Twitter’da @yenicerikahvesi hesabı dikkatimizi çekti. Kimdir bu minyatürlerin çizeni dedik. Araştırdık; bir instagram hesabına bir de web sitesine eriştik. Muhammed Fatih Kara sağolsun sorularımıza cevap verdi ve çok güzel bir röportaj ortaya çıktı.
Öncelikle, Muhammed Fatih Kara kimdir?
1990 yılı Aralık ayında Erzurum’un Şenkaya ilçesinde doğdum. Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezunum. Evliyim. Çocukluğum babamın Petrol Mühendisi olması sebebiyle Batman’da geçti. Liseden sonra önce İstanbul’a İstanbul Teknik Üniversitesi’ne, oradan da Bilkent’e geldim. Yaklaşık 7 senedir Ankara’dayım.
Minyatüre merakınız nasıl başladı?
Öncelikle şunu belirtmem gerekiyor. Ben sadece minyatür çizen birisi değilim. Çizdiğim her minyatürün kısa veya orta uzunlukta bir hikâyesi vardır. Ancak hikâyeler karakter sınırı dolayısıyla Twitter’da yoklar ama Instagram hesabımda (instagram.com/yenicerikahvesi) veya kendi web sitemde (yenicerikahvesi.com) hikâyeleri de bulunuyor. Bununla birlikte soruya dönecek olursam; aslında ilk önce merâkım terk ettiklerimizeydi. Daha doğrusu o zamanlar 21-22 yaşlarında birisi olarak aklımdaki soru şuydu: “Sultan II. Mahmud’dan bu tarafa, yeniçeri ocağının kaldırılıp devrindeki adıyla Osmanlı şu andaki adıyla Türkiye gemisinin dümeni Avrupa’ya kırıldıktan sonra geçen 150-200 yılda terk ettiğimiz şeyler nelerdi?”
Aklıma ilk gelen Osmanlıca olmuştu. Oturup Osmanlıca öğrendim. Fark ettim ki sonuna “-ca” eki eklenmesi gereken bir şeyden ziyâde kendi kutsal kitabının harfleriyle yazılan Türkçeydi. Hatta Latin harflerini bırakıp eski harflerle bütün notlarımı tutmaya başladım. İlk zamanlar zor oluyor. Yanlış anlaşılmasın; zor olan harfler değil, senelerin alışkanlığı. Yazdıklarımı okuyamadığım oldu. Halâ okuyamadığım bir defter dolusu not var. Neler yazdığımı ben de merâk ediyorum ama geçiş esnâsında “eğitim zâyiatı” olarak duruyorlar.
Sonra aklıma gelen bir diğer soru ise “Peki Sultan Selim dâhil olmak üzere şiirlerin yazıldığı Farsça nasıl bir dildi? Hafız kimdi? Sadi kimdi? Firdevsi kimdi? Feriduddin Attâr kimdi? Hatta Mevlâna kimdi? Bizim için neden önemliydiler?” Bilkent Üniversitesi’nde iki kur Farsça dersi aldım. Zaten verilen o kadardı. İleriye taşımaya vaktim olmadı ama en azından o zamandan başlayıp bu isimlerin bir kısmının kitaplarını okumaya veya en azından göz gezdirmeye vaktim oldu ve Türkçe ile müşterek kelimeleri, müşterek hisleri dolayısıyla Selçuklu devrindeki İran coğrafyası ile Anadolu coğrafyası arasındaki bağların izlerini takip etme; hayal meyal, bulanık da olsa fark etme şansım oldu. Meselâ Farsçada öyle beyitler var ki içindeki “-ba”, “-der” gibi Farsça gramer unsurlarını çıkarırsanız Türkçede kullanmadığımız bir kelime yok içerisinde. Bütün bu dil macerasından sonra fark ettiğim şu ki Osmanlıca dediğimiz dil Türkçe’nin fasih, kitâbi olarak kullanılanıydı ve Osmanlı Türkçesi ile yazacak bir kimse kullandığı kelimelerin etimolojisini bilmek mecburiyetindeydi. Yani kullandığı kelime Arapça mı, Farsça mı, Türkçe mi yoksa Avrupa dillerinden mi ve dolayısıyla sözlük anlamını bilmesi icap ediyordu. Bu da bizim bugün mahrum olduğumuz bir şey.
Minyatürlerinize geçmeden önce hesabınızın ismini sorayım: Neden Yeniçeri Kahvesi?
Osmanlı toplumunda kahvehaneler önemli bir yer tutuyordu ve çeşit çeşit kahvehaneler vardı. Mahalle kahveleri, âşık kahveleri, hatta belli memleketten gelen hemşehrilerin sıklıkla gittiği Erzurumlular kahvehanesi gibi kahvehâneler, insanların birbiriyle ünsiyet kurduğu yerlerdi. Bunlar arasında bence en renkli olanı yeniçeri kahveleridir. Çünkü bu kahveler içerisinde yeniçerilerin âşık gibi atıştığı, “bilekte güç yetmezdi yiğitliğe, yiğit kişi dilde de güçlü olmalıydı” sözünün anlam bulduğu veya aşıkların, ozanların gelip türkülerini söyledikleri, hatta “devlet sohbeti” dedikleri devlet ricâline dair dedikodu minvalinde söylentilerin muhabbetlerinin edildiği, iyi yahut kötü olarak ama bir şekilde kamuoyunun ve fikirlerin şekillenmesinde etkili yerlerdi. Hatta kahvehanelerin yatakhane gibi kullanıldığı devirler dahi olmuş, yeniçeri sayısının çok arttığı dönemlerde. Bir de yeniçeriler bana kalırsa klasik dönemimizin en güzel nişânı, sembolü olsa gerek. Yeniçeriler bizim hem dünya görüşü, hem özgüven, hem de siyâsi olarak üstün olduğumuz dönemin en kendine has karakterleri. Klasik dönemde evlenmemiş, Hristiyan bir coğrafyadan devşirilmiş, tekke mensubu dervişler ordusu. Bütün bunları üst üste koyarsak herhalde yeniçeriler ve yeniçeri kahvesi benim zihnimde uyananlar için en uygun isimlerden birisi.
Minyatürü “modern” bir forma sokmak ve bununla popüler kültüre ait unsurları resmetmek fikri nasıl ortaya çıktı?
İlk twitter paylaşımları 2015’in Kasımında. Etkileşim sayılarına baktığımda pek fazla olmadığını gördüm; şimdi bile hak ettiklerinin altında gözüküyor ya… Galiba popüler kültüre ait minyatürlerin artması ile insanlar hesabınızı fark etmeye başladı? Yanılıyor muyum?
Ben başladığım ilk günden beri sürekli çizen birisi değilim açıkçası. 1 yıl önce ilk paylaşımı yaptığımdan beri herhalde yılın yarısı kadar belki de daha fazla bir süre bir şeyler yazıp çizmeye vaktimin olmadığı zamanlar oldu. Aslında mühendis olduğum için yazıp çizmek, işten, ailemden ve zorunlu diğer faaliyetlerimden arta kalan zamanlarda yaptığım bir şey. Bir şeyler çizmek için gece uykusuz kaldığım çok oluyor. Bir de sosyal medyayı yönetmeyi çok beceremiyorum galiba. Bir takım temel kuralları var ve bunlara çok uymuyorum açıkçası. Yani benim sosyal medya hesapları pazarda tezgâh açmış; herkesin “Gel vatandaş! Gel!” diye bağırdığı bir yerde, sessiz sakin tezgâhı başında oturan bir pazarcıya benziyor. Dolayısıyla birisinin gözü bu tezgâha takılmadıkça kimsenin gelip “Yahu ne varmış burda?” demesi mümkün olmuyor. Her şeyin çok hızlı olmaması benim de tercihlerim arasında açıkçası. Çünkü tabiatın bir mevsimden diğerine yürüyüşü dahî belli süreçlerden geçiyor. Hesapların fark edilmesi ise dediğiniz gibi popüler kültüre dair çizimlerin artmasıyla oldu. Daha doğrusu insanların âşina olduğu şeylerin artmasıyla.
Çeşitli karakterleriniz var; Kuşî Kazım, Huzursuz Piyade ve siz Laedrî Çelebi… Hem bunları sizden dinlesek hem de yeni minyatür karakterlerinin gelip gelmeyeceğini sorsam?
Zihnimdeki Kuşî Kâzım daha münasebetsiz bir karakterdir aslında. Ne zaman ne diyeceğini bilemeyen bir karakter. Tabi bu karakterler zaman içerisinde değişeceklerdir benimle birlikte. Yenileri de çıkacaktır. Mesela Çılğın Müteşebbis Fahri karakteriyle çizgi roman denemesi dahi yapmıştım. Ancak şimdilerde aklıma ona dair bir şeyler gelmiyor. Çünkü ticari teşebbüslerde bulunmuyorum uzun zamandır. Aklımdan böyle şeyler de geçmiyor. Bundan dolayı zaman zaman bazı karakterleri daha çok çizmem, içimde o karakterin hususiyetlerine uygun hislerin artmasıyla oluyor.
Minyatürlerinizi sınıflandırıyor musunuz? Yani benim gördüğüm, Mümtaz Kahramanlar diziniz var, vefat eden kimselere has bir diziniz var, fotoğrafları minyatürleriniz ile süslediğiniz bir dizi var… Başka ne tür çalışmalarınız var?
Çizdiğim her minyatürü illâ ki eski Türkçe hikâyeleri ile birlikte sınıflandırıyorum. Aslında yaptığım türler şimdilik belli. “Mümtaz Kahramanlar” bir seriydi veya Türk televizyonlarında yayınlanan programları çizdiğim “Tilâvizyun Risâlesi”. Bu serilere devam etmek niyetindeyim vaktim elverdiğince.
Sınıflandıracak olursam, bir klasik manada minyatürler var, minyatür portrelerden oluşan bir seri var veya popüler kültür öğelerinden Street Fighter, Mario gibi karakterlerin olduğu minyatürler var. Fotoğrafla minyatürlerin bir arada bulunduğu çalışmalar var. Aslında hepsi denemelerden ibaret. Önce yapıp sonra nasıl olduğuna bakıyorum. Güzel olursa yenilerini yapmaya devam ediyorum. Şimdi asıl niyetim bunları bir seri ve düzenli hale getirebilmek. Üzerinde çalışıyorum, bakalım neler olur.
Galiba, Huzursuz Piyade’nin bir hatt-ı romanı gelecek. Biraz çıtlatabilir misiniz neler olacak burada?
Minyatürü çizgi roman, benim deyişimle hatt-ı roman haline getirmek uzun zamandır istediğim bir şey. Senaryo ve çizim denemelerim oldu ama halâ senaryoda düzeltmeler gerekiyor. Güzel olacağına inanıyorum ve yakın zamanda en azından sayfa sayfa da olsa yayınlamak istiyorum internetten. Hikâye İstanbul’da başlayıp İngiltere’ye kadar uzanacak. Malûm, devir 18 asır olunca bir Türk’ün hikâyesi dünyanın herhangi bir yerinde başlayıp, herhangi bir yerinde bitebilir. Bugünlerdeki gibi Türkiye topraklarına saplanıp kalmak zorunda değil zihin dünyamız.
Post-Öykü’nün son kapağı ve önceki minyatür işleri (mesela 15 Temmuz posteri) size mi ait? Başka mecralarda çıktı mı minyatürleriniz?
Başka mecralarla alakalı olarak ise; dediğim gibi henüz yeni yeni duyulmaya başlayan işler benim yaptıklarım. Post-Öykü’den önce de iletişime geçenler olmuştu ancak daha uzun süreli işler ve basılmak için beklemekteler. Haricinde de ufak tefek işler olmuştu. Hatta bir dönem karikatürist olarak çalışmak için büyük bir gazeteye dahi gitmiştim. Bakalım yeni günler bizlere neler gösterir?
Post-Öykü’nün bir önceki kapağı ve posteri ise hakikaten müthişti. Ancak onu ben çizmedim. Onu çizenin de ellerine sağlık.
Şimdiye kadar yaptığımız işlerden sizi neticesi itibarı ile en mutlu eden hangisiydi?
Herhâlde 50’ye yakın, belki de daha fazla minyatür çizip kısa hikâyeler yazdığım oldu ancak bunların arasında beni en mutlu eden Alev Alatlı Hoca’nın, kendi minyatürünü çizmemden sonra bana ulaşması olmuştu. İlk çizdiklerimden bir tanesiydi ve aklımda şüpheler vardı. İnsanlar bunları beğenir mi, ne derler gibi? Ancak Alev Hoca’nın teveccühü beni bu konuda daha da yüreklendirmişti. Kendisine hâlâ müteşekkirim.
En nihâyetinde bu sefer için söylenecekler bu kadar olsun. Bu mülâkat ve kendimi anlatmaya fırsat verdiğiniz için size de teşekkür ederim.
M. Murtaza Özeren