Rasim Özdenören’in “İmkânsız Öyküler”ini okurken iki husus dikkatimi çekti. Birincisi; Rasim Özdenören’in hikayeciliği bir ip gibidir. Hikayelerini denemelerinden, diğer ifadeyle sanatını düşüncelerinden ayrı düşünemeyiz. Onun düşünce dünyası da bir ip gibidir. Bir deneme kitabının ismi bu bakımdan manidar: “İpin Ucu”. Ve bilindiği üzere ipin iki ucu vardır. Tek uçlu bir ipten söz edemeyiz. Düşünce üretmek düğüm atmaya benzer. Düğüm atmak için de iki uca ihtiyaç vardır. Buna biz ip dedik fakat Rasim Özdenören “İmkânsız Öyküler”de “yılan” demiş. Tabii onunki daha çarpıcı. “Düğüm” hikayesinde bir çocuğun, bir başörtüsü sanıp uzandığı kara yılanın kaçıp gitmesi tasvir edilir. Daha sonra da o yılanın, bir baş ve kuyruktan oluştuğu; başın kuyruğu yutmaya başladığında yılanın nasıl yok olacağı, hareketsiz, gıdasız ve mekansız kalacağı anlatılır.
Düşünce ve sanat için de bu misal önemli. Zihnin de bir başı ve kuyruğu vardır. Ve düşünce üretebilmek için, başın kuyruğu yutmaması gerekir. İçe doğru bükülme beraberinde mutsuzluğu ve onun devamında karamsarlığı getirir. Düşünce üretmek; yılanın geriye doğru kıvrılıp kendini yutmaması ve içe doğru kapanmamasına benzer. Kara yılan, öbür türlü bir başörtüsü vaziyeti alamaz; genişleyemez, şekilden mahrum kalır. Kendine doğru dikkatlerin uyanmasını başaramaz. Çocuğun ona doğru elini uzatacak bir merakı uyandıramaz. Bununla birlikte başı ve kuyruğu olduğu için, çocuk elini ona tam değdirecekken, kaçıp kurtulamaz. Bu şekilde Rasim Özdenören yılan örneğiyle, zihnin yapı ve işleyişine dair anlamlar yakalar.
Rasim Özdenören hikayeciliğinin bir ucunda doğa, kır hayatı ve taşra vardır; diğer ucunda kent, modernizm, Batılılaşma
Baş ve kuyruktan veya ipin iki ucundan, Rasim Özdenören’in düşünce ve sanat dünyasına dair de ipuçları yakalayabiliriz. Rasim Özdenören hikayeciliğinin bir ucunda doğa, kır hayatı ve taşra vardır; diğer ucunda kent, modernizm, Batılılaşma. O, ikisinin de varlığından şikayetçi olmaz. Çünkü ikisi de işlevseldir ve birbirine bağlıdır. Birine anlam yükleyebilmemiz için diğerini kullanmak zorundayız. Her şeyden önce zaten bu durum karşılaştırma imkanı doğurur. Kenti tanıyabilmek için doğayı; doğayı tanıyabilmek için de kent hayatını bilmek gerekir. Biri diğerini yuttuğunda, boğulma meydana gelir.
Yine de Rasim Özdenören’in hikayelerinde -her ne kadar taşra büyük bir yer tutmuşsa da- kent hayatı merkezdedir. O, kentli bir düşünür ve sanatçıdır. Batılılaşma’nın ve modernizmin tahribatını iyi görmesi ve değerlendirmesi taşrayı, doğayı ve kır hayatını iyi bilmesinden geçer. Fakat o, kesinlikle orada kalmaz ve modernizm ve kent hayatından kopmaz. İnsanın yalnız yaşayamayacağı gerçeğinden yola çıkarak kent hayatını olumlar; hayatın merkezi olarak kabul eder. Kasaba, köy veya taşrayı, büyük kent hayatını anlamlandırmak, keşfetmek, daha iyi değerlendirmek için kullanır. Ona göre taşrayla yetinilmemelidir, bir taşra romantizmi veya nostaljisi yaratmak tehlikelidir. Çünkü bu nostaljik yaklaşım da kentli bir durumdur; kentten, insanlardan, toplumdan nefret edişin ve kaçışın işaretidir. Rasim Özdenören’in dikkat çektiği noktalar, ayrıca “taşra sıkıntısı” diye kavramlaştırılmaya çalışılan sosyolojik duruma dönük bir çözüm önerisidir.
“İmkânsız Öyküler”de çocukluk kır hayatına, taşraya, doğaya denk gelir. Yetişkinlik ise şehir hayatına. Çocukluk Maraş’tır, yetişkinlik Ankara ve İstanbul. Ankara şehirliliktir; Maraş ise doğa. (Tabii Maraş değişti. Rasim Özdenören’in çocukluğunu yaşadığı ve hikayelerinde bolca anlattığı Maraş’a 2014’te rastlamak zor.) Şehirlilik insanlarla bir arada olmaktır, karmaşadır, duygudur, siyasettir, çalışmak ve mücadeledir; daha doğrusu her şeyin anlamına kavuşmasıdır. Adeta şehir olmasa bunlardan söz etmek de pek mümkün olmayacak. Dağ başında tek başına yaşayan insanın düşünce ve sanatla çok bir işi olmayacaktır. Doğa ise, şehrin değişik açıdan düşünülmesi, insanın yalnızlığı, Rasim Özdenören’in ifadesiyle, “insanın kuytusu”dur. Doğa, şehre nazaran “kuytu”dur; insanın kendi kuytusunu arayışıdır. Fakat kentten bir kaçış değildir. Çünkü doğa, kentin alternatifi olamaz. Kaçış psikolojisi olumsuzlamanın sonucudur. Oysa Rasim Özdenören’de kent ve doğa olumsuzlanmaz. Kentin sürekli mutsuzluk, doğanın ise mutluluk ürettiği bir varsayımdan ibaret. İkisinin de kendi içinde olumlu ve olumsuz yönleri vardır. Belki de doğa, varlığıyla kenti kent yapandır. Daha da önemlisi kentin içinde yaşayan insana kendi içindeki kuytuyu fark etmesinin, aramasının ve bulmasının bir yolu, aracı veya işaretidir.
Bu konu uzun bir makaleyi hak ediyor. Örnekler ve dipnotlarla açıklanacak, açımlanacak bir konu. Yazarını ve okuyucusunu değişik düşüncelere taşıyacaktır. Biz burada ona işaret etmekle yetinelim ve “İmkânsız Öyküler”de dikkatimi çeken ikinci hususa gelelim.
Bir gerilimin izlerini sürmek
İkincisi; beni Rasim Özdenören hikayelerine çeken ve fakat onlara dahil etmeyen şeyin ne olduğunu bulmamdır. Oysa, bir Maraşlı olarak o hikayelerin içine hemen girmem ve hikayesi anlatılan kahramanlardan biriyle kendimi özdeşleştirmem gerekirdi. Bu olmadı, olmuyor. Neden? İşte bunun cevabını “İmkânsız Öyküler”de yakaladım gibi. Peki neden?
Çocukken ağabeyimle birlikte çarşıya, yani Kıbrıs Meydanı, Kapalı Çarşı, Ulu Camii ve Maraş Kalesi civarına kaçamak gezintiler düzenlerdik. İkimiz de küçüktük ve şehri keşfederdik. Bu gezintilerde çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Dükkan vitrinlerine uzun uzun baktığımı. Her dolmuş ve otomobile şaşırdığımı ve ağabeyimin kocaman caddelerde karşıdan karşıya geçerken elimi sıkı sıkı tuttuğunu. Çarşı büyük ve kalabalıktı. Kaybolmamam için ağabeyim gözünü benden ayırmazdı. Yavaş yürüdüğüm veya çabuk yorulduğum için kızdığı da olurdu. Bir de tabii ki, çarşıya gittiğimizi anneme söylememem için tekrar tekrar tembihlerdi. Kavga edip, o önde, ben arkada sinirli sinirli yürüdüğümüz de olurdu. Mahallemize döndüğümüzde ikimiz de rahatlardık. Sanki şehirden köye dönmüş gibi olurduk. Oysa, on iki yaşındaki bir çocuğun yürüyerek gidip gelebildiği bir uzaklıktan söz ediyorum. Çarşının havası ve insanı farklıydı. Onlar başkaydı. Biz ise henüz zemin katında tavuk kümesi olan, bahçeli bir evde yaşıyorduk.
Rasim Özdenören; ağabeyimle birlikte gizlice, yani korkarak, ürkerek, biraz da suçluluk duygusu içinde keşfetmeye gittiğimiz o farklı insan ve mekanların hikayesini anlatır. Ben o hikayelere, çocukluğumdan gelen bir yabancılık, bununla birlikte merak ve heyecanla yaklaşıyorum. Onlar, beni hem çekiyor hem de itiyor. Yani hep yabancı ve uzak kalıyorum. Onları seyretmekten kendimi alamıyorum ama onlardan biri de olamıyorum. Kendimi onlara tamamen veremiyorum. Tabii bunda, “Nerelisiniz?” sorusunun da önemli bir payı var. “Maraşlıyım” diye cevap verdiğimde “İçinden mi?” sorusu gelir. “Yok, Afşin doğumluyum” diye cevap verdiğimde, muhatabımla aramda hemen bir mesafe oluşur. Bu yüzden Maraşlı oldum, fakat bütün hücrelerimle, benimseyişimle ve benimsenişimle değil. Maraşlılığımla, Maraşlı olmayışım içimde debelendi durdu ve Rasim Özdenören’in hikayesini yazdığı mekan ve insanlara karşı mesafe oluşturdu.
Halen (34 yaşında) Divanlı, Çocuk Bahçesi, Kayabaşı gibi mahalleleri, Kapalı Çarşı, Maraş Kalesi ve Ulu Camii civarı gibi yerleri aynı duygularla adımlarım. Oraları her zaman yeniden keşfederim. Oralarda yabancıyımdır, ürkek, suçlu ve korkağımdır. Aynen Rasim Özdenören’in hikayelerini okurken hissettiğim gibi. Ve aynen Rasim Özdenören konuşurken, onu pür dikkat dinleyip, onunla üç cümlelik sohbet edemeyişim gibi.