan biri de Eyüp Sultan'da, Feshane karşısında yer alan Defterdar Nazlı Mahmud Çelebi Camii’dir. Mimar Sinan eseri olan cami minaresinin âleminde hokka ve kalem yer alır.”
İlhan Berk ve modern Türk şiiri
Türk Edebiyatı dergisinin Mayıs 2019 sayısında Muharrem Dayanç’ın İlhan Berk ve modern Türk şiiri üzerine bir yazısı var. Berk’in modern Türk şiiri üzerine düşüncelerinin ele alındığı bir yazı bu. Edebiyat dünyamızın önemli bir tartışma konusudur modern Türk şiirinin kiminle başladığı. Dayanç da konuya İlhan Berk açısından yaklaşıyor.
“Beni en çok ilgilendiren üç örnek var edebiyatımızda: Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Nazım Hikmet... Bu şairleri çok sevmişimdir.” İ. Berk değişik vesilelerle bu üç müellifin adını anmaya devam eder: "Cumhuriyet şiiri, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet demektir. Topu topu üç çizgidir yani."; "Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş. Bir Ahmet Haşim, bir Yahya Kemal, bir Nazım bunda bize yardımcı olabilir diyorum.”
İ. Berk'in hayatında etkili olmuş edipler biraz zorlamayla ikiye kadar iner. Bu ikiye iniş, -nihai tercih göz önünde bulundurulduğunda- hedef-ten bir önceki adıma işaret eder. Bu kompozisyon içinde İ. Berk, Cumhuriyet sonrası modern Türk şiirinin kiminle başlatılabileceğiyle ilgili soruyu yıllar öncesinden hissetmiş ve bunun cevabını vermiş bir kahin gibi durur. "Ahmet Haşim mi, Yahya Kemal mi?" klişesini kullanmasından da anlaşılacağı üzere o, kendisi gibi düşünenler¬le yetinmez karşıt görüştekilerle de duygudaş¬lık kurmayı dener. Daha ilk cümlede tercihini ortaya koyan İ. Berk, Y. Kemal'in öne çıkışının nedenlerini, derste verilen cevabı akla getirir bir tarzda, Sabahattin Eyuboğlu ve Nurullah Ataç'ın da tanıklıklarına başvurarak şöyle yorumlar:
“Ahmet Haşim mi, Yahya Kemal mi? denilse Ahmet Haşim derim hemen. Öte yandan, dünkü gibi bugün de Yahya Kemal'in daha bir okun¬duğunu biliyorum. Sabahattin Eyuboğlu, Yahya Kemal'in Batı şiirine geçişimizde büyük bir yeri olduğunu söyler. Yahya Kemal'in bir köprü gö¬revini yüklendiğini anlatır. Sonra da onun tarih görüşünü tutar gibidir. Eğilir onun önünde kısa¬ca. Ataç da zaman zaman Eyuboğlu gibi düşü¬nür ama öyle büyük bir hayranlık duymaz. Bana gelince, benim Yahya Kemal'e büyük bir saygım vardır. Bu önce Batı'ya karşı koyduğu hesaplaşı¬cı, özümleyici tarih anlayışından gelir.”
Ömer Seyfettin ve milli edebiyat
Bilgin Güngör Türk Edebiyatı’nda Ömer Seyfettin’in milli edebiyata yönelişine farklı bir bakış açısı ile yaklaşıyor yazısında.
Bilgin Güngör yazısının girişinde Ömer Seyfettin’in edebi görüşünün şekillenmesinde etkili olan ve bilinen birkaç noktayı paylaşıyor. (Devrin şartları, Ömer Seyfettin’in asker olması) Daha sonra kendi düşüncesini ortaya koyuyor.
“Ömer Seyfettin'in Servet-i Fünûn izleyicili¬ğinden Milli Edebiyat öncülüğüne geçişini, özellikle de 1909'da yayımladığı ve "yeni bir şey" yazabilmek adına çeşitli sıkıntılara katlanan bir şair figürünü resmettiği "Evhâm-ı Tahrir" şiirinden hareketle, "etkilenme endişesi" çerçevesinde ele almak mümkündür. Söz konusu şiirde, gele¬neğin baskısından kurtulup özgünlüğe ulaşmak için bütün maddi/manevi bütün olanaklarını kullanan şair figürü, Ömer Seyfettin'i temsil eder. Ömer Seyfettin, benzer bir uğraşı sonu¬cunda Servet-i Fünûn estetiğinden kopmuş, milli edebiyat estetiği doğrultusunda öncü bir rol üstlenerek "kanonik" hâle gelmiştir. Fakat şu iki noktayı da vurgulamak gerekir:
1-Bu minval¬deki açıklamalar, elbette Ömer Seyfettin'in söz konusu geçişini aydınlatma konusunda mutlak bir çerçeveyi oluşturmaz.
2-"Etkilenme endişesi" etrafında bir okuma, bir yönden edibin şahsiyetini söz konusu ettiği biyografik okumaya dâhil edilebilir ve do¬layısıyla Ömer Seyfettin'in estetik dönüşümünde söz konusu olgunun yeri, mevcut biyografik okumalara eklemlenebilir. Ancak daha doğru olanı, edibin kişiliğini öne alan biyografik okuma ile —"etkilenme endişesi" etrafında- sanatı öne alan okumayı birbirinden ayrı olarak konumlan¬dırmaktır. Nitekim genel görüş de bu yöndedir.”
Zile’den Mamuşa’ya kültür köprüsü
Bahtiyar Aslan, bir dizi etkinlik ve sempozyum için gittiği Mamuşa izlenimlerini yazmış Türk Edebiyatı’nda. Yazının içinde Zile-Tokat olunca elbette daha çok ilgimi çekti yazı. Gerçekleştirilen sempozyumdan haberdardım. Görmeyi arzuladığım Mamuşa ve Prizren’e ait her ayrıntıyı çok merak ettiğimi belirtmek isterim. Bu merakımı kamçılayan da değerli dostumuz Zeynel Beksaç’ın Tokat’a geldiğinde Sivas’’tan Tokat’a doğru bir Cahit Külebi muhabbetiyle yol alırken söylediği; “Tokat tıpkı bizim oralara benziyor.” sözüydü. Ben içimdeki merakı gidermeyi başka bir bahara erteleyerek Bahtiyar Aslan’ın izlenimlerinden birkaç paylaşım yapacağım.
“Priştina’ya indikten sonra ilk iş olarak şehit sultan Murat Hüdavendigâr’ın türbesini ziyaret ettik. Üzerinde dolaştığımız topraklar 1389’da bu büyük Türk cengâveri tarafından Osmanlı Devleti’nin sınırları içine katılmıştı.”
“Önce türbeyi ziyaret ettik. Bu türbenin altında şehidimizin sadece iç organlarının olduğunu, bedeninin Bursa’ya getirildiğini biliyorduk. Yine de derin, sarsıcı, gerçek bir acı, hüzün yakaladı beni.”
“Prizren’e varmak Amasya’ya varmak gibi bir şey oldu. Sinan Paşa Camii, Taş Köprü, Halveti Tekkesi, hamamlar, konaklar…”
Aslan Prizren’de iki değerli dostumla da görüşmüş. Zeynel Beksaç ve Taner Güçlütürk’e selam olsun.
“Taner Güçlütürk bütün içtenliğiyle bizi ağırlamaya çabalıyordu. Türkçenin ses bayrağını serhatlerde dalgalandıran şair Zeynel Beksaç da katıldı aramıza. Kucaklaştık.”
Türk Edebiyatı’ndan şiirler
Beni deftere hain yaz resmimi as sınırlara
Terk ettim ülkeni sabahı beklemedim
Topraklar ekili kaldı hasat rüzgâra emanet
Sarı başaklar salındıkça dokun saçlarına
Bir de kıyısında evcilleşmiş bir mevsim
Herkesin bağlı ayağı açılamaz kırlara
Yazmıştım hepsini okursun bulunca
Kendine hain olan elbet haindir herkese
Beni ırmağa korkak yaz yatağında titrek yolun
Boy vermeyen bir vakti kucakladım çağlarken
Söğüdün dalı kırıldı şarkısı su oldu serçenin
Düşünsün gece yıldızlar mesafeler kaç girdap
Kendi içinde döndükçe bu kalabalık şehir
Onca kayıplar hanesinde kim kimi bulsun
Burkulur ayakları her evin duvarları mahcup
Korku ecelle yürüyüp gidiyor işte kol kola
Cengizhan Orakçı
Kimsenin cevabını bilmediği sorular soruyor hayat
Bir yangının eteğinden tutarak koşuyorum
Kendiliğinden başlıyor gecenin siyah ağıtı
Ve artık her köşe başında bir kayıp ilanı
Mehmet Baş
oysa saat zamanı yakalamak için çok geç
çok geç hayatta kalmak için
ölmek için çok geç
öyle ise dans edelim
kıralım bohemya kristali kadehleri
üşüyorum senden kalan boşlukta
kendimden kaçtıkça
gölgemi sürüklüyorum peşimden
bir ayağı çukurda olan dünyada
takılıp düşüyorum
senden kalan boşluğa
Suavi Kemal Yazgıç
İhtimal dahi değilken ummak
Maviliğinde kaybolmuş bir harfin içinden
Tabutu taştan bir cenaze gibi geçtim
Usul usul zehir ve ciddi bir kalabalık
Dünya bilhassa Salı günleri yapışıyordu yakama
Perşembeleri ölmeyi dileyen şairleri bir bir susturarak
Şeyda Kazez
Serap Kadıoğlu konuşuyor
Şiar dergisinden bahsederken genelde Serap Kadıoğlu konuşturuyor ifadesini kullanırken bu kez konuşanın Kadıoğlu olduğunu görüyoruz. Derginin 22. sayısında Orhan Tepebaş’ın sorularını cevaplıyor Kadıoğlu. İçtenlikli, samimi ve net kurulmuş cümleler var söyleşide. Eylül Biraz şairinin tüm samimiyeti yansımış cümlelere.
“Sanat’ın vehbiyet işi olduğuna inanıyorum. Bu yüzden edebiyata meylimin sonradan başlayan bir şey değil de Allah’ın bana doğuştan kodladığı bir kimlik olduğuna inanıyorum.”
“Benim için edebiyat, sadece güzel insanların işi olmalıydı. Dünyanın kirli düzeninden ve kötülüklerinden rahatsız olup daima sevgiyi, doğruyu, güzeli söyleyen, güzelliğe davet eden ve kalplerde güzel duyguların hasıl olmasına vesile olan güzel insanların… Tabii bunun böyle olmadığını anladığımda ayakta kalabilmek için gerektiğinde minik serçeden bir arslana dönmek zorunda kaldığım oldu.”
“Eğer şair, kendinden önce gelen usta bir şairin şiirlerini bütünüyle sevip benimsiyor ve hepsinden etkilenebiliyorsa; o şairin, beslendiği kaynak itibariyle özgün bir şair olması beklenmez diye düşünüyorum. Dolayısıyla benim başucu şairlerim değil de başucu dizelerim var, dersem daha doğru söylemiş olurum. Çünkü bazı dizeler gelir, zihnimle kalbimin buluştuğu köprünün tam ortasına kurulur ve geceden sabaha kadar oradan ayrılmazlar. Sadece birkaç dizenin yapabildiğini çoğu zaman koca bir kitap yapamaz bana.”
“Ben kendimi daha çok Şiar dergisinin hizmetlisi olarak tanımlıyorum. Dergicilik bu zamanda akıllı insan işi değil, gönlü bedenine ağır gelen insan işi. Bağımsız dergicilikten bahsediyorum tabii. Yolun başındayken ‘Nasip Oldukça Çıkan Dergi’ demiştik. Çünkü her ay maalesef bir derginin daha kapandığı haberini almanın üzüntüsü ve bize biçilen ömrün miktarını bilemeyişimiz, nasibimize razı olmayı en başından kabullenmeyi gerektiriyordu. Hamdolsun bu şuurla çalışmaya devam ederken Allah bize beşinci yılımıza girmeyi nasip etti.”
Kedi mersiyesi
Feride Turan, Şiar dergisinde 16. yüzyıl şairlerinden Meâli hakkında bir yazı kaleme almış. Şairi birçok yönüyle tanıtıyor Turan. Daha sonra konuyu asıl anlatmak istediği mecraya taşıyor. Yani Meâli’nin kedisi için yazdığı mersiyeyi anlatıyor yazısında.
“Geleneğe sıkı sıkıya bağlı bir çağda, ölen bir kişinin ardından yazılması beklenen ‘mersiye’ türünü, kedisi için kullanmış ve bu konuda başarılı bir örneği ortaya koymuştur Meâli. İnce zekâ, nükte, yergi ve hüznün bir arada bulunduğu bu mersiyeyi okuyunca hem gülümsüyor hem de şairin yüreğindeki sızıyı derinden hissediyoruz.”
“Niçin kedisine mersiye yazdığına şaşıranlar için şiirin bir köşesine şu ibareyi sıkıştırmış Meâlî: ‘Kimse bilmezdi onun kadrini, bir nur idi o.’ Kimse bilmese de kedisinin değerini, her kıtanın sonunda “N’idelim âh pisi n’eyleyelim vâh pisi” nidasıyla derin acısını herkese duyurmuştur.”
Ey Meâlî onun öldüğüne ki ağlamaya
Acıyıp hasret ile cânını kim dağlamaya
Cûş edip kanlı yaşı seyl olup çağlamaya
N’idelüm âh pisi n’eyleyelim vâh pisi
Ayakkabıdan kâinata uzanan çizgi
Anlatımın imgesel boyuta çekilerek hayal dünyasının zenginliğini kullanmak bütün yazı türlerinde kullanılmaya elverişli bir zenginliktir. Önemli olan hayatın akışından anlık pozlar yakalamak. Merve Çakır’ın Kâinatta Kabul Görmeyen Birtakım Şeyler’ini okurken bir ayakkabıdan başlayıp kâinata süzülen bir hür zihne şahitlik ettim. Keyifli, kendini okutturan, çağrışımı bol bir yazı bu. Çakır’ın yazısını okurken aklıma bir anda Orhan Veli’nin Süleyman Efendi’nin nasırı için yazdığı Kitabei Sengi Mezar şiiri geldi. Çakır yazısına şöyle başlıyor;
“Ayakkabımın sağ tekinin sağ tarafında iki aydan bu yana bir yırtık var. Mevsim karsız kışsız. Önemsemeye değmez diye düşündüm.”
Daha sonra geçmiş, gelecek, kitaplar, yaralar, rüzgâr hızında yaşananlar ardı ardına düşüyor zihnimize. Çakır bütün bunları ritmik bir sayma ahenginde yapıyor.
“Görülmeyen, duyulmayan, duyularla algılanmayan bir şeyler de eksik. Ya da değil. Boşluk boşluğu doğurmuş. Bu yüzden algılayamıyorum. Ama var olsa anlardım bence. Yok kabul ediyorum bu sebeple.”
İnsan dönüp dolaşıp başladığı noktaya geliyor. Çakır da öyle.
“Yerimin dolmasına şaşmadım. Düştüğüm duruma şaştığım kadar. Oysa sadece ayakkabımda küçük bir boşluk vardı. Giderek büyüdü tabii. O ayrı.
Konu ne ara buralara kadar geldi bilmiyorum. Neyse. Bir yerden başlamak lazım. En yakın ayakkabı tamircisi ne tarafta acaba?”
Şiar’dan şiirler
ben sana bakarken nasıl anlatsam
ezeli bir dinginlikle sırlanıyor fırtına
dünya penceremde parçalanıyor
yoksul odalardan fotoğraflara düşüyorum
siyah beyaz
mızrabın kestiği kalbim acıyor
göç yolunda tükenen kuşlar gibiyim
ağaç diplerinde kırık kanatlı
Fatma Esti
yaşamak bir tebessüme ıskalar hayatı
eğilir kambur ağızlarda asalet
vurmasın dile diye akşamdan kalma sözümüz
şiir toplar gün batımı biraz daha göğsümüz
Serap Kadıoğlu
Sevmek diriltir damarlarımı
yörük kalbinden savrulur ihtilaller kuşatmalar
ardım sıra kurşunlar. göğ-kuşağından
ağar yalanlar tenimin namlusuna
cihandan taşınır adım
gölgem ummadığım kadar sıcak!
Cihan Adıman
Bir ağaç gördüm bozkıra göğsünü yaymış ve yanmış
Yanmış bir ağaç da soğur mu kuşlar uçtuğunda?
Soğudun işte soğudun bu sorunun işaretiyle
Sahi ne düşünür bir ağaç yandığında tek başına?
Mehmet Tepe
Uzun bir öyküye tahammülüm yok
Kalplerin çığlığı şiirde kanar
Demlenmiş akşamı getir yanıma
Her yanı dağılmış bakışlarını
Topla da git artık ufuklarımdan
Geceye yürüyor serçe kuşlarım
Hümeyra Yargıcı
- - - -