2025 başından itibaren, Mehmed Akif Ersoy’un has dostu H. Basri Çantay Hoca’nın, Kur’an-ı Hakîm ve Meâli Kerîm adlı meâl tefsirini mütaalaya başladık. Sadettin Ökten Hocamız da bu meâlden zevk aldığını, hatta bazı ayetlerin başındaki “Elâ” kelimesinin “hişt hişt” (buraya dikkat) mânâsına geldiğini gördüğünü nakletmişti. Yine çok manidar bir ayet-i kerime mealini de “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır” (Yusuf sûresi, 76) hocadan öğrenmiştik.
Biz de bu güzide eseri okurken dipnotlardaki “El İbriz” atıfları dikkatimizi çekti. Maneviyata dair hem akla, asıl gönle tesir eden kelâmların başka bir tadı ve zevki oluyormuş.
Biz de bu dip notları bir araya getirirsek başka zevk alanlar olabilir dedik. En iyi öğrenme ve anlamaya “zevkle idrak” deniyor. Bu vesileyle hem H. Basri Hoca’mızın meâl tefsirine karşı okuma merakı uyanır hem de Kitâbül İbriz’i arayıp bulanlar olabilir diye hatırımıza geldi. Elimizdeki Kitâbül İbriz 1976 yılında Fatih Gençlik Vakfı Matbaasında basılmış, Bahar Yayınevi tarafından dağıtılmıştır. Kitaba takdim yazan M.Z.K. merhum şunları söylüyor:
“Bismillahirrahmânirrahim.
Büyük velilerden Fas'lı Abdülaziz Debbağ Hazretlerinin sohbetlerinden, menkıbelerinden, bazı sorulara verdiği cevaplardan meydana gelen ve değerli kâtibi ve talebesi Ahmed İbni Mübarek tarafından kaydedilen kitap, Kur'ân ve hadis ilimleriyle tasavvuf'un anlaşılması zor bazı meselelerini aydınlatmakta ve okuyanları hayrete düşürebilecek bir rahatlıkla, ruhani bir hazla tesir etmektedir.
Yaşadığımız devirde uzay çağına ulaşan insanlığın yeryüzü ve kâinat hakkında çok şeyler öğrendiği fakat henüz insan ve onun ruhî hayatı hakkında meçhullerle karşı karşıya bulunduğu hatırlanır ve yeni ruhiyat ilminin üzerine eğilip de halledemediği çetin meseleler düşünülürse Kitab-ül İbriz ve benzeri kıymetli eserlerin ne büyük yararlar sağlayacağı anlaşılır”.
***
Önce ayet meâllerini verecek ondan sonra A. İbni Mübârek’in suallerini ve Debbağ Hz.nin cevaplarını nakledeceğiz.
Bakara Sûresi, 30- Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak ben yer yüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infâza me'mur) bir halife (bir insan, âdem) yaratacağım" demişdi. (Melekler) de: «Biz seni hamdinle tesbîh ve seni takdis (ayıblardan, eş koşmakdan, eksikliklerden tenzîh) edib dururken (yerde)- orada bozgunculuk edecek, kanlar dökecek - kimse mi yaratacaksın?» demişlerdi. Allah (da): “Sizin bilemeyeceğinizi her halde ben bilirim” demişdi.
(Ahmed-ibni mübârek) anlatıyor: Bu âyeti kerîmenin tefsîrini ümmî şeyhim mürşidim (Abd-ül Aziz-id debbağ) hazretlerine sordum. Dedim ki: Hazret, bu âyetde melekler aleyhinde bir nevi ğıybet var. Halbuki melekler ma'sumdurlar. Müşârünileyh bana şu cevabı verdi:
- Hayır, ğıybet yokdur. Melekler bundan münezzehdir. Zira onlar Allahın ikrâmına mazhar kullardır. Bu söz onlardan şu maʼnâda saadır olmuşdur: «Senin indinde mahcub (hicab içinde) bulunmayan melekler varken hicab içinde bulunan bir insan yer yüzünde halife olmaya salahiyyetli olabilir mi? Bu salâhiyyet bizimdir. İşte biz seni müşâhede ediyoruz, Senin kadrini biliyoruz. Senin hiç bir emrine karşı gelmiyoruz. Hicabda olan Senin kadrini bilmez de Senin emirlerine isyan eder. Bu, meleklerin erebildikleri bir ilim derecesine göre, bir haber vermekden ibâretdir. Onun için Cenâb-ı Hak (meâlen) “Sizin bilmeyeceğinizi muhakkak ben bilirim” buyurdu. Ya'ni «Sizin zannınıza göre hicabda bulunan bir kimse benim kadrimi bilmez. O kadri bilecek olanlar ancak beni müşâhede edenlerdir. Sizin ilminiz ancak buraya kadar varıb dayanır. Halbuki benim ilmim bunun çok üstündedir. Çünkü ben hicabda olanı takviye eder, kendimle onun arasındaki perdeyi gideririm. Bu suretle nihayet onda bana ma'rifet hasıl olur. Sizin takat getiremiyeceğiniz ilmi benim lutfumla iktisab eder». İşte bundan dolayıdır ki (meâlen) “Allah Ademe bütün isimleri öğretmişdi” buyurulmuşdur.
(Ahmedibn-i mübârek) tekrar sordum, diyor, «Bu âyeti kerîmeye bütün melekler mi, yoksa sadece yer melekleri mi muhaatab olmuşdur?». «Müşârün'ileyh derhal şu cevabı verdi: “Yalnız yer melekleri” ve ilâve etdi: «O meleklerin mes'eleyi o suretle anlamalarının sebebi şudur: Adem oğulları Rablerine karşı hicabdadır, Re'ylerinde müstebiddir. Bundan dolayıdır ki meâlen «Yer yüzünde bozgunculuk edecek, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın dediler. Bununla beraber “Halife” kelimesi de onların böyle söylemesine bir vesîle teşkil etdi. Çünkü “Halife” nin şanı istiklâldir, istibdaddır, kendinden başkasını tanımamakdır. O, her tedbîri ve avakıb-i umuru idrak ve takdir etmeyi, (maslahatları görmeyi) kendinden bilir. Rabbini unutur. Zaten onların helâki de hep bu yüzdendir. «El-ibrîz».
Âl-i İmrân Sûresi, 42- Hani melekler: «Ey Meryem, şübhesiz ki Allah sana seçgin bir hususiyyet verdi. Seni tertemiz (büyütdü), Seni âlemlerin kadınları üzerine mümtaz kıldı» demişdi.
(Ahmed bin El-mübârek) der ki: Bu âyetin hazreti (Meryem) in peygamberliğine delâlet edib etmediğini (Abd-ül-Aziz Ed-debbağ) a sordum. Bu arada (Musâ) aleyhisselâmın anası gibi, Firavnın karısı (Asiye) gibi, (Sâre, Hâcer, Havva) gibi kadınların da birer peygamber olub olmadığı hakkındaki kanâatını anlamak istedim. Çünkü âlimlerimizden kimi bunların peygamber olduklarını, kimi olmadıklarını söylemiş, ba'zıları hazreti (Meryem) in peygamberliğinde icma bulunduğunu beyan etmiş, ehl-i sünnet ve cemaatin reîsi (Şeyh - Eş'arî) gibi ba'zıları da bu mes'elede tevakkuf etmişdir. Evvelkiler dediler ki: «Melek peygamberden başkasına inmez. Ayet-i kerîme ise hazreti (Meryem) e melek indiğini tasrih etmektedir». Ümmî mürşidim (Abd-ül-Aziz Ed-debbağ) bana şu cevabı verdi: «Kadınlar aslâ peygamber olmamışdır. Hazreti Meryem, sıddıykadır. Peygamberlikle velîlik Allahın nur ve sırrına iştirak etseler de Peygamberlik nuru velâyet nuruna mübâyindir. Nur-ı nübüvvet aslîdir, zâtîdir, hakıykîdir, asıl neş'etinde zât ile beraber yaratılmışdır. Bundan dolayıdır ki peygamberler bütün hallerinde ma'sumdur. Velâyet nuru ise böyle değildir. ilh. «El'ibriz».
Âl-i İmrân Sûresi,135-Ve çirkin bir günah işledikleri, yâhud nefslerine zulmetdikleri vakit Allahı hatırlayarak hemen günahlarının yarlığanmasını isteyenlerdir. Günahları Allahtan başka kim yarlığar? Bir de onlar işledikleri (günah) üzerinde, bilib dururlarken ısrar etmeyenlerdir.
(Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: Ben bu âyetle (En-nisâ sûresi, 110) âyetinin ma'nâsını ümmî mürşidim (Abd-ül Aziz Ed-debbağ) hazretlerine sordum. Dedim ki: «Birinci âyetde zikrolunan “…....” ile ikinci âyetdeki “ .….”kelimeleri “nefse zulm” etmiye de şamildir. Böyle iken «Ev = yahud» la ayrıca nefse zulümden bahs edilmesi neden?». Müşarünileyh bir lâhza sükûtdan sonra cevap verdi: “Efendim (Muhammed bin Abd-ül Kerîm-el Basrî) size diyor ki, dedi, bu âyetin nüzulü sebebi câhiliyyet devrinde Arabların âdet edindikleri bir haldir. O zaman Arablar zaalim hakkında mücadele ederler, onu bilerek müdâfaaya yeltenirlerdi. Meselâ içlerinden biri hırsızlık etmiş, kendileri de bunu biliyorlar. Tutarlar o adamı hırsızlık vasfından ve cürmünden kurtarmak için baatıl nâmına mücâdele ederlerdi. İşte «fahişe» bu çirkin günâhı işleyen, nefsine zulmeden de onu yalan şâhidlikle, baatıl sözlerle himâye eyleyendir». (Ahmed bin El mübarek) diyor ki: Bu tefsir beni hayretlere düşürdü. Bu, ikinci âyetin siyaakına da çok uyğundur. Çünkü cenab-ı Hak «……….» («En-nisâ'» sûresi, âyet: 107)» ve “…………” (“En-nisâ” sûresi, âyet: 109)» buyurmuşdur. Biz bu bahse daldığımız zaman «Fas» kapılarından biri olan «Bâbül hadîd» in haaricinde idik. Mürşidimin beyan buyurduğu (Muhammed bin Abd-ül kerîm) hazretleri ise «Basra» da idi. Bizim sözümüzü işitmiş muraadımızı anlamış, bize oradan cevab vermişdir. Allah evliyâyi kirâmından razı olsun. «El-ibriz».
En-Nisâ sûresi,101- Yeryüzünde sefere çıkdığınız zaman, eğer kâfirlerin size fenalık yapacağından endişe ederseniz, namazdan kısaltmanızda üzerinize bir vebâl yokdur. Şübhesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.
(Ahmed bin El-mübârek) diyor ki, kasr-ı salât eminlik haalinde iken de câiz olduğu halde bunun korku haaliyle takyîd edilmesinin sebebini ümmî mürşidim (Abd-ül Aziz Ed-debbağ) a sormuşdum. Dedi ki: «Bu takyîd eminlik haalindeki kasrı çıkarmak için değildir ki bir mefhum-ı muhaalif hatıra gelsin. Bu, bilhassa korku haalinde meşakkati ve tehlikeyi önlemek ve bu hükmün idhaaline i'tinâyi tenbih etmek içindir. Bunun sebebi de şudur: Ashaab-ı kirâm radıyallâhü anhüm muhaarebeye çıkdıkları zaman dünyâdaki ömürleri artık sona ermiş olması ihtimâlini düşünerek ibâdeti evvelkinden fazla yaparlar, gündüzleri savaşla uğraşmalarından başka geceleri de uyumayıb ibâdetle kaaim olurlar, taksîri ve şiddetli meşakkati âhirete hazırlanmalarına münâfi görürlerdi. Bu onlarda, kökleşmiş bir i'tikaddı. Cenâb-ı Hak onların kalblerinden bu tevehhümü izâle etmek istedi, bu âyeti inzâl buyurdu. «El-ibriz».
En-Nisâ sûresi,164- Öyle peygamberler (gönderdik ki) kıssalarını hakikat önceden sana bildirdik. (Yine) öyle peygamberler (Yolladık ki) sana onların kıssalarını haber vermedik. Allah Musâya da hitaab ile konuşdu.
(Ahmed bin El-mübârek) diyor ki, ümmî mürşidim (Abd-ül Aziz Eddebbağ) a sordum: «Bu konuşma, yalınız (Musâ) aleyhisselâma mı mahsusdur? Ekâbir-i suufiyyenin mükâlemeye dâir olan sözleri doğru mudur? Ezcümle ârif billâh (Hasen-i Şâzelî) «Hizb-i Kebir inde “وهب لنا مشاهدة تصحبها مكالمة” -Ya Rab bana mükaleme ile birlikde müşâhede ver» diyor. Ne buyurursunuz? dedim. Şöyle cevab verdi: «Suufiyyeden (Hasen-i Şâzelî) nin ve sâirenin mükâleme hakkında zikretdikleri doğrudur. Bunda şek yokdur. Bu âyet-i şerîfe buna muaarız değildir. Çünkü onda hasr yokdur. Fütûhata mazhar olanlar Hakkın kelâmını âdet hilâfında, harfsiz, savtsız, keyfiyyetini idrâk etmeyerek ve yalınız bir cihete değil, bütün cihetlere sârî olarak ve bütün uzuvlarıyle işidirler. ilh. «El-ibrîz».
El-enâm sûresi, 78- Sonra güneşi doğar vaz'iyyetde görünce de: «Bu mu imiş benim Rabbim?! Bu, hepsinden de büyük!» demiş, batınca da (şöyle) söylemişdi: «Ey kavmim, (Gördünüz ya, bunların hepsi fânî ve mahlukdur) Ben sizin (Allaha) eş katageldiğiniz nesnelerden kat'iyyen uzağım.
Buraya kadar olan meâllerin şu ( ) işâretleri içindeki tavzıhlar istidlâlin (İbrâhîm) aleyhisselâmın kendisi nâmına değil, kavmi nâmına -sırf onları doğru yola irşâd etmek, tapdıkları yıldızların fânî olduğunu ve tanrı olmakdan çok uzak bulunduğunu başlarına kakarak anlatmak için- vukua geldiğini ifade etmekde ve bu da mu'teber tefsîrlere istinâd eylemekdedir. Fakat bu âyetler hakkında (Ahmed bin El mübârek) in ümmî mürşidi Abd-ül Azîz Ed-debbağ) dan telekkiy etdiği pek hoş bir tefsîr-i hakıykat vardır ki onu da hulâsatan nakletmekden kendimi alamadım:
(İbn-ül mübârek) soruyor: «Bu istidlâl İbrâhim aleyhisselâmın Hakka yükselmesi için Cenâb-ı Hakkın masnuâtına bakdığını ve onlarla nefsi için istidlâlde bulunduğunu mu, yoksa kavminin dalâlini başlarına kakdığını mı ifade ediyor? Hazret diyor ki: «Onun bu istidlâli kendisi içindir. Fakat bu, başkalarının istidlâli kabîlinden değildir. Çünkü peygamberler maʼrifet-i ilâhiyyenin hadd-i ğaayesine vaasıl olmuş zâtlerdir. O peygamber, baatında ve basıyretinde görüb tanıdığı ma'rifet-ul-lâhı mâddî gözüyle de görmek, basıyretini basarına intikal etdirmek istiyor, bu mevcudât içinde basıyretiyle tanıdığına münâsib şeyleri mâddî gözleriyle de arıyor, binâen'aleyh yıldızlara, aya, güneşe, bakıyor. Fakat görüyor ki bunlar basıyretiyle müşâhede etdiği hakıykate aslâ uymuyor. O hakıykat bütün gökleri ve yeri yaratanın zâtidir. Binâen'aleyh bütün o mevcudâtdan yine zât-i hakka dönüyor. Bunun takrîbi misâli şudur: Mazhar-ı fütûhat olan bir veliyyullah ayın yirmi dokuzuncu gecesi basıyretiyle hilâle bakıb görüyor, sonra onu mâddî gözüyle de arıyor, fakat göremiyor ve göremeyen diğer adamlara katılarak kendisi de onlarla birlikde aramıya başlıyor ve o adamlar zannediyorlar ki o veliyy-i kâmil de kendileri gibi görmemiş insanlardır. ilh. «El-ibrîz».
El-a’râf sûresi, 46- İki (taraf) arasında (sûrdan) bir perde ve “A’raaf” üzerinde de (cennetlik ve cehennemliklerin) her birini sîmalarıyle tanıyacak (müvahhid) ricâl vardır ki onlar henüz oraya (cennete) girmemiş, fakat onlar girmeyi şiddetle arzu eder olarak cennet yâranına: “Selâmün aleyküm” diye nidâ ederler.
(Ahmed bin el-mübârek) diyor ki: «Ehl-i a'raaf» hakkında ümmî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) in şöyle dediğini işitdim: «Onlar irfan erbâbından büyük fetha malik olanlardır. Onların cennetdeki menzilleri bütün ehl-i cennetin menzillerinden daha yüksekdir, Fasdaki yüksek minâre gibi». (İbn'ül mübârek) anlatıyor: Ehl-i a'raaf hakkında bir çok söz vardır. (Hafız Süyutî), «El-Budûr-üs sâfire» sinde bütün bunları zikretmişdir. (Hamza) radıyallâhü anh ile diğer şehidler de orada ehl-i a'raafdan gösterilmişlerdir ki bu, hazreti Şeyhin dediğine de yakındır”. “El-ibriz”.
El-a’râf sûresi, 89 – “(Öyle amma) Allah bizi ondan kurtardıkdan sonra yine sizin dininize dönersek Allâha karşı muhakkak yalan düşmüş, iftirâ etmişizdir (demekdir). Ona dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Meğer ki Rabbimiz olan Allah dileye (40). Rabbimizin ilmi her şey'i kaplamışdır. Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Ey Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasında Sen hak olanı hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın”
(Ahmed bin Mübârek) diyor ki: ümmî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) a sormuşdum: “(Şuayb) aleyhisselâmdan vaaki” olan bu istisnâ nedir? Çünkü bu, onun üzerinde bulunduğu halden şekkini ve adem-i sübutunu iktizâ eder». Müşârün'ileyh bana şu cevâbı verdi: «Bu istisnâ ancak Allaha rücu'dur ve bu da mahz-ı îmandır. Zirâ ehli feth ve bilhassa peygamberler haklarındaki ef'aal-i ilâhiyyeyi ve kendilerinin bu hususda hiç bir kudrete mâlik olmadıklarını, zâtleri hakkında zuhra gelen fiilin ancak Allahdan geldiğini görürler. Bu hal içinde bulunandan bir istisnâ saadır oldu mu o, irfan deryasına dalar, îmânın en yüksek derecesine gelir». «El-ibrîz».
El-a’râf sûresi, 190 –Fakat (Allah) onlara düzgün (bir çocuk) verince kendilerine verdiği bu (çocuk) hakkında ona eşler tutmıya başladılar . Onlar neyi eş tutuyorlarsa Allah onlardan (münezzehdir) yücedir.
(Ahmed bin El-mübârek) anlatıyor: Mürşidim ümmî (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) hazretlerine bu âyetin tefsîrini sordum, dedim ki: “Âdem aleyhisselâm Allâhın peygamberi ve sevgilisidir. O, nasıl olur da Cenâb-ı Hakka ortaklar katar?» Müşârün'ileyh bana şu cevâbı verdi: «Bu, oğulların ve evlâdların işlediklerinden dolayı babalarına itab etmekdir. İçinde türlü meyveler bulunan bir bostanın sahibini düşünün ki o bostana meselâ Zeydin oğulları gelib onun meyvelerinden çalmış, onu berbad etmişdir. Bostanın saahibi Zeyde gidiyor, onunla çekişmiye başlıyor ve benim bostanımı berbad etmişsin diyor. Bu da öyledir». (Ahmed bin El-mübârek) bu cevab üzerine şöyle diyor: (Abdullah bin Abbas) radiyallâhü anhümânın kavli de budur ki onu «Ed-dür-rül mensûr fitefsîr-il Kur'ani bil-me'sûr» adlı kitabında (hafız Süyutî) nakletmiş, (Seyyid Cürcânî) de «Mevakıf şerhı» nda bu kavli ihtiyâr eylemişdir. ilh... «El-ibrîz»
Et-tevbe sûresi, 33- O, resûlünü hidâyetle, hak dîn ile (sırf) o dîni her dine gaalib kılmak için gönderendir. İsterse müşrikler hoş görmesin.
(Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: “O dîni diğer bütün dinlere gaalib kılmak için” den maksad nedir? İslâm dîninin öbür dînleri neshetdiği mi, yoksa huccetinin ve sahîh delâletinin galebe eylediği ve sâire mi?» diye (Abd-ül Azîz Ed-debbâğ) a sordum. Dedi ki: «Bu dîn-i taahiri Cenâb-ı Hak her cihetden bütün dînlere gaalib kılmışdır. Onları neshetmiş, huccetini onlara gaalib kılmış, yer yüzünde mensublarını onlardan fazla yapmışdır. Diğer dînler ona nisbetle bir hiç mesâbesindedir. Çünkü Cenâb-ı Hakkın, basıyretini açdığı insanlar yer yüzüne bakdıkları zaman her yerde Allâha ibâdet ve Onu tenzîh ve takdîs eden bir çok zümreler görürler. Bu zümreler Muhammed sallellâhü aleyhi ve sellemin dînine tâbi' olanlardır yer yüzü ancak onlarla, o sâdât ile ma'murluğunu muhaafaza etmekdedir ilh.» (Ya'ni galebe kemmiyyet, i'tibariyle değil, keyfiyyet i̇'tibariyledir) «El-ibrîz». Bakınız: «El-feth» sûresi, âyet: 28 - «Es-saf» sûresi, âyet: 9.
Et-tevbe sûresi, 75-İçlerinden kimi de Allâha (şöyle) ahdetmişdi: «eğer bize lütf-ü kereminden ihsân ederse, andolsun, zekâtını vereceğiz, muhakkak salihlerden olacağız»
(Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: «Ummî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) a sordum: «Bu adam sahaabe içinde mi idi, bu hikâye doğru mudur»? Müşarün'ileyh şu cevabı verdi: “Bakdım, Resûlüllâh sallellâhü aleyhi ve sellemin ashaabı arasında böyle bir günâhı irtikâb etmiş bir kimse ve böyle bir hikâye görmedim”.
(İbni Mübârek) anlatıyor: Hafız (İbni Hacer) dahi «El-isaabe» sinde bu hikâyenin nekâretine ve i'timada şayan bir tarıykden gelmediğine işâret etmişdir. O kitabda bu (Sa'lebe) nin hal tercemesine bakınız».
Yuusuf Sûresi, 24- O (kadın), andolsun ona niyyeti kurmuştu. Eğer Rabbinin bürhânını görmemiş olsaydı (belki Yuusuf da) onu kasd etmiş gitmişdi. İşte biz ondan fenâlığı ve fuhşu bertaraf edelim diye böyle (bürhân gönderdik). Çünkü o, (taatde) ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.
(Ahmed bin El-mübarek) diyor ki: Ümmî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed debbâğ) a “(Yuusuf) aleyhisselâmın o kadına kasd ve niyyet etdiği şey ne idi?” diye sordum. Derhal şu cevabı verdi: «Onu döğmekdi». Bunun üzerine kendisine ba'zı müfessirlerin bu babda zikretdiklerini açdım. Bunları şiddetle red ederek dedi ki: «Peygamberlerin ma'sumiyyeti nerede kaldı ya? Velîye bir feth vaki' olduğu zaman Allah onun yetmiş iki zulmet damarını söküb atar ki onların bir kısmından yalan, bir kısmından kibir, kiminden riyâ, kiminden dünyâ mahabbeti, kiminden de şehvet ve zinâ sevgisi ve sâire gibi kötülükler neş'et ediyordu. Veliyyullah hakkında keyfiyyet böyle olunca ya ismetle yaratılan, zâti ancak bu suretle neş'et eden bir peygamber hakkında nasıl olmak lâzım geleceğini düşün «El-ibriz».
Er-ra’d sûresi, 39 - Allah ne dilerse (onu yapar. Ba'zısını) mahveder, (vücuda getirmez, ba'zısını da) vücuda getirir. Ana kitab Onun nezdindedir.
(Ahmed bin El-mübârek) diyor ki: Bu âyetin tefsîrini ümmî mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbâğ) a sormuşdum. Bana şu cevâbı verdi: İstikbâle âid umurdan yağmur yağması, bir kişinin gelmesi, bir haadisenin olması gibi şeylerden bir kısmı vukua gelmez ki «Allah mahv eder» den maksad budur. Bir kısmı da vukua gelir ki «Vücûda getirir» den murad da budur. «Ana kitâb Onun nezdindedir» demek de Onun kadîm ilmi aslâ tehaalüf etmez demekdir. Bu tefsîri bana dün bizzât Resûlüllah sallellâhü aleyhi ve sellem telkıyn buyurmuşdur «El-ibrîz».
El-isrâ' sûresi,15- Kim doğru yolu bulursa, o doğru yolu ancak kendi faidesine bulmuş olur. Kim de sapıklık ederse o da yalınız kendi aleyhine sapmış olur. Hiçbir günahkâr başkasının günâh yükünü yüklenmez. Biz bir resûl gönderinceye kadar (hiçbir kimseye ve kavme) azâb ediciler değiliz.
(Ahmed bin Mübârek) diyor ki: Bu azâbın dünyâda mı, âhiretde mi olacağını mürşidim (Abd-ül Azîz Ed-debbağ) a sormuşdum. Bana şu cevabı verdi: Dünyada arzı yere batırmak, sayha ile ve sâire ile helâk etmek gibi ta'zîblerin vukuundan evvel peygamberin da'veti ve hucceti şartdır. Nitekim peygamberlerine isyan eden eski ümmetler de böyle olmuşlardır. Ahiret âzabı peygamber gönderilmiş olmasına mütevakkıf değildir. Eğer buna mütevakkıf olsaydı cehenneme gireceklerin ekseriyetini teşkil edecek olan “Yecüc” ve “Me'cûc” dan hiçbiri ateşe atılmazdı «El-ibrîz».
Abdülaziz Ed Debbağ, Ahmed bin El-mübârek, Hasan Basri Çantay ve ismi şerifi geçenlere rahmet ve mağfiret ile şefaatlarını niyaz ediyoruz.