“Şansın Terbiye Edilişi”, Kanada doğumlu akademisyen Ian Hacking'in kaleme aldığı içinde olasılık hesaplarının olduğu, zaman zaman önermelere denk geldiğiniz tarihi
Sonucu Nedensel Öyküyle Açıklamak
Şansın rolünün tartışıldığı kısımda verilen "pazarda denk gelme" ya da "pazarda karşılaşma" örneği, iki farklı kişinin aynı saatte farklı iş yapıyor olsalar da aynı yerde bulunmasıyla ilgili. Burada tartışılan şey bunun şansla ilgili olup olmadığıdır. Yazar bunu başka filozoflardan da görüş alarak nedensel öyküye dayandırıyor. Herkesin kendisine göre nedensel bir öyküsü olduğuna göre şansın da bunların sonucu olup olmadığı düşünülebilir. Bu noktada ilerleyen satırlarda dile getirilen para atışıyla yazı ya da tura gelme ihtimalinin benzer sebeplerle gerçekleşme ihtimalini göz ardı edemeyiz. Paranın tutuluş şekli, atılışı, dönüş hızı, sayısı ve hatta kabartmaların ağırlığı, önce söyleyenin şansı bu kadar ayrıntılı tartışılmış olmasa da bizi bu noktaları hesaba katmaya zorluyor. Şahsen kitabın bu ölçüler ve olasılık hesapları üzerinde ilerleyeceğini ve esasında şans diye bir şeyin olmadığını, onu ortaya çıkaranın diğer etmenler olduğunun daha fazla vurgulanacağını zannettim ama Ian Hacking, kafasını tarihsel süreçten –ilginç olsa da- bir türlü çıkarmadı ve bana “Şansın Matematiği” türünden bir kitap okutmadı.
İstatistik Kategorize Edilmeyi Getirir
Asırlardır var olan istatistik disiplininin çıkış noktası ve ilk kullanım alanları bir hayli ilginç örneklerle anlatılıyor. Ülkede bulunanların kimler olduğu, ne iş yaptıkları, bu işleri kimlerin ne oranda yaptığı, sömürgelerdeki baş sayısı önemli bilgiler. Günümüzde de tartışılan fakirlerin fazla çocuk sahibi olup olmaması gerektiğine dair meseleler, on dokuzuncu yüzyılın da meselesiydi. Üretim ve doğurganlık arasında "tutmayan" hesaplar fakirlerin daha az çocuk sahibi olması konusunda fikir birliğini beraberinde getirmiştir. Burada üretim-tüketim dengesinin zenginler aleyhine bozulma ihtimali değerlendirilmiş olabilir. Bu yönüyle istatistik, zenginlerin pastadan aldıkları payı küçültmeme amacıyla kullanılmıştır denilebilir. İstatistik geliştikçe kategorize etme de gelişir. Geçmişin ve günümüzün kategorizasyonu arasında muhakkak belirli farklılıklar vardır. Aristokratik bir düzende soylu sınıfından olup olmadığınız epey önemlidir. Size karşı davranışlar buna göre olacak, toplum içindeki yeriniz buna göre belirlenecektir. Paralı ya da parasız olmanız, savaş sonucu yurt içinde kalıp kalmadığınız da yönetenler için epey önemlidir. Bu anlamda günümüz dünyasında önemli olmayan çoğu şeyin önemli sayıldığı dönemler olduğunu kabul etmek gerekiyor. Mevcut durumda ayrımcılığın artması, faşizmin yükselmesi, din faktörüyle beraber insanların ötekileştirilmesi en azından tüm dünyanın kabul ettiği kötülüklerdir. Belki eski dönemlerde özellikle de Avrupa’da bunlar “kötülük” olarak değerlendirilmiyordu. İstatistiklerin sonuçlarını okumada bazı değişiklikler olduğu muhakkak. Mesela doğum oranında erkek bebeklerin kız bebeklerden önde olmasını ilahi bir nedene dayandırıyorlardı. Belirli dönemlerde savaştan dolayı çok sayıda kayıp yaşayan Avrupa'nın erkek nüfusa olan ihtiyacı "Tanrı" tarafından bir iyilik olarak görülüyordu. Savaşlarla yorulmuş ve birbirini kırmış Avrupa halkı, haklı ya da haksız olduklarını düşünmeden ve çağa uygun türlü öldürme yöntemlerini uyguladıktan sonra dahi “Tanrı” tarafından ödüllendirileceklerine inanan garip bir bünyeye sahipmiş gerçekten.
Ian Hacking, olasılık hesaplarının mahkeme jürisi kararlarıyla ve kararların doğruluğunun ya da yanlışlığının matematiksel olarak hesaplanmasını anlattığı bölümde bizleri sayılara boğuyor. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda Fransa’da ortaya konan fikirler hesaplamalarla ve çeşitli formüllerle ortaya çıkan sayıların insan hayatı üzerinde hüküm sahibi olmasının yanlış sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Tartışılan salt çoğunluk, oybirliği gibi karar tipleri her şeye rağmen sayıların belirleyicisi olduğu bir düzenin sonucu olarak görülebilir.
Londra ve Berlin örneğinde olduğu gibi istatistik alanındaki gelişmeler bürokratik açıdan genişlemeyi getiriyor. Alt birimler, daireler ve ayrılan bakanlıklarla beraber bürokrasi gücüne güç kattı. Böylece bürokrasi, kendisine genişleyecek yeni bir cephe daha bulmuş oldu. Özellikle düzenlenen ömür boyu yaşam senetleriyle devlet borçlanması zamanla gelişen tıbbın azizliğiyle büyük bir probleme yol açtı. Devletin yaşam süresi beklentisinin 24 yılla kısıtlandığı zamanlarda sattığı yaşam boyu gelir senetleri şimdi yaşam süresinin uzamasıyla başına bela olmuştu. Çünkü bu, yaşamayı sürdüren herkese daha fazla para ödenmesi demekti.
Ailenin Gücü
Dikkat çekici bölümlerden biri de Londra ile Paris’in intihar sayıları açısından kıyaslandığı bölümdür. Bu bölümde birkaç asır öncesindeki bir önyargı dillendiriliyor. İngiltere insanının Fransa insanına göre intihara daha meyilli olması gerektiğinden yola çıkılarak bir sonuca ulaşılmaya çalışılmış ve hatta türlü testler ve sayımlarla bu sonuç sağlanmaya çalışılmış. Fakat önyargılar, sonuçları pek etkilemiş gibi görünmüyor. Eğer sayılara inanmaya devam ediyorsanız hayal kırıklığı kaçınılmaz olur. Londra’da havaların daha kapalı olması, bunun da insanları karamsarlığa sürüklemesi zaten geçerli bir neden sayılmazdı. Bu noktada Durkheim’ın intihara yönelik faraziyeleri önem taşır. Durkheim, evlilerin bekârlara göre ve anne ve babaların da çocuksuz kimselere göre daha az intihar eğiliminde olduğunu savunur. Ailenin gücü ve zengin gelenekleri, üyelerini arızi durumlardan uzak tutmayı başarmaktadır.
Metis Yayınları’ndan çıkan “Şansın Terbiye Edilişi”, olasılık hesaplarının ve özellikle istatistiğin tarihsel sürecini merak edenlerin ilgisini çekebilecek bir kitap. Fakat kitabın ismi çok şey vaat etse de satırlar arasında aradığınız şey, benim aradığımsa onu bulamayacağınızı garanti ederim.