Hafıza kayıtları (Erzurum çarşı pazar)

Üniversiteyi Erzurum’da okudum. (83-87) Yüksek tahsil için Erzurum’u tercih edişim hocam Cuma Onat’ın tesiriyle olmuştu. Erzurum İslami İlimler Fakültesi’nden mezun olan hocamız ile özel bir hukukumuz vardı. Bekardı ve bizi bazı akşamları evinde sohbete kabul ederdi. Yusuf Ziya Kavakçı, İhsan Süreyya Sırma isimlerini ilk kez ondan duydum. Yine o sıralarda Yeni Devir gazetesinde tefrika edilen Yemen İsyanları adlı kitabını okumuştum İhsan Süreyya hocanın.

Bu isimlere olan ilgimizden olsa gerek, kader bizi Erzurum’a yönlendirmişti. Tercihleri yaptığımızda Ramazan idi, oruç kafa ile doldurmuş olmalıyım formu. Atatürk Eğitim Fakültesini aynı ismi taşıyan Erzurum’daki üniversite ile karıştırmış olmalıydım ki yerleştirme sonucu açıklanınca ben bu şehri nasıl yazdım diye şaşırdım. 409 puanım İstanbul için rahat rahat yetiyordu. Olanda hayır vardır, dedik ve hemen MTTB çevresindeki büyüklerimize Erzurum’a kimler var, kimlere gidelim diye sorduk. Evet, bir zamanlar Türkiye’de bir yere gidileceği zaman kime gidelim, bizim elimizden tutacak kimler veya nereler var diye sorulurdu ve siz bir yere emanet edilirdiniz. Aydın’dan Orhan Erdem, “İhsan Süreyya Sırma’ya git, Aydın’da askerlik yapmıştır, benden selam söyle”, dedi. Bir siyasetçi “Beşir Atalay’a git, benden selam söyle, fakülteyi beraber bitirdik, İşletme Fakültesinde” dedi. Üçüncü bir kişi de “Mustafa Kuru var dedi. Ziraatçı ve profesör. Herkese söyleme, benim hafızlık arkadaşımdır”, dedi.

Bu selam, o zamanlar sana bir talebe gönderiyorum, onu yetiştir, elinden tut, göz kulak ol, anlamına geliyordu.

Okulda adımız zaten edebiyatçıya çıkmıştı. Lise son sınıfta Milli Gazete ve Ribat’ta birkaç yazım yayımlanmıştı. Eğer bir başarı ise, eğer bir adım ise, yayın hayatına adım atmıştım. Bundan sonra da edebiyatta geliştirecektim kendimi. Edebiyat bölümü benim için sadece öğretmenlik demek değildi; yazarlık, şairlik için de başka bir aşama idi.

Kayıt için yolculuğumuz Ankara’ya uğradığında, ilk işim gazete bayiinden o yıl vefat eden ve Türk Edebiyatı’nın özel sayı olarak çıkardığı Necip Fazıl Özel Sayısı’nı almak oldu. Erzurum’da yine Mavera’nın Necip Fazıl Özel Sayısı ile kendi sesinden şiir kasetini ve Roger Garudy’nin İslam’ın Va’tettikleri’ni aldım.

Selamlar yerine ulaştı

Eğitim süreci başladı ve biz, bize emanet edilen selamları vermeye gittik. Bu görüşmeden sonra İhsan Süreyya için “Aydınlı hemşehrim” oldum. Beşir Atalay’ın odasına vardığımda masada Cevdet Sait’in Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları vardı ve kitap üzerinde yazı yazıyordu. Beşir Bey o zaman bize söylemedi ama Mavera’da Mehmet Çağlar imzasının ona ait olduğunu o yazıyı okuduktan sonra anladım. Beşir Bey, o ünlerde ‘bu iş parti ile olur mu’ sorusu çok sorulduğu için bize RP’ye nasıl baktığımızı sordu.

Mustafa Kuru’ya bizim fakülteye dekan olduktan sonra ziyarete gittim. “Nevzat Seyhan’ın selamı var, hafızlık arkadaşınızmış”, dedim. Bi hoş oldu, selamını aldı ve bana çay söyledi.

Erzurum’a geldikten sonra Edebiyat Fakültesi’nin Mehmet Kaplan tarafından kurulduğunu öğrendik. Gurur duyduk. Berna Moran, Edebiyat Fakültesi’nde hocalık yapmıştı. Kaya Bilgegil dekanımızdı. Ruhi Özcan, Orhan Okay, Mustafa Ağırman, Necati Kara, Yunus Kaya, Halis Emek gibi hocaları tanıdık.

Erzurum’un İslami çevresinde tanınan bu hocalardan sonra İslami İlimler’den daha sonra İlahiyat Fakültesi olan talebelerden de bir çevre edinmeye başladım. “İlahiyattan her şey çıkar ara sıra ilahiyatçı da çıkar”, diyorlardı ki doğru idi. Biz edebiyat tahsili görmemize rağmen edebiyatçıların bir edebiyat dergisi yoktu ama ilahiyattaki arkadaşların edebiyat dergileri vardı: Güldeste. Güldeste sadece edebiyat dergisi değildi, düşünce dergisi özelliği de taşıyordu. Günümüzdeki edebiyat dergilerinin aksine gelenekte bu hep böyle olmuştu. Edebiyat, sanat yedeğinde düşünceyi taşıyor, onu şekillendiriyordu. Edebiyatçılarımız aynı zamanda düşünce adamlarımız idi. Erzurum’daki arkadaşlar da edebiyatı yakından izliyorlardı. Necdet Subaşı, Mustafa Yürekli, Şeref Akbaba, Mehmet Topallar, Çanakkaleli Fahrettin (soyadını unuttum), Milli Gazete’de karikatürleri yayımlanan Osman Sak, Ahmet Fevzi Zengin, Osman Mutluel, Gürbüz Deniz gibi isimlerle tanıştık, bazıları ile yakın dost olduk. Doğru idi. İlahiyatçıların kendine özgü bir gramerleri vardı. Mesela takılma babında da olsa İlahiyat’a “Teoloji Mühendisliği” diyorlardı. “Evet” yerine “ev-ek, Eve-et”, “namaz kılmak” yerine “namaz yapmak” diyorlardı.

“Necdet Subaşı “amca”ları çok iyi tanıyordu”

Necdet Subaşı, İslami ilimler olarak girmişti fakülteye ve edebiyat, düşünce okumaları ile temayüz etmişti. Bildiğim kadarıyla Güldeste dergisinin Konya’daki matbaa işlerini o yürütmüştü. Şiir yayımlamıştı. (Müstear ismini de biliyorum.) Yanılmıyorsam ilk tanışmamızda ona Ribat’tan, Veyis Ersöz’den, Ramazan Altıntaş’tan, Abdullah Büyük’ten bahsettim. Çünkü orada yazım yayınlandığı için onları tanıyordum. O da bana Bekir Başarıcı’dan söz etti. Erzurum İlahiyat’ın bu edebiyata ilgisini yine buradan mezun olan ve o zamanlar Mavera’da yazı işleri müdürü olan Mustafa Çelik’in etkisinin olduğunu daha sonra öğrenecektim. Mustafa Çelik, “Adın Kaldı Bir” adlı şiir kitabının şairi idi ve daha Nehir yayınları kurulmamış, Kanal 7  daha doğmamıştı.

İlimde öne çıkan hoca portrelerine, edebiyatta ve üstelik bizim yaşlarda başka portreler eklenmişti. Şark, Kardaş Edebiyatlar, Bulut, Elif gibi dergilere Mustafa Yürekli de Ova diye bir edebiyat dergisi ekleyecekti.

Erzurum’a geldiğimizden hiç şikayetçi olmadık. Mahmut Balcı Tekyay’da, Mustafa Ulusoy Seha kitabevinde, Yasin Şorsu Hicret kitabevinde sadece kitap satmıyor, gelen gidene çay ısmarlıyor, talebelere taksit imkanı da veriyordu.  

12 Eylül’den hemen sonra (irticai faaliyetten dolayı olmalı!) karakollara misafir edilen Necdet Subaşı “amca”ları çok iyi tanıyordu. Çünkü onlar talebelerin sıklıkla girip çıktıkları yerlerde ayna, tarak, çakmak satıyorlardı. Bu “amca”lar öğrencileri tarassut altında tutuyorlardı. Malum, 12 Eylül yeni olmuştu ve “Netekim Kenan Evren” dönemi idi.

Erzurum denilince akla gelen bu ve diğer arkadaşlar daha sonra mühim mevkiler işgal etti, kalem ve kelam sahibi insanlar oldular. Hafıza kayıtlarına baktığımda bunların içinde şair, yazar, televizyoncu, dergi yayın yönetmeni, milletvekili, yayınevi sahibi, bakan, ticari kuruluş sahibi, soyadını değiştirerek o zamanlar şirk olarak niteledikleri particiliğe girip siyaset yapanlar olduğu gibi, öğretmenlik idealine sıkı sıkıya yapışan kişileri de görüyorum.

Yeni jenerasyon nasıl bilmiyorum. Ama şunu diyebilirim. “Erzurum çarşı pazar” türküsü değil sadece. Erzurum, Abdurrahman Gazi Hazretleri, Alvarlı Mehmet Efendi Hazretleri, İbrahim Hakkı Hazretleri olduğu kadar, memleket sathına yaydığı insanları ile ilim ve edebiyata kazandırdığı imzalar ile de önemli bir şehirdir.