12 Eylül darbecileri İstiklâl Marşı dahil bütün değerleri kendi lehlerine kullanmaktan çekinmemişler, istismar etmişlerdir. Darbenin gerekçesi olarak provokasyona alet edilen İstiklâl Marşı, darbeden sonra cezaevlerinde tutuklu olan bütün siyaset adamlarına, gazetecilere, akademisyenlere, öğretmen ve tahsili, görevi ne olursa olsun herkese başka bir zulmün vasıtası olarak kullanılmıştır. Bu hususta Mamak ve Diyarbakır cezaevleri meşhur olsa da aslında ülke sathında aynı uygulama söz konusudur. Sağ, sol, İslamcı, Kürt, Alevi hangi cehana mensup olursa olsun, 12 Eylül’den sonra hatıralarını yazan herkes bu hususa değinmektedir. Zamanın MHP’sinde önemli mevkilerde bulunan ve Mamak’ta tutuklu Rıza Müftüoğlu “Copların Askerleri” adlı hatıralarında bu hususta şöyle diyor:
İstiklâl Marşı’na saygısızlık yapılmıştır bahanesiyle darbe yapan, Meclis’i kapatan, siyasileri yargılayan, Anayasa’yı yürürlükten kaldıran bir anlayış için bu tür davranışlarda tabii ki bir sorun yok. Pekiyi, İstiklâl Marşı’na karşı saygısızlık yapıldığı için darbe yapan 12 Eylül’ün ele başısı Kenan Evren’in döneminde İstiklâl Marşı’nın söylenmesinden rahatsız olan, bir daha söylenmemesi için önlem alan, söyleyenlere de soruşturma yoluyla baskı yapan mahkemeye ne dersiniz?
Trajikomik.
Hadiseyi yine Rıza Müftüoğlu’ndan takip edelim:
“Mahkeme salonu yeni yapılmış büyük bir barakaydı. Önce barakanın önünde dizildik sonra sırayla içeri alındık. Salonun içi oldukça genişti. 600 kişilik bir tutuklu bölümü vardı. (…) En arkada yüz kişinin oturabileceği dinleyici bölümü mevcuttu. Salonun en ön tarafında çok yüksek bir yere mahkeme heyeti için bir yer düzenlenmişti.(…) Sanıklar iddianamedeki sıraya göre oturtulmuştuk. En ön sırada partililere yer ayrılmıştı. Bizler yerimize oturur oturmaz, en arkadaki ziyaretçiler bölümüne bakmaya başlamıştık.(…) Konuşmak, arkaya, yana dönmek yasaktı. Salonda bütün bloklardan gelen 587 sanık vardı. (…) Hemen hemen her sıranın iki başında iki asker duruyordu.(…) Ben en önde ikinci sırada oturuyordum. Türkeş ve arkadaşları en son getirildiler. En önde Türkeş görüldü. Mahkeme salonu bir anda sessizliğe gömüldü. Sonra hiç kimsenin beklemediği bir olay oldu. İstiklâl Marşı okunmaya başlandı. Herkes ayağa kalktı. Herkes İstiklâl Marşı'nı okumaya başladı. Ama nasıl? Var gücüyle. Ve gözlerden akan yaşlarla. Bu benim Mamak'ta ikinci ağlayışım oluyordu. Sesimiz bütün nizamiyeyi kaplamıştı. Ne olduğunu anlamayan askerler de dışarıda dikkat komutu çekerek hazır
(…) Birkaç gün sonra koğuşlara, içinde çeşitli soruların olduğu bir teksir kâğıdı dağıtıldı. Hepimizden yazılmış soruların cevaplandırılması istendi. Sorular şunlardı: "İstiklâl Marşı okudunuz mu? Okudunuzsa niçin okudunuz? Önce kim İstiklâl Marşı okumaya başladı? Bu eylemi kimlerin başlattığı öğrenmek isteniyordu. Hiç kimse isim yazmadı. Herkes "İstiklâl Marşı okunuyordu, ben de ayağa kalktım ve okumaya başladım" şeklinde cevaplar vermişti. Sorgudan bir netice çıkmadı.”
Biz tarihten ibret almaktansa tarihi tekerrür ettirmeyi yeğ tutan bin anlayışın temsilcileriyiz. Isırıldığımız delikten defalarca ısırıldığımız vakidir. 60’tan sonra 71, 80, 28 Şubat bu ısırık dönemlerini işaret eder. 15 Temmuz hain darbe teşebbüsünün en önemli söyleminin “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” olduğu hatırlanırsa darbeci anlayışın istismar ve provokasyon araçları arasında bundan böyle laiklik, Atatürkçülük gibi söylemlerin yanında irtica tehdidi olacağı gibi İstiklâl Marşı’nın da alet edileceğini tahmin edebiliriz. Çünkü bazı konularda gereğinden fazla hamaset göstermek; bizi bu konularda istismar edebilirsiniz, provokasyona açığız, yumuşak karnımız burası, demektir. Bu hususu en az 12 Eylülcüler kadar bilen Batılılar aynı metotla önemli sonuçlar almışlardır ki bunların başında Yunanistan’ın Nato’nun Askeri kanadına dönmesi gelir.
Bu hadise de gösteriyor ki bir kişi, bir obje, bir metin gereğinden fazla kutsallaştırılır, mitleştirilir, olağanüstüleştirilirse; kendi elinizle istismara açmış ulursunuz ki İstiklâl Marşı’nın böyle bir tehlikeden masun olduğunu söyleyemeyiz. İstiklâl Marşı’na karşı saygısızlık gösterildi diyerek bunu önce provokasyona alet edip sonra da darbe gerekçesi yapan 12 Eylül zihniyeti bilindiği gibi 82 Anayasa’sında ilk üç maddeye değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez ifadesiyle dokunulmaz kılmıştır.
İstiklâl Marşı da bu maddelerdendir.
Acaba İstiklâl Marşı’nın böyle bir madde ile korunmaya ihtiyacı var mı? Bunu yeni anayasa yapımı tartışmaları bağlamında yeniden düşünmeliyiz. Çünkü yaşadığımız süreç bize burada bir hinlik, bir kamufle, bir art niyet olduğunu söylüyor. Hepimiz yaşayarak öğrendik ki bu ülkede İstiklâl Marşı’na alternatif olarak Onuncu Yıl Marşı öne çıkarılmaya çalışılmış ve fakat devlet erkanından kimse bundan rahatsız olmamıştır. Yine bu çevrelerin İstiklâl Marşı’nın bestesinden hareketle bir değiştirme arayışına girdiklerine de şahit olduk. Yine şundan eminiz ki bu ülkede bundan böyle eğer bir müdahale söz konusu olacaksa bu Atatürkçülük, Laiklik, ilkeler adına olacak ve fakat İstiklâl Marşı bu müdahalede görünüşte bir sebep ya olacak ya hiç olmayacaktır. İstiklâl Marşı’nın ruhuna, muhtevasına, diline, tasavvuruna, şairine zıt olan bir çevreden bunları nasıl bekleyebiliriz ki! Devletin temeline ideolojik yapıyı koyanlar öncelikle İstiklâl Marşı’nı değil Kemalist, ideolojik yapıyı garanti altına almak istemişler ve muhtemel itirazları önlemek için İstiklâl Marşı’nı da buna dahil etmişlerdir. Bize göre korunmasını istedikleri, değiştirilmemesini, sabit tutulmasını gözettikleri şey İstiklâl Marşı değildir, devletin ideolojik, kişi kültüne bağlı bir yapı olarak devam ettirilmesidir. Yani ki İstiklâl Marşı yine istismar edilmiştir/edilmektedir. Herkes biliyor ki bahsedilen ideolojik devlet anlayışı, o anlayışın medeniyet, kültür, din ve toplum tasavvuru; İstiklâl Marşı taban tabana zıttır. Anayasa’nın girişi ve bu maddeler o kadar önemlidir ki kendinden sonra gelen maddeleri hem hükümsüz bırakmakta hem de onlarla çelişmektedir. Bu konuda Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor” kitabındaki bir bilgiyi hatırlatmakta yarar görüyoruz:
Profesör Ömer Dinçer’in, Bilgi ve Hikmet Dergisi'nde yayımladığı bir makalesi; Dinçer, Başbakanlık Müsteşarlığına getirilince keşfedilir! Zamanın basın yayın organları makaleden Dinçer’in “laik devlet yapısını İslami devlet yapısı ile değiştirme amacı güttüğü” sonucunu çıkararak Müsteşar olmaması gerektiğine dair yayınlar yaptıkları gibi, akademik eserlerde intihal yaptığını “ispatlarlar” ve bu “ispatlar” üzerine YÖK, Dinçer’in profesörlüğünü geri alır. Bu arada manşetlerde ve köşe yazılarında epeyce hakaret de sıralanır. Dinçer, iddiaları red ve kendisine hakaret edenlerin cezalandırılması ile ilgili yargı sürecini Yargıtay’a taşır. Yargıtay, hakaretleri düşünce ve eleştiri özgürlüğü bağlamında değerlendirir. Dinçer’in mahkumiyetini Anayasa’nın 2. ve 4. maddelerini gerekçe göstererek onaylar, Dinçer’in başvurusunu reddeder.
İstiklâl Marşı’nın bu şekilde uğratıldığı mânâ ve muhteva kaybının sebebi, resmî söylemin kendini iki kıta ile sınırlaması, diğer kıtalara dönüp bakmamasıdır. Acaba İstiklâl Marşı’nın ulus devletin kutsalları arasında olması ve üstelik bunun muhtevaya rağmen yapılması, yapılmak istenmesinde Selahaddin Eş, Hüsnü Aktaş tamamen, yüzde yüz haksız mı? Bugün geldiğimiz noktada tamamen şekilciliğe, törenciliğe indirgenen ve bu indirgemeden bir darbe çıkaran uygulamalara bakarak bu soruya gönül rahatlığı ile “evet haksızlar” diyemiyoruz.
İstiklâl Marşı’na saygı denilince ne anlamalıyız? Sadece bestelenmiş dörtlükleri ile yetinilen, sınırlandırılan İstiklâl Marşı’nın geri kalan kıtaları, o kıtaların anlaşılması, memleketin istikbali ile irtibatının kurulması gibi bir sorumluluk bu tür şekilci saygıların altında kaybolup gitmeli mi? En önemlisi milletin kalbinde, zihninde, dilinde taht kuran ve bu zamana kadar yapılan bütün saldırılara göğüs gerip ayakta durmayı başaran, milli mutabakat metni haline gelen İstiklâl Marşı’nın gölgesine sığınan ideolojik devlet aygıtının ve zihniyetinin devamına göz yummalı mıyız? Milletin koruma altına aldığı İstiklal Marşı’nın (çünkü İstiklal Marşı da milleti koruyor) korunmaya ihtiyacı yoktur ve fakat CHP’nin altı oklu ideolojik devlet yapısının korunmaya ihtiyacı vardır. Çünkü bu ülkede darbe ancak o maddelere istinat edilerek yapılabilir. İstiklal Marşı böyle bir devlet yapısına payanda olmamalıdır; kâğıt üzerinde “değiştirilemez” maddesinin kaldırılması pahasına bunu düşünmeliyiz ve sağlıklı bir cevaba ulaşmalıyız.
Not: YOK hazırladığı raporda Sayın Dinçer'in
intihal yapmadığı gerçegini tespit etmiş, bunu bir rapora bağlamış "üniversitede çalışamaz" cezasını kaldırmıştır. Basında geçtiği gibi Profesörlük de geri alınmamıştır.
Kaynakça:
Albayrak, Sadık, “İrticaın Tarihçesi, MSP Davası ve 12 Eylül”, İz Yayıncılık, İstanbul-2018
Keçeciler, Mehmet, “Merkez Siyasetin Perde Arkası”, Hayykitap, İstanbul-2014
Müftüoğlu, Rıza, “Copların Askerleri”, Ocak Yayınları, Ankara-2000
Oran, Baskı, “Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları”, Bilgi Yayınevi, Ankara-1989
[1] Rıza Müftüoğlu, Copların Askerleri, Ocak Yayınları, Ankara-2000, s. 74-77