Yakıcı bir güneş altında, başkalarının gölgelerine basmamaya özen göstererek yürüyorum. İnce nakışlı köhne binalar, birbirlerine yapışmış bir hâlde caddenin sağında ve solunda uzuyor. Kulağıma sesler doluyor; arabesk müziğin yabanıl tonları, satıcıların mallarını öven çığırışları, dilenci figanları, egzos homurtuları, çocuk ve ezan sesleri, belli belirsiz çan yankıları…
Bu şehrin dibine bir tortu gibi çöktüğümü hissediyorum. Sapsarı tozun içinden geçerek tıngır mıngır gelen bir otobüse el ediyorum. Ön ızgarası paslanmış, boyası
Birkaç cümle daha okuyup gülümsüyorum. Cibran’ın şiirlerinden akan renkler, yine muhayyilemi kamaştırıyor. Birçok mefhumun arasında sıkışıyorum. Önce gülüp sonra hüzünleniyorum. Bir an Cibran gibi ölüm ile hayatın, gece ile gündüzün, doğu ile batının, varla yokun, geçmiş ile geleceğin, ak ile karanın, savaş ile barışın arasında kaldığımı hissediyorum. Lübnan, Cibran’a benziyor ya da Cibran, Lübnan’a.
Ben bu düşünceler içinde nereye gittiği meçhul bir sandal gibi yalpalarken biraz evvelki fötrlü adamın beni uyaran kırçıllı sesini işitiyorum: “Bu durakta ineceksin. Karşıdaki palmiyelerin olduğu parkı geçip sola döneceksin. Orada bir kez daha sor.” Teşekkür edip otobüsten iniyorum.
Bu şehre geldiğim günden beri ne kadar istesem de kaybolamadığımı fark edip hayıflanıyorum. Belki “Bu kez başarırım” diyerek kendimi Doğu Beyrut’un dar sokaklarına
Fairuz’dan Habbeytak, Bis- Sayf çalıyor. Şarkının sihrine kapılarak kahvehanenin içine bakıyorum. Pürüzlü duvarda Cibran’ın siyah- beyaz bir portresi var. Ama çerçevenin camı kırık ve resim ortadan yırtılıp sonra birleştirilmiş gibi… Altında ise, bir sözü; "Sonsuzluk da, ayna da sensin!” yazıyor. O an közde pişmiş kahvemi getiriyor garson. “Halil Cibran, 1898 yılında bu kahvehaneye gelirmiş değil mi?” diye soruyorum. Başını müspet manada sallıyor. “Peki, duvardaki portrenin camı neden kırık? Portre de yırtık gibi…” diye soruyorum. “Savaşta, kırıldı.” diyor garson, yüzüne kederli bir ifade yayarak. “Savaş çok kötü.” diyorum nedense. Sesimin yankısı havadayken hızla uzaklaşıyor garson. Ben o esnada Lübnan’ın Osmanlı idaresinden çıkıp bugüne kadar yaşadığı talihsiz günleri düşünüyorum. Din, mezhep, ırk kavgalarını… Sonra da Cibran’ın ülkeye girişinin yasaklanıp kitaplarının yakılmasını. Kahvemden bir yudum alıp kitabını açıyorum yine. Tam yeni bir bölüme başlayacakken garson, yeniden dönüp kahvehaneye gelen misafirler için hazırlanmış hatıra ayracını uzatıyor bana. Ayracın üstünde "Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak fakat arkana bakma." yazıyor. Ona gülümseyip başımı sallıyorum.
Kahvemi bitirdikten sonra ayracı kitabın arasına koyup Cibran’ın müzesine yani mezarına gitmek üzere yeniden sarı-sıcak sokaklara atıyorum kendimi…
Kaan Murat Yanık
Makas Dergisi, Sayı:10