Fars dili ve edebiyatı yolculuğum 2010 yılında başladığında bu sözü kıymetli hocam Prof. Dr. Mustafa Çiçekler söylemişti ve ardından şöyle sormuştu: “Siz kaçıncı vadide olduğunuzu biliyor musunuz?” Cevabı kendinde gizli olan sorulardandı bu; çünkü biz talebeler, uzun bir istek vadisinden geçiyoruz hep. Bitmiyor ilk vadi. “İstemek hep uzun sürer.” Bu söz İranlı şair, Feridüd-Din Attâr Nişaburî’nin “Mantık’ut-Tayr” isimli eserinden. Kuşların yolculuğunu, insanın içteki seferini, damlaların deryada nasıl kaybolduklarını sade bir dille anlattığı eserinden. Kuşlar insanı böyle güzel mi temsil edermiş. Eğer öyleyse, herkesin bir “Hüdhüd” ya da “Hüma kuşu” olası gelir. Bu güzel eseri Farsça öğrendikten sonra ikinci defa okudum ve asıl ikincisinde kitabın manasına varabildiğimi fark ettim, o da yine yarım. Belli, ileriki yıllarda yaşanacaklar üçüncü bir okumaya teslim edecek kendini.
Simurg nerede? Orada bizi kim bekliyor? Dönüş yolu neresi?
Okul bitiyor, dört yıllık macera sona eriyor. 2014 yılında İstanbul Üniversitesi’nden mezun olacak onlarca insanlarla birlikte yeni bir yolculuğa, deyim yerindeyse kendi iç seferimize çıkıyoruz. Kimi yola olan isteğini yitirecek, kimi yolun zorluğundan pes edecek, kiminin Simurg’a ulaşmasına ramak kala, belki de son vadide dizleri çözülecek, yalnız bazıları Simurg’a ulaşacak. Simurg nerede? Orada bizi kim bekliyor? Dönüş yolu neresi? Oraya varan tekrar dönmek ister mi? Bunları bilen yok. Zira geri gelen bir önceki gidişini hatırlamıyor. Nağme sahibi nağmesini mi kaybediyor yoksa bu yeni kişi hiç tanımadığımız bir yerden mi söz ediyor?
“Fars edebiyatının en sevdiğim mutasavvıf şairlerinden birini Türk okuyuculara tanıtmak için vazifemin başına geçtim,” dersem dili çalmış olurum. O yüzden demem. Şöyle derim: “Onu tanıyanlar zaten bilirler.” Amacım daha önce adını duymamış ya da duymuş da okumaya vakit bulamamış olanlara bir kapı aralamak. Hayat kısa, bize verilen zaman azalıyor demek.
Klasik Fars edebiyatında birçok isim sayabiliriz; hem Türk edebiyatına etkisi bakımından, hem de dünyadaki tanınırlığı açısından. Bu şairler arasında Senâî, Attâr, Sâdi, Hayyam, Hâfız, Mevlânâ ilk olarak akla gelenler. Bu yazı sadece Attâr’dan bahsetmek amacıyla kaleme alındı. Çünkü bugüne kadar Attâr üzerine yazılmış birçok yazı ya da bilimsel makalenin yetersiz olduğu kanaatindeyim. Bir kere eksik ve var olan bilgilerin çoğu da yanlış. Bu görev bana düştüğü için ayrıca bir eziklik içerisindeyim. Öncelikle Mevlanâ Celaleddin-i Rumî ne demişti Attâr için onu hatırlamak istiyorum:
“Attâr ruh idi, Senâi ise onun iki gözü,
Biz Senâi ile Attâr’ın ardından geldik.”
Attâr, hayatını tasavvufî eğitimi ve irfanı açıklamak, büyük sûfîlerin hayatlarını anlatmak ve onların öğretilerini hikâyeler yoluyla nesilden nesile aktarmaya adamıştır.Bu yönüyle Attâr, tasavvuf konusunu içeren hikâyeleri derleyip onları herkesin anlayacağı bir sadelikle anlatma yolunu seçmiş, üslubundaki akıcılık nedeniyle de çok beğenilmiş ve eserleri birçok dile tercüme edilmiştir. Aşağıdaki bölüm şair hakkında daha akademik bir bilgi içermekle birlikte, sıkılmadan okunduğu takdirde okuyanı iyi bir yere çıkarıyor.
Sonu yokmuş göçlerin öğrendim, çünkü hakikat sonsuzmuş
Attâr’ın altısı manzum, biri nesir olmak üzere yedi eseri vardır. Manzum eserleri “Divân”, “Muhtarnâme”, “Esrârnâme”, “Hüsrevnâme”, “Musibetnâme” ve “Mantık’ut-Tayr”dır. Manzum olanların dışında Attâr’ın en önemli eseri sayılan “Tezkiretü’l Evliyâ” ise, nesir sanatının en güzel örneklerindendir. Attâr’a nisbet edilen birçok eser vardır ama bunların hiçbiri Attâr’a ait değildir. Özellikle Attâr’a atfedilen eserlerin içerisinde dikkatimizi en çok “Pendnâme” isimli eser çekmektedir. Defalarca Türkçeye de çevrilmiş olmasına rağmen asla Attâr’a ait değildir. “Pendnâme” isimli bu eser, Attâr gibi şiir söylemeye çalışan başkaları tarafından yazılmış olabileceği gibi, Attâr’ı çok seven ve onunla aynı mahlası kullananların, sanki Attâr’ınmış gibi göstermekten zevk duyacakları bir eser olduğu anlaşılmaktadır.
Tasavvufun yalnız ehline açık olan en girift yanlarını bile sade bir üslupla aktaran Attâr’ın asıl bahsetmek istediğim eseri, “Mantıku’t-Tayr”. “Kuşların Dili” isimli bu eserde insanı, asıl ruhi vatanına dönmek isteyen esir bir kuş olarak temsil eder. Bazı eserlerde Attâr’ın bu eserin adını Kur’ân-ı Kerim’den Süleyman (a.s) kıssasından aldığı rivayet edilir. Hamd, münacât, na’t ve dört halifenin övgüsünün ardından, mesnevi Hüdhüd’ün kuşlara seslenişiyle başlar. Kuşların padişahı Simurg’u bulmak üzere zahmetli bir yolculuğa girişmiş otuz kuş, sonunda kendilerinin Simurg (sî murg/otuz kuş) olduğunu anlar. Attâr, temsili olarak “vahdet-i vücud” yani varlığın birliği inancını anlatmaktadır. Hikâyede kuşların geçirdiği yolculuksa, seyr-i sülûk’un zorlu kademeleridir. Eserdeki yedi vadi, tasavvufi öğretinin yedi basamağını açıklamaya yöneliktir. Sınırlı akademik bilgimiz bu kadarla sona eriyor.
Attâr’ı okuduğumda bir şair inancını, sanatına nasıl katarmış onu gördüm. Kuşların asıl yolculuğu nerede başlarmış, yol nerede bitermiş, son var mıymış sahiden bunları sorguladım. Sonu yokmuş göçlerin öğrendim, çünkü hakikat sonsuzmuş. Bu düşünceye göre vuslat, son değil başlangıçmış. Beşer sıfatı, cismani varlık olarak sona erermiş, ama insanların arasında artık onlardan apayrı bir kişilik olarak devam edermiş. Artık öyle bir yerdeyiz ki, ne yol kalıyor geriye ne yolcu ne de kılavuz.
Mantıku’t-Tayr’dan beyitler
“İçinde bir derdin varsa, zaten uyanıksın demektir. Gece gündüz onunla meşgul olur, boş kalmazsın.”
“Bir kimsenin başı sevgilisinden daha kıymetli ise onun aşktan dem vurması abestir.”
“Kuşkusuz karşısına çıkan her yolda herkes kendi kabiliyetine göre yol alır.”
“Kuşkusuz herkesin yolculuğu başka olduğundan, hiçbir kuşun uçuşu aynı değildir.
Marifet işte bu yüzden farklılaşmıştır. Burada biri mihrabı, ötekisi putu bulmuştur.”