Nuri Pakdil Dosyası Muhit’te
Muhit dergisi 27. sayısında hazırladığı Nuri Pakdil Dosyası ile karşıladı baharın ilk ayını. Pakdil’i çok iyi ifade eden bir kapak ve Pakdil’i yakından tanıyan isimlerin yazıları ile arşivlik bir dosya Muhit okurlarını bekliyor.
Arif Ay -Nuri Pakdil’in Düşünce Dünyası
“Nuri Pakdil, insanla Allah arasındaki barikatları kaldırmayı ilke edinen ve bu uğurda kalemini dik tutan bir yazar. O, yazarlığını evrensel bir düzlemde sürdürür: “Ortadoğu uluslarıyla olsun, Afrika uluslarıyla olsun, İslâm uygarlığının çemberi içine giren tüm uluslarla bir bağ kurmak istiyorum: Edebiyat bağı. Yalnız bunlarla mı kurmak istiyorum? Nerede bir insan yaşıyorsa bağ kurmak isterim. Kulluk bilincine insanları düşündükçe varıyorum.” der.”
“Nuri Pakdil aynı zamanda bir kültür savaşçısıdır. Hangi kültüre savaş açıyor? İnsanı fıtratından uzaklaştıran, ona Allah’ı unutturmaya çalışan, kötülükleri, çirkinlikleri güzellikmiş gibi göstererek insanlara tuzaklar kuran, maddeyi putlaştıran ve manevî metafizik alanları kuraklaştıran, insanları sürü psikolojisiyle hareket etmeye zorlayan, idrakini ve algısını körelten kültüre karşı savaşır.”
Mustafa Özel - Kudüs’ü yaşayan yazar: Nuri Pakdil
Nuri Pakdil’in düşünce dünyasında, günlük hayatında haritanın ayrı ve önemli bir yeri vardır. Harita dedimse dünya haritası falan değil, tutsak ve işgal edilmiş bölgenin, şehrin, mescidin haritası: Filistin’in yani, Kudüs’ün, Mescid-i Aksâ’nın. Bir yerde şöyle diyor mesela: “Arif Ay’ın getirdiği bir Ortadoğu haritası var, büyükçe; bâzen açıyorum ve içim burkuluyor. Şurası orası, şurası orası, şurası orası, şurası orası!” Yazar için Kudüs, inşirah ve bast haline açılan bir kapıdır; huzura, feraha, felaha açılan bir kapı. Kudüs’ün haritası gibi resmi de ehemmiyetlidir yazar için.
Necip Evlice - Dergi, kitap, yazmak ve Nuri Pakdil
Nuri Pakdil, Edebiyat dergisine tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük bir anlam yüklemiştir. Kendine göre çok açık ve net olan bu anlam, çevresindeki insanlarca yeterince görülememiş, anlaşılamamıştır. Bu nedenle belli dönemlerde çok içli dışlı, sıkı fıkı olunan birçok insan bir süre sonra ortalıktan kaybolmuş, yönünü başka taraflara çevirmiş ya da kendi içine dönmüştür.
Ali Karaçalı - Geçip Giden Günler’de Nuri Pakdil İzleri
11 Mart 2019
Pazartesi Evde oyalanıp bir kitaptan okumaya başlamıştım ki Mehmet Narlı aradı. TÜBİTAK’taymış, bir saate kadar işi bitiyormuş, dergide buluşmak üzere sözleşmiştik ki biraz sonra eşim aradı. Nuri ağabey aramış: Bugün “11 Mart” demiş, “1961” demiş, “N.” demiş, “tren” demiş, “Eskişehir” demiş, “ilk karşılaşma” demiş, “Cafer Haydar’a da haber ver, bir mazeret istemiyorum.” demiş, “Boşver acem pilavını Bahar Hanımcığım, daha önce yaptın yedik, elhamdülillah.” demiş, “Maksat muhabbet, akşama mutlaka bekliyorum.” demiş.
Bahar’ı iş yerinden aldım, yolda bir pastanede durduk, eşim pasta aldı ve üzerine bir şeyler yazdırdığını sonradan gördüm: N.- Nuri, 11 Mart 1961.
Nuri ağabey bizi görünce çok sevindi. Coşkuyla ayağa kalkarak karşıladı. Durmadan, mütemadiyen hep onu anlatmak istiyordu. Yüzündeki parıltılı ve coşku hâli görülmeye değerdi. Biz artık ne şuna ne buna bakıyorduk, birçok şeyi geçmiş, birçok şeyi kanıksamıştık. Önceki Nuri Pakdil de şimdiki Nuri Pakdil de bizimdi, seviyorduk ve şimdilerde salt onun sağlıklı ve mutlu olmasına bakıyorduk.
90’ların Türkiye’sini Özleyenler İçin Hindistan’da 28 Şubat Günleri
Süleyman Ceran’ın dönem yazılarını çok önemli buluyorum. Detaylı ele alınan konular, geçmişten günümüze uzanan çizgiyi çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Elbette tümünde de mümin duyarlılığı ön planda. Milyoner filmi üzerinden başlayan ve Hindistan’da Müslümanlara karşı yapılan baskı ve zulmün anlatıldığı yazı, 28 Şubat’ın Hindistan yüzünü anlatıyor. Zulmün coğrafyası olmaz. Dünyanın neresi olursa olsun Müslümanlara yapılan zulüm gizli ve açık bir şekilde devam ediyor. Türkiye’de de 90’lı yıllara özlem duyanlara sıkı göndermeleri var Ceran’ın.
“Hindistan, renkli olduğu kadar katı, canlı olduğu kadar donuk bir coğrafyadır. 19 Aralık 2021’de Uttarakhand eyaletinde iktidar milletvekillerinin de katıldığı bir etkinlikte “Hindistan’ı Hindu bir ulus yapmak uğruna ölmek ve öldürmek” için yemin edip soykırım çağrıları yapılmış ve kayıtlar sosyal medyaya sızmıştı. Hindistan, çılgınlığı, barbarlığı ve tedhişi son sınırına kadar uygulamaya hevesli kitleleri bünyesinde barındıran bir ülkedir.”
“Ülkemizde 28 Şubat sürecinde başörtüsünün kamuda ve okullarda yasaklanmasıyla başlayan sürecin bir benzeri bugün Hindistan’da yaşanıyor. 90’ları övme hastalığına ülkemizde tutulmuş olanların istedikleri ortam, tam olarak Hindistan’ın şimdilerde içinde bulunduğu hâl. Fakirlik, yokluk, fanatizm, bölünmüşlük ve bolca ötekileştirme. Hindu çeteler, başörtülü kızlara sözlü tacizde bulunup yol kenarındaki kirli suları üzerlerine boca ediyorlar.”
Geçen Günler
Mustafa Akar, günlük güzellemesi ile başlayıp anı tadında keyifli bir yazı kaleme almış. Şiire, hayata, dergilere dair isabetli göndermeler yapmış Akar. Yazının son bölümünü Dergâh dergisine ayrılmış. 1990’lı yıllardan bu yana benim de yazdığım bir dergiydi Dergâh. Akar’ın tespitlerine can-ı gönülden katılıyorum.
“Kaç yıl sonra oturdum günlük tutuyorum. Sanırım sadece 2016’yı tam olarak yazabilmiştim geçmişte. Öncekiler hep yarım yamalak duruyor defterlerde. Hatta bir ara bu defterlerden çalışma odamda küçük tepecikler meydana gelmişti. Bir tür tabiat olayı gibi “doğal” gelişen bu sürece müdahale etmeseydim, iş nerelere varırdı kim bilir. Çok erken yaşlardan itibaren defterlere karşı inanılmaz bir ilgim var. İnanılmaz, diyorum çünkü dün nasıl güzel bir deftere bakarken büyüleniyorsam, bugün de -bütün bu dijitalleşme hede hödösüne rağmen büyüleniyorum halen.”
“Bir sürü dergi alıp eve döndüm Üsküdar’dan. Kimindi, hangi arkadaşımın şiiriydi, “Üsküdar’dan bütün dönüşler evedir.” Belki de yok böyle bir mısra, ben uydurdum. Bazı arkadaşların şiirlerini okurken böyle eklemeler çıkarmalar yapıyorum hep. Ben olsam şiiri tam olarak şöyle kurardım, diyorum içimden. Nişan alırken ince görmek yani. Şiir görgüsü dedikleri o şeyin gelişmesi yılları alıyor. Ama tehlike de büyük. Şiir görgüsü geliştikçe şiir bilgisi de gelişiyor. O da şiiri yapılan / edilen bir yazıya dönüştürüyor. Bir zamanların tartışmasıydı. Şiir yapılan bir şey midir?”
“Canım sıkıldığında, hayat topuklarıma vurduğunda, içinden çıkılamaz bir sorunla cebelleştiğimde onu arıyorum, Saadettin Acar’ı. Konuşurken daha ilk dakikalarda huzur buluyorum. Bizim gibi değil o, tamamlanmış bir Âdem. Boşuna Pîr demiyoruz ona.”
“Dergi, Ali Ayçil’in yayın yönetmenliğine geçtiğinde bazı yenilenme çabalarının da peşine düştü; fakat eski gömleğe yeni kalıp giydirmek bana sorarsanız tam olarak yerine oturmadı. Üstelik yaşadığımız deneyim de şunu gösteriyor; nasıl gazeteyi gazeteciler çıkarabilirse bir dergiyi de ancak dergiciler çıkardığında o, bir şeye benziyor. Özetle, üzüldüm. Fakat şaşırmadım.”
Mezarlıklardır Saatlerin Midesi
Saatsiz olmaya tahammül edemeyen biri olarak Harun Yakarer’in Mezarlıklardır Saatlerin Midesi yazısını saatimin tik takları eşliğinde saatler aşkına okudum. Yazının başlığı, İbrahim Tenekeci’nin bir şiirinden alıntı. Bol saatli bir yazı. Zamana, yelkovana, akrebe şiirler eşliğinde dokunuyoruz.
“Bir insan öldüğü zaman, dünyada kalan eşyalarına ne olur? Onlar da mı ölür? Mesela hırkası, gözlüğü, kalemi, masası… Bunlar başkası kullanmadan ölü hükmündedirler. Fakat saat öyle mi? Saat, ölen kişinin kolunda çalışmaya devam eder, onun kolundan çıktıktan sonra da devam eder. Zamansızlık âlemine göçüp gitmiş birinin kolundaki saatin hâlâ çalışması bize ne anlatır? Tam tersini Cemal Süreya “Bir kentin ortasındasın boyuna saatini kuruyorsun / O durursa hayatın da duracak sanki” mısralarıyla söylemiş. Her şeyin gelip geçici olduğunu her gün ispatlayan zaman, zamansızlık âlemine geçildiğinde kendisinin bile kalıcı olmadığını, sonsuz olmadığını bize ispatlamış olacak.”
“Şimdi dünyanın bütün saatlerini on ikiye ayarlasak ve yeniden başlatsak saatlerimizi, her şey düzelir mi? Öncesiyle sonrasını ayırabilir mi saatlerimiz? Turgut Uyar “Oturdum şöyle böyle, saatim sol yanımda” derken bunu mu kastetmişti?”
“Uzunca bir zaman alaturka saatlerini bir mânâya bağlı olarak (ibadet) kendisi ayarlayan bir toplumun, saatle kendini ayarlamaya başladığından beri zamanı kendisine uygun yaşadığı tek mekân, aşk sınırlarının içi.”
Murat Erol ile Söyleşi
Murat Erol ile yeni kitabı Kaybetmenin Hâlet-i Rûhiyesi merkezli bir söyleşi yer alıyor Muhit’te. Yazdıklarını büyük bir beğeni ve dikkatle takip ettiğim bir isim Erol. Onun işaret ettiği nokta, bir medeniyet inşa etmek istediğimiz noktaya götürüyor bizi. Kaybetmek ve medeniyet kavramlarını köklerine sımsıkı tutunarak tahlil ediyor Erol.
Söyleşi soruları Bekir Salih Yaman’dan.
“Türk düşüncesinde tespit ettiğim, aslında bir kitap olarak da telif ettiğim bir mesele var, o da yerlilik konusudur. Bu çerçevede Türk düşüncesinde iki sorunla karşı karşıyayız. Bunun birincisi ve bilineni mekân, yani coğrafya; diğeri ise tarihi de içeren zamandır. Mekân ve coğrafya ile ilgili durumlar çokça ifade edilmiş, doğru bulanlar kadar kendine göre yanlışlayanlar da vardır. Bütün bunlar uzun bir tartışma konusudur. Ancak baştan beri mekânın ötesinde zaman konusu üzerinde durmaya çalıştım. Örneğin zaman konusunda çoğu kez usul açısından hata yapılmaktadır. En bilinen hata, şimdiki zamanın şartları ile geçmişi ve tarihi değerlendirmektir.”
“Dinler arasındaki net ve kalın ayrımı siyasette de düşüncede de görmek zor. Din açısından baktığımızda Cemil Meriç’in metaforu geçerlidir. Ancak bu metafor sadece din değil, düşünce, siyaset, hatta güncel anlamda milli güvenlik meselelerine dahi hasredilmektedir. İslâm dünyası en büyük zihnî yani felsefi karşılaşmayı Hicret’in ikinci-üçüncü yılında yaşanan tercümelerle yaşamadı mı? Tarih boyunca farklı kültür ve medeniyetlerin farklı ilim alanlarında alışverişi olmuştur.”
“Kaybetmek bahsini kitapta medeniyet bağlamında açmıştım. Geçmişte büyük şeyler ortaya koymamız, şimdiki zamanda kendimizi hâlâ büyük bir medeniyet sanmamıza neden oluyor. Bir zamanlar sahip olduklarımız, hâlâ onların bizde olduğu anlamına gelmiyor, gelmemeli. Kaybetmekle ilgili olarak ifade edersek tekraren, kaybettirecek olan ve kaybettiren büyüklük zannıdır. Büyüklük zannı, büyüklenme getirdiğinde aslında kaybedeceğiniz güreş minderine çekilmeniz anlamına gelmektedir.”
Romanda Bitirişler, Sonlar
Muhit’in 26. sayısında Romanda Açılışlar ve Başlangıçlar yazısı yer alan Necip Tosun, 27. sayıda Romanda Bitirişler, Sonlar üzerine yazmış. Kendi görüşlerinin yanında birçok yazarın görüşlerini de yazısında kaynak olarak gösteren Necip Tosun, romanların sonlarının gizemi üzerinde de duruyor.
“Romanda nasıl başlangıçlar okurla, anlatıcının, yazarın “tanışması” ise sonlar da yazarın, anlatıcının okurla “vedalaşması”dır. Başlangıçlar okurun romana giriş kapısı, bitirişler ise okurun romandan çıkış kapısıdır. Yazar, girişte okuru romana bağlamak için bir niyet taşırken çıkışta da onu memnuniyetle gönderecek etkileyici bir veda düzenlemek ister. Bu anlamda yazar, hem veda anını iyi hesap etmeli hem de romanını okuyan okuyucuyu ödüllendirmelidir. Veda için yazarın elinde son cümleleri vardır ve tüm anlatımını taçlandırmak için az zamanı kalmıştır. Bu yüzden yazarlar anlattıkları tüm şeyleri toparlayacak, özetleyecek hatta sembolik olarak ifade edecek bir bitiriş peşinde olur. Romanını sayfalarca okuyan okura sanki kendisini hep hatırlatacak son bir hatıra vermek isterler. Böylece okunup bitmiş bir şey değil, hep hatırlanan bir anı olarak okurda kalmak peşindedirler. Bitirişin içinde gizli olarak hem kitabı okuyan ve son sayfaya gelen okura minnet duygusu hem de bir daha karşılaşmayacak olmanın hüznü vardır. Bitirişlerdeki bu hüzün sadece okura değil, romandaki tüm karakterlere de duyulur. Bitiş anında yazardaki gerilimin kaynağı biraz da budur. Yazar, kaderlerini elinde tuttuğu karakterlerle de vedalaşmaktadır.”
Muhit’ten Öyküler
Ayşegül Genç - Küf ve bahar
“Biz bir hikâye anlatmaya başladığımızda iyi ve kötü aynı anda gelip başlarını yaslarlar kelimelere. Kalbimiz bir ceylan tasvir etmeye başladığında aklımız bir taşın ardına bir aslanı yerleştiriverir. Biz daha farkına varmadan olur bu. İçimizden bir anlatıcı, güzel bir ırmakla başlasa şiirine başka bir mısrada bir çocuk kollarını sallayıp çırpınmaya başlar. Bir öyküye umutla başlasa başka bir anlatıcı, başka bir öyküde uçurumun ucundaki bir taş kımıldar. Biz tüm bunları aşıp sadece iyiliğin olduğu elma bahçelerinden bahsetsek bu kez de okuyucu eliyle başını tutup “Kurtlar nerede, balta nerede, yıldırım nerede?” diye sormaya başlar. Kötülük çağrılır. Bazen beklenerek, bazen kaçılarak, bazen sanılarak.”
“Dağların siyah sakallı keçileri iki fiili yerinden söküp ağzının içinde çevirirken, çebiçler büyüyüp yayıklar sallanırken, ertelenemez nice bahardan biri yeniden yeniden toprağın altından kurutarak ve üzerinden ısıtarak geçerken, rüzgâr şehrin camları kırık, boyası dökük harabelerini nasıl okşuyorsa yerlere dökülmüş tohumları da öylece alıp yerine koyduğunda, baharın fısıltısı sadece kaygan, yumuşak, küçük canlıları uyandırmayıp arzuları, savuşturulamaz hevesleri de uyandırdığında, bahar yeniden yeniden bir kız çocuğuna uğradığında, O Kız Evet, biraz daha büyüdü, yatağın içinde narin elleri ile gömleğini son düğmesine kadar ilikledi, yeşil göğsünü indirip kaldıran bir nefes ile uzaklarda çeliği çeliğe tutturan bir işçinin çabası gibi bir çabayla çabaladı.”
Kâmil Yeşil - Darabe Amr’un Mr. Brown
“Ekele”
-Bir erkek yedi.
“Ekelee”
-İki erkek yedi.
“Ekelû”
-O üç erkek (veya erkekler) yediler.
“Şeribe”
-Bir erkek içti.
“Şeribee”
-İki erkek içti.
“Şeribû”
-O üç erkek (veya erkekler) içtiler.
Arapça hocasının sanki tek derdi var: yemek, içmek.
Birinci derste yedi, içti.
Bakalım ikinci derste ne yapacağız?
Bu kadar yedikten sonra herhalde oynarız.
Aç ayı oynamaz nasıl olsa.
Olmadı şekerleme yaparız.
Uyuklarız.
***
“Aferin oğlum, dedi öğretmenimiz. Kâğıt üzerinde dövmeyi öğrenemezsen, dövülebileceğini görmezsen gerçek hayatta dövemezsin. Antrenmanı kâğıt üzerinde yapalım ki gerçek hayata hazırlıklı olalım. Şimdi kitabın o sayfalarını yırtabilirsiniz.
Zevkle, şevkle Arapça kitabın ilgili sayfalarını yırttık.
Ondan sonra cümleleri şöyle kurduk:
Darabe Amr’un Mr. Brown.
Darabe Zeyd’ün Mr. Smith.
Hocamız da bize katıldı, o da iki cümle kurdu;
Darabe Ottoman Mr. Smith. Ve dedi; bakın şimdi ne yapacağım, onları birbirine dövdüreceğim; Mr. Brown has beaten Mr. Smith.”
Muhit’ten Şiirler
Annesiz babasız kalırdım, kaldım
Allah dediler hemen inandım.
Kuşlar resimler deniz taşları
Bunlarla beraber yaşarım yalnız.
Gönülsüz yaşıyor bilirim beni
Kurtulsam ah bir dünya yükünden,
Uzaktan bir yerden bakarken bazen
Olmak isterim ölümden sessiz.
İbrahim Tenekeci
nasıl kaçtıysam
ağırlıyorum her akşam, işte alnımda
tarifi zor şeylerin dirilttiği bir ceylan
eskitiyoruz bu ormanı
yer bulunamıyor yüzümde yorgunluktan
uzanıp bir boşluğa çalışıyorum.
meğer aynı isten ellerimiz, aynı incirin sütü
kek çırpsam size tanıdık bir akşam kabartsam
çünkü kupadaki çay soğumuşken
sıcacıkken tadı zamanın
canlı yayındayım, terliyorum hayatımı
Merve Erkovan
Ben her bahar bir nar bahçesi oluyorum İsfahan’da
Aşk kabaran gövdesiyle yeşerirken iliklerimde
Ben ölüler biriktiriyorum gecenin gergin sırtında
Portatif aidiyetler kuruyorum ruhumda
Ve baktıkça gözleri büyüyen bir kadın oluyor dünya.
Boynunda dişlenmiş bir zamanın elma izleriyle.
Ben her bahar bir nar bahçesi oluyorum İsfahan’da
Gecede olan gecede kalmalı çünkü
Ve ben harcımın karıldığı bol ışıklı sabahlarda.
Dilara Ayşe Akdeniz
Öyle güzeller ki dibine gireceği ıssız bir yer arıyor insan
Humus’tan rayiha, Halep’ten süt, Hama’dan narenciye
Dizilmişler molla gevişlerine ayyaş levanten tepsilerine
Enkaz kırığı eller, ter ırmağı çehreler, varil yanığı gözler
İster iftariyelik niyetiyle göm ister haçlı kampına gönder
Afiyet azizim; tavuklarımızın karıştığı şu bizim Suriye’de
Suyu yaran katil bir muhrip gibi geçiyor şimdi boğazdan
Ali Emre
Ahdimi bir yay gibi göklere serdim
kartalın yediği her gün ete
kayalardan artarak inanmaktan öteye
içi dışı bir etmekten söktüğüm tırpanla.
Daha kaç kıymık çıkartacağım,
tenimden bir ölüm
ölümümden bir ruh dünyaya
dünyadan yanlış anahtarları
yanlış kapılara zorla
balık yemlerini kuşlara
soyadım başkası adına.
Tuba Kaplan
Şimdi bu zamanın kafa aynı bakınca
Kırık çıkık ne varsa bir acayip armoni
Hani yeşil mi desem kırmızı elma biraz
Birazı yok işin şenlikli kriptolar
Olacak ki karışsın sözcükler birbirine
Bunu söyledim böyle.
Şair sözün söyledi Çamlıca gitti geldi
Çıktı şubata baktı sanki şubat değildi
Güneşine eyvallah işte böylesi günde
Bunu söyledim böyle!
Nurettin Durman
Korku ve vesveselerini gördüm
Sabaha kadar kırpmadığın gözlerinde
Sonra böyle olacaktı işte
Hayıflanıp durduğun, yaşamadıkların da
Böyle cereyan edecekti
Diye düşündüm, başımı eğip,
Artık cevap vermek veya düzeltme ümitlerimden vazgeçip
Ömer Yalçınova
İkinci Yeni’ye Yeniden Bakmak
Türk Edebiyatı dergisi 581. sayısında İkinci Yeni’yi derinlemesine işleyen bir dosya hazırlamış. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki son yıllarda İkinci Yeni hakkında hazırlanmış en kapsamlı dosya Türk Edebiyatı okurlarını bekliyor. Şiirimizin bu dönemine ilgisi olanların mutlaka derginin bu sayısını edinmelerinde fayda var. Konunun uzmanı isimlerin katkılarıyla hazırlanan dosyada İkinci Yeni her yönüyle ele alınıyor.
Derginin editörü İmdat Avşar’ın giriş yazısından;
“Bu ay edebiyatımızın ve şiirimizin en çok tartışılan konularından biri olan İkinci Yeni’ye yeniden bakıyoruz. Şüphesiz, edebiyatımızda filizlenmeye başlayan her hareket beraberinde yeni tartışmaları ve kavgaları da getirmiştir. Fakat bu tartışmalar hiçbir dönemde İkinci Yeni tartışması kadar ateşli ve hararetli olmamıştır. Öyle ki mevcut sanat anlayışına muhalif olan bu şairlerin poetika kavgası kendi içlerinde dahi devam etmiştir. Bizler, günümüz şiirinin de çokça beslendiği ve şiirimizde hayati öneme sahip damarlardan biri olan İkinci Yeni’ye günümüz penceresinden yeniden bakmak ve okurlarımız için bu edebî cereyanı daha anlaşılır kılmak istedik.”
Dosyada yer alan yazılardan birkaç tanesininden paylaşım yapacağım. Devamı Türk Edebiyatı’nın 581. sayısında.
Alâattin Karaca - Pazar Postası’nda Bir Anket: “İkinci Yeni İçin Ozanlar Ne Diyor?”
“İkinci Yeni’nin beşiği, Cemil Sait Barlas’ın çıkardığı Pazar Postası gazetesidir. İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Ece Ayhan’ın imzaları 1956 yılında görülmeye başlanır. 1957’den itibaren Sezai Karakoç ve Edip Cansever de onlara katılır. Bu isimlerin yanı sıra Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda, Âlim Atay ve Nihat Ziyalan gibi şairler de bu yıllarda şiirleriyle Pazar Postası’nda görülürler. Eleştiri türündeki yazılarda ise özellikle Hüseyin Cöntürk, Muzaffer Erdost ve Ahmet Oktay’ın kaleme aldıkları yazılar dikkat çeker.”
Veysel Şahin-Turgut Uyar’ın Şiirlerinde “Ben” ve “Öteki”nin Mutsuzluğu
“Turgut Uyar’ın şiirinde yalnızlık, yabancılaşma, “ben” ile “öteki”nin uyuşamaması, kent yaşamının kuşatılmışlığı, insanın varoluşsal problemi olan özgür olamama durumları, mutsuzluğun kaynağını oluşturur. Uyar, şiirlerinde “ben” ve “öteki”nin yurtsuzluk ve özgürlük itkisini her duyumsadığında “mutsuzlukla aralıksız bir diyalog” (Altuğ, 1969: 14) kurar. Bu yüzden şairin şiirlerinde oraya buraya açılan tek pencere ya da orayı burayı omuzlayan her düşünce, mutsuzluk ve uyumsuzluğun içinde bir yer edinme biçimidir. Şairin şiirlerinde öznenin “ben” olarak mutsuzluk ve uyumsuzluk izleğine dönüşmesi; mekânı, zamanı, düşünce ve eylemleri dinamik bir mutsuzluğa dönüştürür. Turgut Uyar’ın mutsuzluk ve umutsuzluk duygusunu “ben”in varoluşsal çatışmasına dönüştürdüğü en önemli eserlerden biri hiç kuşkusuz “Acıyor” şiiridir.”
“Turgut Uyar’ın şiirlerinde mutsuzluk, insanın bireysel ve toplumsal yaşamı sonucunda ortaya çıkar. Bireyin kendi “ben”i ile “öteki ben”i arasında yaşadığı çatışmalar, mutsuzluğu varoluş sorununa dönüştürürken içinde yaşanılan mekâna ve zamana tutunamayış ise mutsuzluğu daha da artırır.”
Beyhan Kanter- Edip Cansever’in Şiirlerinde Huzursuzluk ve Uyumsuzluk Mekânları
“Edip Cansever’in İkinci Yeni’nin poetik evrenini yansıtan şiirlerinde kent insanının -özellikle de İstanbullu burjuvaların- hayat karşısındaki yenilmişlikleri ve tutamak arayışları, imgelerin ardına gizlenen derin ve zengin çağrışımlarla dile getirilir. Cansever’in özellikle Yerçekimli Karanfil kitabından sonraki şiirlerinde, İstanbul’daki mutsuz ve huzursuz bireylerin trajik ruh hâlleri, kendilerine ve topluma yabancılaşmaları, toplumsal hayatla uzlaşmazlıkları merkeze alınır.”
“Özellikle Yerçekimli Karanfil’le birlikte kent, Cansever’in şiirlerinde ontik ve epistemolojik kaygıların merkezi olarak yer edinir. Çaresiz bir öznenin kent yaşamı karşısındaki ruh durumu; yabancılaşma, uyumsuzluk ve modern yaşamın dayattığı düzene eleştiri üzerinden anlatılır.”
“Edip Cansever şiirinde İstanbul’a yüklenen anlamlardan biri de bu kaotik kentin, gerçekliğine ulaşamayan bireyi yutan kaygılar ve arayışlar merkezi olmasıdır. Böyle bir kentte hem yaşayıp hem de kentin düzeninin dışında kalmaya çalışmak, yabancılaşmayla, ötelenmeyle neticelenir. Cansever, bu yabancılaşmayı ve arada kalmışlığı, Dirlik Düzenlik’teki “Dipsiz Testi” şiirinde sıkıntının bitmeyeceği ve bireyin kurtuluşunun öncelemesi bağlamında dile getirir. Şiirde telkinlerde bulunan sesin marazi karamsarlığı, İstanbul’daki mevcut düzeni bireyin değiştirmeye gücünün yetmeyeceğine yönelik umutsuz bir ruh hâlini yansıtır.”
Mehmet Can Doğan - İkinci Yeni’yi Taşıyan ve Taşıran Şair: Cemal Süreya
“İlk şiiri “Şarkısı Beyaz”ı 1953’te Mülkiye dergisinde yayımlayan Cemal Süreya, İkinci Yeni içinde beliren bir şairdir. Kimilerinin aşırı bir yorumla “İkinci Yeni’nin kuramcısı” diye sunduğu Cemal Süreya, bu şiirin kuramcısı olmasa da şiir ve yazılarıyla önemli bir temsilcisidir. 1950’li yıllarda İkinci Yeni’ye getirilen eleştirilere, yazılarıyla cevaplar verdiği gibi şiirleriyle de İkinci Yeni’yi güçlendirir. Cemal Süreya’nın gerek 1950’li yıllarda, gerekse sonraki dönemlerde yazdığı yazılar, kendi poetikasının belirginleşmesini sağlar. Bu poetikanın üç dönemi vardır. 1950’lerdeki yazılarında, şiirin dil ve imaj özelliklerine yoğunlaşarak “kişiliği işaret eden üslubun göstergesi” diye değerlendirdiği biçimi öne çıkarır. 1961’den sonra yazdıklarında, bu görüşlerini hem pekiştirir hem de toplumsal bir duyarlılık geliştirir. 1970’lerin ortalarından başlayarak ölümüne kadar yazdığı poetik içerikli yazılarında ise önceki dönemlerde söylediklerini bütünüyle içselleştirir.”
Artık Bu Solan Bahçede
Türk Edebiyatı dergisi, birçok yönüyle edebiyat ve sanat tarihimizin hafızası görevini üstleniyor. Her sayısında mutlaka önemli değerlerimizi okuyuculara tanıtan yazılar yer alıyor dergide. A. Yağmur Tunalı, Alâeddin Yavaşça’yı konu alan bir yazı kaleme almış. Eski zamanların bir bestesi tadında bu hatıraya biz de ortak oluyoruz.
“Alâeddin Yavaşca, Türk kültür hayatının çok yönlü yetişmiş müstesna bir ismiydi. Ses sanatkârıydı, bestekârdı, hocaydı, doktordu. Musikimizde meşk usulüyle yetişen son icracıydı. Meşk, sanatımızda ve hayatımızda derin yer etmiş, bir bakıma yaşayışımızı yoğuran anlayıştır. Eski Türk hayatını anlamak ve bugüne tesirlerini görmek için üzerinde hassasiyetle durulması gerekir. Kültür tarihimiz okutulmadığı ve aydınlarımızın ilgisi başka dünyalarda olduğu için birçok değerimiz gibi meşk’i de bilmiyoruz. Önce bugün sonuçlarını derinden yaşadığımız, belki yüksek değeri kadar büyük arızasını söylemeliyim: meşk usulü’nde notaya itibar edilmez, dolayısıyla eserlerin kaydedilmesine gerek duyulmaz. Müzik ve bilgi, insandan insana, nesilden nesile hafıza zinciriyle intikal eder. Kendi içinde kurgusu iyi görünen eski hayatımızın telafisiz eksiklerinden biridir. Bu sebeple dünden bugüne o muazzam mirastan bize pek azı kalmıştır. Kayıplarımızı düşünerek üzüleceğimiz kadar üzülebiliriz çünkü bu üzüntü de bilgiyle olur ve “farkındalık” getirir.”
“Alâeddin Yavaşca, 1950 yılından itibaren radyo sanatçısıdır. İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurucularından ve hocalarındandır. 1991 yılından itibaren “Devlet Sanatçısı”dır. Kolayına geçilecek basamaklar ve görevler olmadığı açıktır. Bilenler bu dönemleri genişçe çalışarak ilim ve kültür hayatımıza sunarlarsa çok şey öğreneceğimiz ve kazanacağımız muhakkaktır.”
“Dr. Alâeddin Yavaşca “büyük” sıfatını hak etmiş büyüklerdendi. Musikide üstattı, okuyucu, bestekâr ve hocaydı. Okuyuşunda, bir âlem açan sanatçılara has ışıltılar çağlardı. Bir süreden beri hastaydı. Çok verimli geçen ömrünün yükünü kalbinin dinmez heyecanı götüremez hâle gelmişti. Diri ruhunu, yorgun vücudu daha fazla taşıyamadı. 95 yaşının güzelliği içinde gitti.”
Cengiz Dağcı’nın Son Tanıklarından Zöhre Karabaş ile Söyleşi
İsa Kocakaplan için çok iyi bir Cengiz Dağcı uzmanı desek yeridir. Yaptığı çalışmalarla Dağcı’nın daha geniş kitlelerce tanınmasını sağlamıştır Kocakaplan. Derginin bu sayısında da Dağcı’nın hayatında çok önemli bir yere sahip olan Zöhre Karabaş ile gerçekleştirdiği söyleşiyi paylaşıyor okurlarla. Karabaş’ın, Dağcı’yla sürekli haberleşen ve onun Türkiye ile irtibatını sağlayan kişi olduğunu öğreniyoruz. Kocakaplan, 2010 yılında yaptığı bir ziyaretten geriye kalan notları bir söyleşi tasında sunuyor bizlere.
Hanım’a telefon edip kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Memnuniyetle kabul etti. Adresi aldım, çok geçmeden kapısının önündeydim. Karşımda ak saçlı, buğday tenli ve 90 yaşında bir “Kırım Anası” duruyordu. Tanıştıktan sonra: Kitabınızı baştan sona okudum, dedi. Ardından ekledi: “Bizim Cengiz Dağcı ile aramızda duygusal bir yakınlık olmadı.” Zöhre Hanım’a şöyle cevap verdiğimi hatırlıyorum: “Zöhre Hanım, onu bilemem ama Cengiz Dağcı sizi hâlâ seviyor.”
“Cengiz Dağcı’ya Zöhre Hanım’la ne zaman tanıştıklarını sorunca Landeck’te mülteci kampında tanıştıklarını söylemişti. Aynı soruyu Zöhre Hanım’a yönelttiğimde cevap farklı oldu. Tanışıklık, Berlin’e kadar gidiyordu. 9 Ağustos 1944 tarihinde Berlin’e geldiklerinde Zöhre Hanım 24 yaşındadır. Cengiz Dağcı da 4 Ağustos 1944 tarihinde Berlin’de Yaş Türkistan gazetesinin bürosunda çalışmaya başlamıştır.”
“8 Mayıs 2010 tarihinden sonra Zöhre Hanım’ı zaman zaman telefonla aradım. Telefonun çalmasının uzadığı her an içimde bir sızı peyda oluyor, sonra Zöhre Hanım’ın ahizenin diğer ucundaki sesini duyunca rahatlıyordum. Her konuşmamızda Cengiz Dağcı’yı aradığını söylüyordu. 22 Eylül 2011’de Cengiz Dağcı’yı kaybettik. Her aradığımda hüzünlü bir sesle karşılaşıyordum artık. İçimde hep aynı endişe vardı: Bir gün aradığımda telefon açılmazsa… Ve son aradığımda uzun uzun çalan telefon bir türlü açılmadı.”
Redhouse’a Dair
İngilizceyle uzaktan yakından ilgisi olan herkesin aşina olduğu bir isimdir Redhouse. Harun Tuncer, hayatından kesitlerle Redhouse’un sözlük çalışmaları hakkında bilgi veriyor. Özellikle Türkçe sözlük çalışmalarına dair bilgiler yazıda dikkat çekici notlar olarak yer alıyor.
“James William Redhouse, Türkçe ya da İngilizceyle hemhâl olan hemen herkesin muhakkak kulağına çalınmış bir isimdir. Bugün kullandıklarımız kadar kullanamadığımız sözlüğüyle de aşamadığımız bir zirve gibidir. Sözlükçülüğü yanında uzun yıllar Müslüman olup olmadığı üzerine de bir hayli spekülasyon yapılmış, cenaze merasiminden bir yana kabri başına diktirdiği şahidesiyle de bizi yine “ikilem”- de bırakmıştır.”
“Türkçeyi ve Osmanlı Türkçesinin iki ana kaynağı olan Arapça ve Farsçayı kısa sürede öğrenen Redhouse, gelişinin üzerinden daha on yıl geçmeden Türkçe sözlük çalışmalarına başladı. 1830’larda başladığı ilk sözlük çalışması (Redhouse 1861: Önsöz) 1842’de tamamlandı fakat 1850’lerden sonra basılma şansına erişti. Basılan ilk sözlüğü Müntehabât-ı Lügat-ı Osmâniye’ydi.”
“Redhouse benim on küsur yıllık yoldaşım gibi; hâlâ ona dair bir şeyler arıyor, arşivliyor, yazmaya çalışıyorum. Son gelişmelerden biri de mezar taşı oldu. 1892 Ocak’ında vefat eden Redhouse’u bir papaz defnetmiş, Abdülhak Hamid gibi o dönemde elçilikte görev yapan isimler cenazede bulunmuş olmasına rağmen defin işlemleri için Londra sefaretinden “imam” çağrılmamıştı. “İtibar sonadır” kavlince Müslümanlığı hakkında hüküm vermeyi kolaylaştıran bir unsur olabilecek bu durum, vefatı ardından mezarı başına dikilen taşla küçük de olsa tezat teşkil ediyor gibiydi. Zira taşın üzerinde hem hilal vardı hem de haç. Yani Redhouse her bakımdan muamma adamdı.”
Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye
Zübeyde Andıç – Tutça Çiçeği
“Onu ilk kez mahalleye taşındığım günün ertesinde, ağustos sıcağına aldırmadan yürürken görmüştüm. Açık pencerenin eskiyen çerçevesine yerleşmiş yüzündeki karışıklığa takılıp kalmıştım. Bakışı çocuk, cüssesi delikanlıydı. Beli lastikli pantolonunu göbeğinin üstünden aşırmış, çapraz adımlarıyla tombul tombul yürüyordu. Bir yandan gönül yaramı deşen türküyü söylüyor, bir yandan da mahallenin çocuklarına yetişmeye çalışıyordu.”
“Tayinim nedeniyle yerleştiğim bu güzel Anadolu şehri, orda yaşadığım süre içinde bana çok farklı kapılar aralamış; o ana kadar yaşadığım hayatın çok ötesinde izler bırakmıştı bende. Sabahları çalıştığım daireye giderken karşılaştığım yüzler, hayatın sahtekârlıklarından çok uzak tebessümler saçarlardı güne. Geçinmenin mucizesini onların hayatlarında görmüştüm. Kazandığı her lokmanın hakkını alın teriyle ödeyen, kimi pazarcı, kimi küçük esnaf, kimi de gündelik işlerle aylık kirasını denkleştirmeye çalışan insanlardı. Ama onlarda olup bende olmayan bir şey vardı. İşte ben onu bulabilmenin umuduyla her geçen gün bu mahalleye ve bu şehre daha çok bağlanmıştım.”
“Bulduğu her kutuya diktiği kuru dalların dahi elinin şifası ve bereketiyle yeşerip çoğaldığına şahit olduğum Fatma abla, şehirden ayrılırken mor bir menekşe hediye etmişti bana. Yanımda götüremediğim pek çok şeyi, o menekşenin mor çiçeklerine gizlemiştim. Şimdi rengârenk menekşeleri bir apartman griliğinde küskün bir gün ışığıyla yaşatmaya çalışan Seher’i gördükçe alnına sardığı patates dilimlerinin serinliğinde çiçekleriyle suskunluğunu paylaşan Fatma abla gelir gözümün önüne.”
Türk Edebiyatı’ndan Şiirler
Ellerim sinemin üstünde çapraz,
Dünyaya yumulu gözkapaklarım.
Böylece başımın üstünde pervaz
Düne kadar olan ömür çağlarım.
Yüzümde titreşir peygamber nuru,
Alnımın saçları daha da seyrek...
İmansız mollanın sesi kupkuru
Bir şeyleri okur heceleyerek.
Memmed İsmayıl
Sen ey arzın öbür tarafına atılmış adalet!
Sana gönderiyorum yüreğimden bir suret!
Haydi! Kaldır kolundan “Nas”ı, fıkhı, fakihi,
Ya zulmü alkışlatacaksın ya da “Akif”i.
Çektir artık hakikatin boynundan satırı,
Belki tek bir satırın olur kırk yıl hatırı.
Satırlar, üç beş sözcük anlamı büyük, küçük,
Satırlar, bazen cilt cilt “sekiz çizer” körkütük.
Satırlar, düz çizgilerin alnındaki kader,
Satırlar iki yüzlü, bir sever bir küfreder.
Bizim satırlarımız saf yürekli, riyasız,
Bizim satırlarımız bedel öder, parasız.
Bizim satırlarımız sıcak üfler “Ney”i ne,
“Sur!” da ölümü gül diye takar yüreğine.
Uzatmalara yer yok eğer gelmişse vade,
Bir toprağın rahmine düşeriz dane dane.
Dillerimiz duada haramlara bigane,
Ayet ayet yürürüz rabbimize yegane.
Geçmişimiz perdede durur, siyah beyaz film,
Giyotinle doğranmış kareler dilim dilim.
Kısas-ı Embiya’dan öykümüz, satır satır,
Onu ben anlatamam ancak “Akif” anlatır
Özşan Koban
sen güzel yaşlardasın
beyaz mermerin içinde
siyah damar
sen güzel yaşlardasın
bir cennet dalına
asılmış tuba
sen güzel yaşlardasın
bir beni asan / bir doğuran
ey ulu kadın / ey isa
sen güzel yaşlardasın
bir çoban asasının
ayı böldüğü yerde
İhsan Tevfik
Üçüncü Yeni 20. Sayı
Konya merkezli olarak çıkan Üçüncü Yeni dergisi, 20. sayısına ulaştı. Genç ve dinamik bir ekip tarafından çıkarılıyor dergi. Enerjilerini derginin her köşesinde hissetmek mümkün. Benim de severek yazdığım bir dergi Üçüncü Yeni.
Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Enes Yaylalı’nın Der/t)gâh yazısından olacak. Bir derdin ardına düşmüş Yaylalı. Dermanı da cümlelerin gizeminde arıyor. Dertten dergâha doğru gidiyoruz içimizde derin bir yara.
“Dert, Farsça kökenlidir. Derd olarak ifade edilir. Elem, keder, hastalık, gam ve ağrı manalarında kullanılmıştır. Günümüzde ise içinde bulunulan üzüntülü durum olarak karşımıza çıkıyor. Psikolojide kaygı diyoruz şimdilerde.”
“Dert” kelimesi ile “der” kelimesi arasındaki ilişki yüzyıllar boyu araştırılmış olup birçok yorum mevcuttur. Bence “der” kelimesine baktığımız zaman aklımıza birkaç konu gelebilir.
“Dertli insan, ne için yaratıldığını, nasıl bir varlık olduğunu, niçin imtihana tabi tutulduğunu her zaman dilimi içinde sürekli olarak derinlemesine düşünerek tefekkür etmelidir. Yaşayarak veya okuyarak bilgilendiği tarihi olaylardan, dini, siyasi, ekonomik, askeri meselelerden ders çıkarmak için geçmiş ile gelecek arasında güçlü bir bağ kurmanın tefakkuhunu yapmalıdır.”
Dilin Sözü
Dilin gücünü ve mesafesini kestirmek güç. Dünyayı dilin gücü yönetiyor desek yeridir. Söz ki her şeye bedeldir dünyaya. Yeter ki yerinde, zamanında ve kıvamında muhatabını bulsun söz.
Musa Yaşaroğlu, Dilin Sözü’nden bahsediyor yazısında.
“Kültürel değerlerimizin kodlarını belirleyen sözlü veya yazılı her türlü birikimimizde “söz”ün yani dilin ehemmiyeti üzerine nasıl bir donanıma sahip olduğumuzu, bu topraklarda yaşayan herkes çok iyi bilir. Orta Asya’nın engin bozkırlarında at koşturan atalarımızın Dede Korkut’tan öğrendiği hayat düsturu nasıl ki koca bir medeniyete yön vermişse İslam’la birlikte baş tacı edilen “en üstün söz” olan vahiy de aynı medeniyeti baştan ayağa yeniden inşa etmiştir.”
“Dilin canlı ve her daim diri yönünü ifade eden kültür taşıyıcılarının aynı konudaki uyarılarını dikkate almak da bize çok şey kazandıracaktır. İşte İmam Gazali’nin, “Kişinin, en fazla temizlemesi gerektiği şey dilidir.” ifadesiyle bizi şöyle bir silkeleyişini; Kaşgarlı Mahmut’un, “Dil ile düğümlenen, diş ile çözülmez.” sözüyle ortaya koyduğu gerçekliği ve Mevlana’nın, “Dili ve sözü bir olmayan kimsenin, yüz dili bile olsa; o yine dilsiz sayılır.” kelamıyla yüreğimize çektiği ihtarı fark etmeden yaşamamız da mümkün olmayacaktır.”
Nereden Geldiysen Oraya Dön
Dünya sabittir ve biz hareket halindeyiz. Nereden gelip nereye gideceğimizi bilmeyen fanileriz hepimiz. Böyle bir hareketlilik söz konusu iken birinin bir başkasını yerinden etmesi, kabul etmemesi ne kadar eğreti duruyor hayata karşı. Hepimiz ahrete doğru yol alan mültecilerken birilerinin dünyayı sahiplenmeye çalışması ne kadar da ucuz bir duruş oysaki. Göçüyoruz durmadan. İçimizden içimize.
Şeymanur Gülaçar, bir mümin duyarlılığı ile kaleme aldığı yazısında dünyanın mültecilerine kucak açan Türkiye’nin sesi soluğu oluyor adeta. Oldukça sıcak ve hisli bir yazı. Her satırında insanı kuşatan bir samimiyet var.
“Zorunlu göç çok zor ve büyük bir imtihan. Durup bir an düşünmek bile anlamak için yeterli olabiliyor. Çocukluğunuzun geçtiği mahalleyi, evinizi düşünün, çok sevdiğiniz arkadaşlarınızı, ailenizi düşünün; bir anda yüksek bir sesle gelen bomba hepsini yok ediyor ve siz canınızı kurtarabilmek için her şeyinizi orada bırakıp yola çıkıyorsunuz. Orada kalırsanız öleceğiniz kesin ama giderseniz küçük bir ihtimal bile olsa yaşayabilirsiniz.”
“Türkiye’nin iyi yürekli ve misafirperver halkı, tüm samimiyetiyle onlara kucak açtı. Ensar ve muhacirliğin çok güzel bir örneği oluştu. Kimi evini paylaştı, kimi yiyeceğini; onların yaralarını hep birlikte sarmaya çalıştık. Bunu laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten örneklerini gördüm. Ankara’da bir ablanın bir aileyi durumları düzelinceye kadar misafir ettiğine şahit olmuştum.”
“Yüzmek, çok eğlencelidir. Eğer canınızı kurtarmak için elli kişi bindiğiniz bottan düşüp canınız pahasına yüzmüyorsanız.
Yeni yerler görmek, sınırlar geçmek çok eğlencelidir. Eğer sınırda sizi vurmaya hazır eli silahlı askerler beklemiyorsa… Vesselam…”
Bu İşte Bir Anormallik Var!
Evet, böyle sesleniyor Emrah Subaşı yazısında; Bu İşte Bir Anormallik Var! Hikâye tadında bir yazı bu. Normal ile anormal arasında gidip gelirken yaşadığımız tüm sıra dışılıkları da sığdırıyoruz hayat hikâyemize. Bazen çizgiden çıksak da oluyor her şey bir kader çizgisini koyultarak.
“Biz insanlar da sıradan yaşamayı çok sevmiyoruz galiba. Sahip olduğumuz tüm şeylere rağmen bir aksiyon ve macera arıyoruz, heyecan arıyoruz. Öyle ya, heyecan lazım. Sanki hiç yokmuşçasına yeni bir heyecan. Heyecanlı olunca mı normaliz yoksa heyecanlı olunca mı anormaliz? Ya macera? O normalliğin neresinde? Anormallik hayatın neresinde? Bunların cevabını eminim bankerler ve şirket sahipleri de bulamadıkları için bir girdabın içerisindedirler.”
“-E hani az önce ben normal yaşıyorum diyordun, sıradan biriyim diyordun? Çalışıp da kazanmayanlara gelince; her şey nasip kardeşim. Nasibin ise eğer fizanda olsa da gelir seni bulur, nasip değilse ağzında olsa da diline yara olur. Onu da geçtim, hani diyorsun ya paraya sahip olup haberdar olmayanlar var diye; işte o sensin İsmail. Para ile ilgili bilemem ama sahip olduklarından senin haberin yok. Bedenin var, nereye harcayacağını bilmiyorsun; gücün var, farkında değilsin ne işe yaradığından. Evet, bir işin var. Bu işte elin var, tutamıyorsun; ayağın var, koşamıyorsun; aklın var, kullanamıyorsun. Öylesine yaşıyoruz İsmail, öylesine. Neyi niçin yaptığımızın farkında değiliz. Var mı daha ötesi?”
Üçüncü Yeni’den Bir Masal
Masallar önemli. Bizim kültürel ögemizin en zengin unsurlarının başında gelir masallar. Hayal kurmanın, ders çıkarmanın ustaca anlatımını biz masallarda buluruz. Şimdilerde fantastik edebiyat olarak rağbet gören anlatılardan yüzlerce yıl önce bizim masallarımız efsunlu anlatımlarıyla insanımızı masallar dünyasından aldıklarıyla düşünen insanlar topluluğu haline getirmiştir.
Şimdi Üçüncü Yeni’de dergi ve okuyucular çok sevindim. Masalları ihmal etmemek gerek.
Havva Nur Kara, Üç Maymun isimli masalla dergide yer alıyor. Hem olay örgüsü hem de sonuç bölümü ile başarılı ve keyifli bir masal bu. Son bölümünü buraya alıyorum.
“Son toprak da atıldığında eşek, hoyrat bir şekilde toprağı son kez silkelemiş ve ayaklarının altına almış. Kendini öylesine kuvvet dolu, öylesine yıkılmaz hissediyormuş ki yüzüne vuran ay ışığının verdiği parlaklık onun irislerinde hayat bulmaya başlamış. Bir de ne görsün! Artık kuyunun dışındaymış.
Köylüler şaşkına dönmüş bir halde zayıf bir eşeğin nasıl o derin kuyunun içinden çıkageldiğini kara kara düşünmeye başlamış.
Halbuki bilmezler ki vicdanımızın üzerini bir toprakla örtüp görmezden, duymazdan, bilmezden geldiğimiz ne kadar çok zulüm varsa gün gelecek en güçlü haliyle karşımıza çıkıp bizden hesap soracak. Mazlumu öldürmeyen acı onu güçlendirdiğinde; mazlum çok şey kazanmış olacak ama biz insanlığımızı kaybedeceğiz.”
Mersin
Hatice Sümeyye Kurt, Mersin şehir portresi ile Üçüncü Yeni’de. Şehri her yönüyle tanıtıyor Kurt. Mersin için ve Türkiye için bir değer olan Doğan Cüceloğlu’nu da yazısına konu edinmesi takdire şayan bir yaklaşım olmuş. Çünkü şehirlerin dışa açılan yüzleri olan başarılı kişiler ihmal edilmemeli. Şehrin tarihi eserleri kadar değerlidir insanları da.
“Eski bir yerleşim merkezi olan Mersin (İçel) civarı, çok eski çağlardan beri insanların yaşadığı bir bölgedir. Mersin yakınında “Yümüktepe”deki kazılardan çıkan eşyalar bu durumu gözler önüne sermektedir. İlk defa Hazreti Ömer zamanında fethedilen bölge, 1071 Malazgirt Zaferi’nden sonra Selçuklu Türkleri tarafından fethedilmiştir. Haçlı Seferleri başlayınca, Türkler geri çekilmiş ve bölge Bizans ve Hıristiyan toplulukların eline geçmiştir. Pek çok Haçlı ordusunu imha eden Selçuklu Türkleri, 1204 senesinde bu bölgeyi yeniden fethetmiş ve o tarihten itibaren devamlı Türklerin yurdu olmuştur.”
“Tanzimat sonrası dönemde şehirleşmeye başlayan Mersin, Osmanlı şehir dokusundan farklı bir dokuya sahiptir. Eski şehirlerde planlamanın yetersiz olmasından dolayı merkeze bağlanan ve birbiriyle kesişen dar, dolambaçlı ve çıkmaz sokakların yerini Mersin’de limana dikey ve paralel uzanan geniş ve ferah cadde ve sokak sistemi almıştır. Bu düzen içerisinde yetişmiş pek çok değerli düşünür vardır, bunlardan biri de Doğan Cüceloğludur.”
Üçüncü Yeni’den Şiirler
Kararsız evlerin bacalarından
Saçları bulut özlemiyle dumanlar
Silüetin soluk borusuna
Hazinsiz bir aşkla ilerler.
***
Adam gördü
Kadın sustu
Kadın isyanından ötürü
‘’Kara ve Yeşil’’
Ortada kızıl perde
Ve ahenkle;
‘’İki nokta, bir İnilti.
Mehmet Enes Özcan
Bozguna uğramış bir ordunun geride bıraktığı ne ise oyum işte ben
Sıyırıyorum ruhumdan yorulmuş gövdemi
Dualardan nemlenen avuçlarımı
Yüzüme sürüyorum
Ölüyorum yaşayarak,
Ölüyorum ağır aksak
Toprağa iyi gelecek canımdan
Benzi atmış kadınlara vermek istiyorum ellerimi
İçimde büyüyen bozguna uğramış bir ordunun çaresizliği
İntiharlar ile bitmez kalbimdeki kelimelerin sürüsü
Her çeşit ölüyoruz işte
Kimimiz rüyalardan düşerek, kimimiz yürürken mesela bir kaldırım yoldaşlığında
Kimimiz ortaya karışık bazen
Sahibini arayan gölge düşer peşime sonra
Sonra bir çocuğun oyuncağı sahiplenmesindeki o his
Çoğalır gövdemde
İbrahim Birgül
Sonra
Kırık kanatlarından
Kırk kez vurulan atların
Kör bir kurşun sesinde titreyen bakışları
Ölümü vuslat bilip
Gözlerimizi dağlayan karanlığa ağıyor.
Gecenin biriktirdiği hüzünden azade
Çıplak bir ağaç yalnızlığı
Düştüğünde üstümüze
Kalbini uzaklara ayarlayıp
Kirpiklerinden süzülen damlalarla
Gül redifli bir şiiri ayaklandırıp
Sustu
Yorgun şehzade.
Akif Dut
Salınıyor burçlar gözbebekleri büyüyor
Bıçakların kıskandığı o düveler masum sarı
Fırlatıyor bir sudan diğer suya ikindiler
Sanma ki eğlenirsin bir tutam bağın olur
Üzümüne yatarsın bir bakmışsın koruk
Üzülme gurbettir burası bir uçtan öte uca
Karanlık dehlizlerin arasından kıvrılır yalım saçar
Korkusuz yeğnilerin çıraklığı mızrak ucunda
Darılıyor tende akan dereler yadsıyor gelenleri
Giden gelmiyor toprağı üstüne kapatınca
Yunus Emre Altuntaş
Seninle konuşunca Fatma Hanım
İçim bir kelebek yuvası misali
İçimde hüzün, gam, dert, keder, elem hiç bir şey kalmıyor
Sen hep olsan ya
Sen hep kalsan ya
Belki çay demlersin bize
ve şansımıza yağmurda yağar belki ,
bir güzel oluruz seninle
Sonra gökkuşağı çıkar ve rengini senden alır
Sonrası içimde iyiliğe, güzelliğe, umuda dair ne var ise
Sonrası o işte.
Turan Boynukara
Ahter, derim meselâ;
Bağrıma basarım hasreti,
Oltamın ucuna rengarenk uçurtmalar takar da
gökyüzü avına çıkarım,
Kimse duymaz...
Kimse bilmez bir yıldızın ölüşünü,
Yıldızlar öldükçe sığınırım yalnızlığıma,
Ki ben bu zifiri karanlıkta sensizken
nasıl sus, derim bu aç gözlü yalnızlığa?
Şimdi şu deniz bana mutluluğu sunsa;
şu şerçe bana nefesini bağışlasa ne çıkar?
Ben çoktan tükürmüşüm toprağına ciğerlerimi,
Çoktan bellemişim yokluğunu
en dermansızından bir verem gibi,
Ne çıkar yeniden girse rüyalarıma bulutlar?
Kirpiklerin ansızın vedasını sunsa ne çıkar?
Ben çoktan ağlamışım avuçlarına gözlerimi,
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülse ne çıkar?
Büşra Akyüz
Sezai Karakoç’un Şiirinde Kış
Dört Mevsim dergisi, bahar sayısını hazırlıyor ama ben 21. sayıdan bahsetmeden geçmeyeceğim. Ne de olsa derginin eskisi de makbuldür diyerek dergiden ilk paylaşımı yapıyorum.
Arif Ay, Sezai Karakoç üzerine yazmış. Karakoç’un her imgesi bir yazı konusu olacak denli yoğun anlamlar içermektedir. Arif Ay da kış teması üzerinden bakıyor Karakoç şiirine.
“ Kış geldi karakış yine geldi / Beton apartmanlar titredi” der, “Hızırla Kırk Saat” şiirinde Sezai Karakoç. Şairin yirmi yaşında yazdığı “Kar Şiiri” (1953, Ocak), onun şiirinin geleceğine dair tüm ruh dünyasını, tüm duyuş ve seziş kodlarını içinde barındırır. “Ben bu şiiri yazdım âşık çeşidi” diyen şair, sevgiliye bir kış manzarası, bir kar tablosu içinden seslenir. “Karın yağdığını görünce / Kar tutan toprağı anlayacaksın / Toprakta bir karış karı görünce / Kar içinde yanan karı anlayacaksın” derken, metafizik bir atmosfer oluşturur. “Kar içinde yanan kar” âşığın ruh hâline işarettir. Kavuşma arzusuyla yanıp tutuşmak bir yana ama kavuşamamak bir yana. Şu dörtlükte metafizik atmosfer iyice derinleşir: “Allah kar gibi gökten yağınca / Karlar sıcak sıcak saçlarına değince / Başını önüne eğince / Benim bu şiirimi anlayacaksın” (Gün Doğmadan, s.35) Dışta karın üşütücü soğuğu, içte ise âşık ruhunun kavurucu sıcaklığı… Üşüyen elleri ısıtacak olan da ruhunu ısıtacak olan da aşkın ateşidir, korudur. Allah’ı da karı da şiiri de anlamanın yolu aşktan geçer. Onun için şair haklı olarak: “Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın” der.
Kimi şiirlerinde de çocukluğunun kışlarına götürür şair bizi: “Karlar eridikçe yönelirdik kadınlara / Kuzeye batıya dağa doğru / Yüzümüzü biçerdi yıllanmış soğuk / Su kıyısına dizilirdik yandan önden arkadan ışık / Kâbe yüzlerindeki ışık / Çamaşır yıkardı kadınlar kızlar / Biz çocuklar suda kışın giden / Büyüklerden bize bulaşmış ölüm tüveyçlerini / Yıkardık ısınırdık / Kızlara vuran ışık yalnız o ışık artardı / Annelerde derinleşen kış çizgileri / Biz çocuklar buğulu”
Sezai Karakoç’un şiirlerinde kış, çoğu zaman insanın ruh hâlini, insanın sıkıştırılmışlığını ve belirsizliği imler. Ölümün bir mevsimi olarak yer alır kış. Aynı zamanda baharı yani dirilişi hazırlayan bir mevsimdir.
Yıldırım Türk ile Öykücülüğü Üzerine Söyleşi
Yıldırım Türk, öykülerini severek okuduğum bir yazar. Anlatımındaki özgünlük ve sıcaklık her öyküsünde hissettiriyor kendini. Yine bir öykücü olan Zübeyde Andıç’ın sorularını cevaplamış Türk. Kitapları, yazma mücadelesi ve öykü üzerine keyifli bir söyleşi Dört Mevsim okurlarını bekliyor.
“Yazma isteği içimde uyandığı zaman farklı türlerde kalemimi yokladım. İlk zamanlar deneme ve şiir türlerinde uğraş verdim. Yazarın, istediği türle yatkın olduğu tür veya sonradan doldurduğu boşluk farklı olabiliyor bu anlamda. Edebiyatta var olabilmek ve kalıcı eser verebilmek için ciddi manada adanmak gerekiyordu. Onun için tür tercihi de zorlanmadan ve kendiliğinden olmalıydı. Yazar, kendi yapısıyla tam uyuşmayan bir türle ömrünü geçirmemeliydi. Edebiyat tarihine baktığımızda bazı yazar ve şairler, asıl uğraştıkları türlerle değil de onlardan zaman kaldıkça uğraştıkları türlerle anılmaktadır.”
“Günümüzde eskisi gibi “taşra-merkez” kavramlarından bahsedebilir miyiz bilmiyorum. Bugün bu kavramların sınırlarının değiştiğini, o görünmez tellerin ortadan kalktığını düşünüyorum. Büyükşehirlerde olup da diğer şehirlerde hatta ilçelerde olmayan ne kaldı ki bir yazar için? Kitaplara, dergilere, yayınevlerine, uzaktaki yazar dostlara ulaşmak eskisine göre daha kolay. Taşra denilen yerler edebî anlamda bazen daha verimli, geniş ve dingin bir zaman sunabiliyor. Bazı edebiyat dergilerinin adresi büyükşehirlerde olsa da dergi kadrosunun önemli bir kısmının taşradan katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.”
“Her yazar içinde bulunduğu zamanın ve mekânın tanığıdır. İnce ince onun öyküsünü yazar. Bu bağlamda Suşehri doğup büyüdüğüm, köklerimin bağlı olduğu toprağım; Kırıkkale ise üniversite eğitimiyle birlikte hayatımı, kalemimi şekillendiren, birçok iyi insanı tanıma fırsatı bulduğum ve yaşadığım yerdir. Bu arada bir ayağımın Ankara ve İstanbul’da olduğunu da belirtmek isterim. Ufkumu genişleten önemli bir yere sahiptir bu şehirler de.”
“Aslında hikâye ve bu söyleşide olduğu gibi öykü kelimesini de kullanıyorum. Bu konuda bir taraf olmak istemem açıkçası. Hikâye daha çok geleneksel yapısıyla “anlatılan”, öykü ise modern formuyla “yazılan” noktasında ayrılmaya, temellendirilmeye çalışılıyor. Ancak bu ölçüt, yazarın öykü veya hikâye adı altında sunduğu metinlere uyarlandığı zaman onun da tam oturmadığı söylenebilir.”
Şair Ömer Seyfettin
Benim de uzun süre çalıştığım bir konuydu Ömer Seyfettin’in şairliği. Hikâyelerindeki şiirsel üslup belki de beni böyle bir çalışmaya itmişti. İbrahim Ay da Ömer Seyfettin’in Şiir Dünyasına Bakış isimli yazısı ile Dört Mevsim’de. Ömer Seyfettin’in düşünce dünyasını anlatarak yazısına başlıyor Ay. Daha sonra şiirlerine değiniliyor yazıda.
“Ömer Seyfettin, bir ülkü uğruna kalemini elinden düşürmeyen önemli yazarlarımızdandır. Eserlerini milliyetçilik ve Türkçülük ülküsünü yaymak ve topluma benimsetmek amacı ile yazmıştır. Ülkenin içinde bulunduğu zor durum ve Osmanlı Devleti’ne bağlı toplulukların birer birer kopuşları devleti zor durumda bırakmıştı. Ömer Seyfettin, bu noktada kalemini kullanarak üstün telkin kuvveti taşıyan destan şiirleri ve hikâyeleriyle bu duruma dur demeye yönelmiş, memlekette millî duyguların canlanması uğruna Türkçülük akımının yayılmasına çalışmıştır.”
“Ziya Gökalp’in gayretleriyle başlayan eski tarihimizi anlatan destanları yazma geleneği Ömer Seyfettin ile devam etmiştir. Tarih yaşananları verir, destan ise bu yaşananlar içerisindeki manevi ruhu ifade eder.
Ömer Seyfettin, Millî Mücadele yıllarında kaleme aldığı şiirlerini tarihsellik boyutuyla “millî duyuş tarzı”, “öze dönüş” ve Türkçülük çerçevesinde ele alır. Ömer Seyfettin’in şiirleri; tarihî konular, destanlar, ulusal kimliğin korunması, öze dönüşün ve millî benliğin yeniden inşası üzerine kurgulanmıştır.
Ömer Seyfettin’in “Güneş, Yeni Gün – Ergenekon’dan Çıkış, Kaşgar, Köroğlu Kimdi, Koşma, Altın Destan, Fecir” destan şiirleri Türkçü heyecanları ihtiva eder.
Öğretmenliğin Kanunu
Mehmet Mustafa Erdal, son zamanların en tartışmalı konusu olan Öğretmenlik Meslek Kanunu hakkında yazmış. Yazıdan bir bölümü buraya alıyorum.
“Öğretmen elinde kâğıt kalem okuyup yazandır. O, her hâliyle her zaman öğretmen olan insandır. Öğretmen, yaptıklarını anlatarak kendini reklam eden değil, yaptıkları anlatılandır; o sevgi ile bakan, mesleğini aşkla yapan insandır. Öğretmen, kendisi için ilkesi, ülkesi için ülküsü olan insandır. Hiçbir yerden ödül, hiç kimseden alkış beklemeyen insandır. Öğretmen hatıralarda sevgiyle yaşatılıp önünde düğme iliklenerek hürmetle ayağa kalkılan insandır. Öğretmen ufka daima ideallerini koyan, onuru yaşatan insandır. Milletinden, memleketinden alacaklı değil, onlara karşı daima borçlu olandır. Öğretmen kırmayan, dökmeyen; derleyip toplayandır. Öğretmen gözleri ışık, sözleri ümit taşıyandır. Öğretmen uzun bir yolculuğa çıktığının bilinciyle kendini milletinin geleceğine adayandır.”
Düşe Kalka
Güven Zorlu, düşe kalka çıktığı yolda sözü dile getiriyor ve düşmek fiilinden hareketle dilimizin iflah olmaz hallerine bol ironili göndermeler yapıyor.
“Gurbete düştüğümde on bir yaşımdaydım. Yani her yadıma annem düştüğünde gözlerime yaş düşerken, yani “Saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne, ağlama!” türküsünü dilime pelesenk ettiğimde. Yatılı okulun etüt saatlerinde fark etmeye başladım onların gizemini. Somut oyuncakların gözümden düşüp yerine onları koyduğum zaman, yolum kitaplara düştüğünde yani.”
“-Dil bilinci meyvesinin olgunlaşma sürecini temsilen ardına düştüğümüz sadece bir kelimenin kazandığı bu anlam zenginliğinin tadını öğrenci damaklarına ne kadar bulaştırabildiğimiz ayrı bir yazının konusu olsun
Evet, belki millet olarak biraz rahatımıza düş’künüz ama yeni kelime üretmekte eleştiriyi hak eden Türk halk dehasının var olan bir kelimeye yeni anlamlar yüklemek konusundaki maharetine ne demeli.
Yoksa jeton ‘düş’medi mi?”
Dört Mevsim’den Öyküler
Abdurrahman Alkan - Kar Yangını
“Merkez Camiinin minarelerinden yükselen selâ, yorgun bir kuşun kanadında süzülerek kırmızı kiremitli evlerin üzerine bir ağıt gibi yayıldı. Mustafa Hoca’yı kırk yıldır tanıyan insanlar, caminin avlusunu çevreleyen çınar ağaçları, şadırvandaki çeşmeler, kubbeye konan kuşlar, tarazlanan bir kalbin iç kırıklarını bildiler. Küçük şehrin caddelerinden, dar sokaklarından, dış mahallelerinden kara kışın soğuğuna aldırmadan camiye doğru sessiz bir yürüyüş başladı.”
“Musallanın yanına vardı. Tabuta usulca dokundu. Birkaç saniye öylece kaldı. Avluyu dolduran cemaatten çıt çıkmıyor, herkes ona bakıyordu. Yer gök susmuştu. Avlunun, sokakların, ilçenin, evrenin nefesi kesilmişti. Mustafa Hoca, kalbinin atışlarının duyulacağından endişelendi. Bir ara sendeler gibi oldu. Eliyle Türk bayrağı sarılı tabuta tutundu. Kendini topladı. Boğazına gelip dolanan düğümü yutkundu. Cübbesinin iki yakasını düzeltti. Cemaate döndü. Bütün gözler kendisindeydi. Sesinin karıncalanmasını yavaşça temizledi.”
“Koca cami birden boşalıverdi. Her şeyi yavaş yavaş yaptım. Cübbemi, sarığımı düzelttim. Büyük kubbeye, mihraba, vaaz verdiğim kürsüye baktım bir süre, onlardan medet umarak. Birkaç saniye ne yapacağımı bilemeden öylece kalakaldım. Önümde uzun ve meçhul bir yol gibi uzanan halılara baktım. Yürüdüm. İçi oyulmuş yıkılmaya hazır bir ağaç gibiydim. Bir mahkûm, son yolculuğuna çıkıyordu. Bir kuş son şarkısını söylüyordu. Bir sürgün, şehrine son kez bakıyordu.”
Buket Uçar – Hurinur’un Bilmediği
“Avucunun içinde buruşturduğu kâğıdı cebinde evirip çevirdi. Akşamın günün aydınlığından kemirmeye başladığı gibi eli ve kâğıt da cebinde birbirini yiyordu. Kâğıdın katlarına yüreği sıkışmıştı, hayatına kısmıştı kapı aralığındaki taş gibi. Çalıştığı evden çıkacağı vakit çocukları ara sıra sevmeye gelen amcaları, kâğıdı Hurinur’ a uzatırken yeşil yeşil bir de değişik bakmıştı. “Atayım diye mi verdi acaba?” diye sesli düşündü. Kâğıda daha sıkı sarıldı. ‘Yoksa bir yanlışımı mı gördüler?’ diye geçirdi içinden, noktada durduğu gibi durdu zamana, yarısı eskimiş bir nefes aldı. Kafasında kırmızı noktalı ünlemler uçuşurken “Yok yok. Ne yanlışım olur ki?” diyerek kendisini sakinleştirmeye çalıştı. Çocukları okuldan dönmeden eve girmenin telaşıyla takmayı unuttuğu saatin bileğindeki boşluğuna boş boş baktı. Sokağa döner dönmez gözleri yuvalarından yuvarlandı, sağ tarafında kalan sokağın sonuna varan bakışlarını, bodrum katının yarısı görünen penceresinden aşağı attı.”
“Posta deyince cebindeki aklına geldi yine. Kalbimin derinliklerinde ince bir akıntı var, kâğıdın sıcağından eridi aktı bana. Bu yaştan sonra da aşk mı olur, olmaz değil mi? Bak şimdi… İki çocuk, bir de deli… Geçen gün biri haber göndermiş, talipmiş bana. Düşünmem bile ama oradan buradan herkes bu duruma karşı çıktı. İki yıl önce Selvi teyze ölünce kocasına dört koldan hatun aramış, varmak istemeyene de söylenmişlerdi ağızlarına ne gelirse. Onlar kadınsa ben neyim? Gider açılmıştı. Duran saatlerden birine baktı, zamanın boynundan asıldığı guguğun içine kaçtığı boğazına tıkandığı saate.”
“Eşikten biraz uzağa Perinaz’ı çizdi, önüne kızını, yanına oğlunu, oğlunun arkasına da minare boyu gölgesini. Kendisi uzaklaşıp siyah denizlerine çekildi. Siyah bir denizden kopup gelen dalga oldu, eşikten içeri attı kendisini, dalga mavi oldu. Kâğıdı katladı, baş ucuna koydu. Yattı, uyudu.”
Dört Mevsim’den Şiirler
Kara kuru çocuğu öper annesi
Kara kuru çocuk kimin nesi
Kadının aynada solar nefesi
Kim duyar
Bir gün sala okunur minareden
Ruhum ayrılır bu viraneden
Sorgu sual olmaz divaneden
Şükür ki bir Rabbim bilir
Bir de vurulur senin yüreğin
Başka kim duyar
Mehmet Yıldız
İzin veriyor bazen o sıcak ışıltıyı görmeme
Bir anka nidasıyla
Küllerinden doğuyor hayallerim şimdilerde
Sonu ne olur bilinmez
Niyetim yok uğruna günleri söndürdüğüm
Savaşı bırakmaya
Kübra Nur Koçak
Şimdi derin bir nefes avuçlarımda
Adımın dilinde eski yankısı
Yüzyıllık hasreti yıkarcasına bir soluk
Ayrılığı adımlayan ayaklarım yalın ve soğuk
Telaşlı bir gitar sesi sokak başında
Tanıdık geliyor tınılar
Bu şarkıda ağladığımızı
Gülerek anımsıyorum
Yağmurları severdin
Özgür bir tüy gibi omuzlarına inişini
Kuru kaldırımları terk edip
Asfaltın zifirisini seçmeni
Tuba Aksoy
Rubai, Sayı 8
Rubai dergisi 8. sayısına ulaştı. İçimize rubainin aşk dolu havasını dize dize sunan dergi, incelikli şiirleri ile gönül hanemize yine konuk oldu. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ayşe Tokat Yılmaz’ın Mevlana’nın Rubailerinde İlahi aşk yazısından olacak.
“Mevlâna’nın bahsettiği aşk ilahi aşktır. Mevlâna bu yüzden “Aşkı ilahi aşk konusunda öne çıkanlar konuşabilir.” der. Gerçekten aranan, amacı net olan, ulaşılmaya çalışılan aşk, Hz. İbrahim örneğinde görüldüğü gibi “Batanları sevmem.” diyebilme yolunda ilerleyen aşktır. Çünkü aşkın yöneldiği Allah her bir sevgiliden daha sevgilidir.
Allah aşkı insanı hiçbir zaman zarara uğratmaz. Allah aşkı insana can verir. Ten kılıfının içinde öyle bir hazine vardır ki o hazineyi görmek gerekir. O hazine insanı yüce yaratıcısına yaklaştırır. Bedenimizin canlılık kazanması, ruhumuzun tesir gücüne bağlıdır. Ruhumuzu bedenimize hâkim kılmak gerekir. Can bu ten kafesinden kurtulmak için yüce makamlara selam göndermek ister. Ruhlar, Âlemi Ervah’ta yaratıldı. İslam inancına göre ruhun yaratıldığı yer gökyüzüdür. Ruh beden kafesinden kurtulunca tekrar göğe yükselecektir.”
Mevlâna’ya göre insanın değeri, peşinde koştuğu şeyden ibarettir. Neyin peşinde koşuyorsa o şey de o koşanı istiyor demektir. Bu açıdan Mevlâna insanı kendisine cezbeden, ondaki benlik değişimini tetikleyen ve bunu yaşatan varlığın Allah olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla gerçek âşık kullar değil, bizzat Allah’tır. Bu nedenle sâlike, himmetini O yüce varlığa yöneltmesi noktasında şu tavsiyelerde bulunur:
“Ey sâlik, sen kendini kontrol et. Eğer sende Hakk’a karşı bir aşk ve muhabbet hissi varsa bil ki Hak senin âşıkındır. Mademki âşık Hak’tır ve tüm tasarruflar Hak’tandır, o hâlde sen de kendi aşkını rehber ittihaz edin, sus ve kulaktan ibaret ol! Mademki senin kulağını çeken Hak’tır, yani senin bütün hâl ve hareketlerinde tasarruf sahibi olan Hak’tır, o hâlde kendini O’nun tasarrufuna terk et. Baştan ayağa kadar kulak ol! Bırak ki seni istediği kadar ve istediği yere kadar çeksin.”
Rubai Şairleri
Dergi, rubai yazan şairleri tanıtmaya devam ediyor. Bu sayının şairleri Ekrem Kılıç ve Yusuf Dursun.
Ekrem Kılıç: 19’u hiciv olmak üzere 113 rubai yazdı. Bir Gül Sunabildik adlı e-kitapta bir araya getirilen rubailerden dördü Alâaddin Yavaşca, biri de İsmail Baha Sürelsan tarafından bestelendi.
Yağmur yağıyor, başladı asfalt kokusu.
Yok burda o toprak, o ağaçlar, yok o su!
Sâkinleri, her şey gibi sun’î, şehrin;
Yalnız yaşayan bir yığın, evler dolusu...
Yusuf Dursun: İlk yazısı 1974’te Türk Edebiyatı dergisinde, ilk şiiri, 1984’te Töre dergisinde yayımlandı. İlk şiir kitabı 1994’te basıldı. Çocuk edebiyatı alanında şiir, masal, hikâye ve roman türlerinde kitaplar kaleme aldı. 2009 ESKADER (Edebiyat Sanat Kültür Araştırmaları Derneği) Çocuk Edebiyatı Ödülü’ne layık görüldü.
Bir damla suyum… Okyanus annem sayılır.
Kar tânesiyim… Kuş tüyü gövdem sayılır.
Gökten yere, yerden göğe savrulmadayım,
Öksüz gibiyim… Yaş dökerim, nem sayılır.
Rubai’den Şiirler
Könlüm qəminə olmuş əzəldən məskən,
Canda əbədi qəminlə dost oldum mən.
Sevdim canımı, könlümü ondan ötrü,
Var bunda dağın, onda nişan dərdindən.
Nigâr Refibeyli
Geldim ki ezelden kederin bende nişan
Can sonsuza dek derdine en gözde mekân
Candan ve gönülden sana dost oldum ben
Senden bir üzüntü kaldı kalbimde nişan
Tacettin Şimşek
n gizli lisanın gözesinden yeşerir
Her yerde rubai denilen eski şiir
Efkârla büyür, aşkla yanar, bir hiç olur
Gerçek mi erenler? Ne menem şey bu sihir?
Ahmet Ziya Kahraman
Ben, bir kırılmış mızraba benzer haldeyim,
Her gün nice kalbin ateşinden teldeyim,
Sen, güllerinin râyihasından doğuver;
Ben, kavgamı kendimle yapıp gitmekteyim.
Muhsin İlyas Subaşı