İHL'lerle ilgili o kanaat değişti mi?

Bir taşla iki kuş vurmak için Süleyman Hilmi Tunahan Efendi hakkındaki bilgiyi Sadık Albayrak’ın Yürüyenler ve Sürünenler kitabından özetleyerek alacağım. Çünkü Süleyman Efendi hakkındaki kitabi bilgiye Sadık Albayrak’a borçluyuz. Daha önce dolaşımda olan bilgiler söylenti düzeyinde idi. Oysa Sadık Albayrak, Şer’i Siciller’de uzman iken diğer Osmanlı ulemasında olduğu gibi Süleyman Efendi’nin de resmi hal tercümesine ulaşmış ve bu bilgiyi dikkatlerimize sunmuştur. (Sadık Albayrak’ın eserleri üzerine bir yazı borcum olsun.) Sadık Albayrak’tan takip edelim:

1943’ten sonra...

“Süleyman Hilmi Tunahan Efendi, 1888 tarihinde Silistre'nin Hezargrad kasabasında doğmuştur. Babası da ilmiyeden yetişme Osman Efendi’dir. 1913'de tahsil için İstanbul'a gelmiş ve Dârü'l-Hilâfetî'l-AIiyye Medreseleri Sahn Medresesi’ne imtihanla gir­miştir. 1915'de üçüncü sınıfı, 1916'da ise dördüncü sınıfı beşinci olarak bitirmiştir. Daha üst seviyede medrese tah­silini tamamlamak için aynı yıl içinde Medresetü'l-Mütehasisisîn (Süleymaniye Medresesi)’ne imtihanla girip Hafız Ahmet Paşa Medresesi’ne kaydolmuştur. Ahmet Paşa Medresesi’n­de kaldığı müddet içinde dinî derslere devam etmiş, üç yıl sonunda bu medresenin tefsir-hadis şubesinden mezun olmuştur. Medreseyi bitirince diğerleri gibi ona da İstanbul mü­derrisliği reisliği tevcih olunmuştur. 

1919'dan itibaren dersiam olarak maaşa nail olmuş ve bir müddet de medreselerde ders okutmuştur. Her dersiam gibi, her medrese mensubu gibi o da 1924'den sonra bir köşeye atılmıştır. Yumuşak huyu ile rejime ters düşen bir tarafı görülmediğinden ilk anda maaşa bağlanmış, hatta 1930'larda maaşı 30 liranın üs­tündeydi. Lâik diyanet işleri ona maaş bağladığından, o da geçinmek için buna katlanmıştı. Maddî sıkıntıların ardından, takip, kontrol ve tevkifler başlamıştır. 1939'da şeflik devrinin mezalimine uğramış, evinden alınıp birinci şubenin tabutluklarına, konuluyor. Alimlerin nefes alışlarına tahammül edeme­yen bir idare onu üç gün işkenceye tabi tutuyor. Ardından ağır cezaya veriliyor. Fakat kurtuluyor. Tek suçu Kur'an öğretmek, köşe bucakta müminlere dinî nasihatta bulun­mak... 1943'den sonra tekrar tevkif ve muhakeme, sekiz gün işkenceye tabi tutulmak... Sonunda kefaletle tahliye oluyor. Takvimler 1950'leri gösterir­ken herkes gibi o da seviniyor.

DP’ye karşı!

Nakşibendî Tarîkatı'ndan olduğundan tasavvufî tesi­ri büyüyor. Demokrat Parti'den hoşlanmadığı, bilhassa bu parti­nin karanlık emelli ele-başlarından (Celal Bayar gibi) manevî baskı gördü­ğü için yakınlarını Cumhuriyetçi Millet Partisi saflarında toplar. Bu onun işkencelere maruz kalmasına sebep olur. (Ancak ekteki “Ufuk” gazetesinin bundan haberi yok gibi davranıyor.)

1951'de dinî tahsil veren okullara karşı reaksiyon gösterir. Çünkü o, dinî tahsil verecek olan İmam-Hatip mekteblerinin lâik kafalı, inkılâbçı ve reformcu nesiller yetiştireceği inancındadır. Kendi kurslarının geleceğini düşünerek hareket eder. Talebeleri arttıkça artar. Onları mübarek aylarda Anadolu'ya gönderir. Oralarda dinî na­sihat ve irşadda bulunurlar. Halkın sevgisini ve hamiye­tini kazanırlar.

Genç mollalar nerede istihdam edilecek?

Türkiye'de cereyan eden eğitim sistemi yetişkinler­den diploma istediğinden kurslardan yetişen genç molla­ların hizmet sahalarını sınırlar. Maaşlı hoca, diploma­lı imam, müezzin, müftü ve vaizlik artık kurs mensuplarından görülmez. Çünkü devir mektepli devri olarak orta­ya çıkmıştır. Kurslardan çıkanlar maaşlı adam olmayacağını, hizmetin hasbî olduğunu bildirerek halkın arasına girmiş­lerdir. Bu tür bir hareket tarzı halkın kurs mensuplarına acıma ve bağrına basmasına sebep olmuştur. Türkiye'de 17 kadar olan İmam-Hatip mekteblerinin varlığına tahammül edilmeyen bir devrede Süleyman Efen­di'nin gösterdiği yolda ilerleyen kurs talebeleri de İmam-Hatip Liselerine ve Yüksek İslam Enstitülerine karşı mücadele vermişlerdir. 16 Eylül 1959'da şeker hasta­lığına tutulup bu âlemden göç eder.”

Basılmış tek eseri “Elif Cüzü” 

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi’ye tabi olan bu mücadelenin iç yüzünü Necip Fazıl Kısakürek’in “Son Devrin Din Mazlumları”nda ayrıntılı olarak görebilirsiniz. Osmanlı medreselerinden ilham alan, medrese köşe­lerinden yetişip gelen Silistreli Süleyman Hilmî Efendi'­nin basılmış tek eseri “Elif Cüzü”dür. Ama esas hizmeti bu cüz üzerinden öğrettiği Kur’an ve Kur’an ilimleridir.

Bu bilginin üzerine teyid edici bazı ek bilgiler ekleyeceğim. O da haftalık Ufuk gazetesidir. Ufuk gazetesi 12 Eylül öncesinde çıkardı. Dini-siyasi bir dergi hüviyetinde idi. Gazete siyasi çizgi olarak Demirel’in başkanı olduğu Adalet Partisi’ne yakın, milliyetçi, muhafazakar, sağcı bir gazete idi. Süleyman Efendi’nin damadı Kemal Kaçar Bey AP’den milletvekili olmuştu.

Ufuk gazetesi kimin ufku?

Yazar kadrosunda Mehmet Emre, Hasan Arıkan, Hüseyin Arıkan, Zeki Önal, Hüseyin Tanrıkulu, Ahmet Davutoğlu, Kemal Anlar, İlyas Tekin öne çıkan isimlerdi.  Emekli Müftü Mehmet Emre dini suallere cevap verdiği fıkıh köşesinden “olta ile balık avlamak caiz midir, aşı ile meydana gelen bir hayvan kurban edilir mi, sakal bırakmanın bir yaşı var mı, bir ineğin buzağısı iki aylık olmadan ineğin tekrar çiftleşmesi caiz mi”  gibi sorulara cevap verirken, diğer yazarlar siyasi yorumlar yapardı. Hüseyin Tanrıkulu mesela, kızların İmam-Hatip Liselerine gitmesine karşı çıkar, kızlar imam mı olacak türlü yazılar yazardı. Türkiye’nin en büyük sorunu komünizmle mücadele olduğu için gazetenin diğer yazarları Ecevit’in komünistliği üzerinde dururlardı.

Ufuk belki 1000’e yakın nüshası olan haftalık bir gazetedir. Bildiğim kadarıyla “Süleymancı” grup bu gazeteyi çıkarmıyor. Günümüzde Yedikıta dergisi ve Çamlıca Yayınları cemaate ait diye biliniyor. Cemaatin, İmam-Hatiplerle özellikle kız öğrencilerin İmam-Hatiplere gönderilmesi  ilgili kanaatlerini bugün daha çok CHP ve onun hempaları seslendiriyor. Temenni ediyorum bu kanaatlerini değiştirmişlerdir.