Genel

Yılın kitaplığından Aralık ayına özel seçki-1

“Yaa, Thor’la Malkoçoğlu’nu nasıl karşılaştıracaksın çok merak ediyorum dayı! Şimdi sendeki bu hâl, medeni cesaret mi yoksa anneannem çayına kafanı güzelleştiren bir şeyler mi kattı, bilemedim valla!” “Koçum, sen o zarif beynini bunlarla yorma, bizim medeni cesaretimiz de kafamız da her daim güzel ve yerinde merak etme. Gelelim Thor, Hulk, Spiderman, Batman, Superman, Ironman… İşte sonu gelmeyen Man’lar, sözde kahraman adamlar!” Günümüzün teknolojik desteğiyle gerçekliği arttırılmış sahte kahramanlarına karşı tarihte yaşamış ve akıl almayacak kahramanlıklara imza atmış gerçek kahramanları. Mitoloji ve hayal gücünün tanrılık atfettiği ve kendince adalet sağlayan kahramanları; çizgi romanlardan filmlere, kıyafetlerden posterlere hayatımızın her alanında karşımıza çıkmakta. Bu hayalî kahramanların etrafımızı sardığı çağımızda hiçbir şeye tamah etmeyişleri, cesaretleri, adaletleriyle Hz. Ali’den Mıllış Nuri’ye, Şerife Bacı’dan Nesibe’ye, yangında komşularını kurtaran Hüsamettin Bey’den denizler hâkimi Mustafa Kaptan’a tarihte efsaneleşmiş gerçek kahramanların yanı sıra günümüzde de mahallemizde hatta evimizde yaşayan kahramanların hikâyeleri Süper Değil Gerçek Kahramanlar’da

Hayallerimizle ve böceklerimizle yolda futbol oynadığımız bir gündü. Uzaktan siyah lüks bir araba göründü. Üç çift meraklı göz, topu bırakıp arabayı izlemeye koyuldu. Camları film kaplı olduğundan içi görünmüyordu. Adil, “Oolum bu ağabayı tek gözü kapalı bir koğsan kullanıyooduğ,” derken arkasına dönüp gizlice defterine bir şeyler karaladı. Henüz büyüteci kullanacağı bir iş çıkmasa da dedektifçilik oyununa ilk defa malzeme bulduğu için heyecanlıydı. Durmuş, “Yok yanağında yara izi, kolunda da ejderha dövmesi vardır,” diyerek alay etti. “Çok garip yaa! Adamların navigasyonları kafayı yemiş olmalı,” dedim. Bu köydeki tek koruma görevlisi orman bekçisi olabilir. Ama iz sürmek bizim görevimizdi. İlk aklıma gelen bizim Mavikaçan’a doluşup esrarengiz arabayı takip etmekti. Tek silahımız kazma olunca bu fikir pek akıllıca gelmedi. En iyisi, dokuz körün bir değneği olan dedeme başvurmaktı. Değişen şartlara uyum sağlamak her zaman zordur. Özellikle çocuklar için. Bir de şehirde yaşayan birinin alışkanlıkları ve lükslerini bırakıp köye gitmesi oldukça zor. Fakat Aybars ve Aybala bunu başarıyorlar. Üstelik hiç şikâyet etmeden. Yeni arkadaşlar buluyorlar, suçluları yakalıyorlar; ekmek, reçel, sabun yapıyorlar; doğada yaşamayı, tarlada çalışmayı öğreniyorlar. Elbet oyunlar, düğünler, piknikler, gezmeler de cabası. Bu sıcacık aile hikâyesi, bu maceralar nerede mi, hepsi Berigel Köyü’nde.

Kara kara ne olduğunu anlamaya çalışırken benim sağ tarafımdan kıllı bir el kucağımda duran tabaktaki son kurabiyeye doğru uzanıp aldı. Ben de kıllı kolun geldiği yöne doğru eğildim. Korkudan, “İmdaaat!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonra ne mi oldu? Dünyanın bana göre en sevimli, yaramaz, simsiyah iki gözüyle karşı karşıya kaldım. Bir maymun, elinde bizim kurabiyeyi kemirip duruyordu. Hırsız bulunmuştu. Hayvanları ne kadar seviyoruz? Peki onların rahat etmesi, doğal yaşamlarını sürdürebilmeleri, sağlıklı büyüyebilmeleri için neler yapıyoruz? Onları bekleyen pek çok tehlike var. Pek çoğunun da nesli tükenmek üzere ve korunmaya muhtaçlar. Sitelerinin bahçesinde tanıştıkları Kapuçin, bizim Neşe, Zehra, Hakan ve Yılmaz’ı hiç tahmin etmedikleri bir maceraya sürüklüyor. Hiç tahmin etmedikleri derken çok tehlikeli ve heyecanlı bir macera. Tabii biraz da sihir var işin içinde. Hepsi Özgürlük Adına Bir Macera’da.

Ali, doğruca Abdullah’ın yanına gitti. Abdullah, kitap okumak için gelenlere kitapları vermek, sonra tekrar teslim almak gibi hizmetleri yürüten; ayrıca odalarda kitap çoğaltan ve tercüme edenlere kitapları bulup çıkarma konusunda yardım eden görevlilerden biriydi. Abdullah onu görünce her zaman aldığı kuşlarla ve astronomiyle ilgili kitabı getirmek için raflara yönelmişti ki Ali onu durdurdu. “Bu defa ölümsüzlük iksiri ve simyayla ilgili kitap istiyorum.” Ölümsüzlüğü kim istemez! Ancak buna ulaşmak mümkün mü? Bu yolda pek çok bilim insanı çalışmış, çeşitli zorlukları aşmış, pek çok hastalığa çareler bulmuşlar. Sadece hastalıklara değil üstelik; sanata, felsefeye, şehirleşmeye, toplum yaşamına, eğlence kültürüne ve daha pek çok şeye de yeni bir bakış açısı ve keşifler sağlamıştı bu çalışmalar. Bu uğurda çalışan, usta- çırak olan, ömürlerini adayan iki âlimin hikâyesi Cabir ile Ziryab’da.

Cam güzeli Limon. Öğrendiğim ilk çiçek isimlerinden biri camgüzelidir. Annemden öğrendiğim bir isim bu. Annemin kendine özgü kelimeleri vardı. Çiçekleri vardı. Onlarla o özel kelimelerle konuşurdu. Limon’u evin önünden geçenlerden camgüzeli zannedenler çoktur. Camgüzeli gibi durur çünkü Limon pencerenin denizliğinde. Camgüzeli bile cam güzeli gibi duran Limon gibi duramaz. Camgüzelinden bile çok cam güzelidir Limon sizin anlayacağınız. Bir kedinin değil, Limon’un hayatı… Her şeyin sıradanlaştığı ve hatta anlamını yitirdiği bir dünyada insanın hayatını değiştiren bir ‘can’ın şiire nispet yapan hayatından kesitler içeren bu kitap, “Bir gün bir kedim oldu ve hayatım değişti,” diyenler için.

Cam güzeli Limon. Öğrendiğim ilk çiçek isimlerinden biri camgüzelidir. Annemden öğrendiğim bir isim bu. Annemin kendine özgü kelimeleri vardı. Çiçekleri vardı. Onlarla o özel kelimelerle konuşurdu. Limon’u evin önünden geçenlerden camgüzeli zannedenler çoktur. Camgüzeli gibi durur çünkü Limon pencerenin denizliğinde. Camgüzeli bile cam güzeli gibi duran Limon gibi duramaz. Camgüzelinden bile çok cam güzelidir Limon sizin anlayacağınız. Bir kedinin değil, Limon’un hayatı… Her şeyin sıradanlaştığı ve hatta anlamını yitirdiği bir dünyada insanın hayatını değiştiren bir ‘can’ın şiire nispet yapan hayatından kesitler içeren bu kitap, “Bir gün bir kedim oldu ve hayatım değişti,” diyenler için.

Cam güzeli Limon. Öğrendiğim ilk çiçek isimlerinden biri camgüzelidir. Annemden öğrendiğim bir isim bu. Annemin kendine özgü kelimeleri vardı. Çiçekleri vardı. Onlarla o özel kelimelerle konuşurdu. Limon’u evin önünden geçenlerden camgüzeli zannedenler çoktur. Camgüzeli gibi durur çünkü Limon pencerenin denizliğinde. Camgüzeli bile cam güzeli gibi duran Limon gibi duramaz. Camgüzelinden bile çok cam güzelidir Limon sizin anlayacağınız. Bir kedinin değil, Limon’un hayatı… Her şeyin sıradanlaştığı ve hatta anlamını yitirdiği bir dünyada insanın hayatını değiştiren bir ‘can’ın şiire nispet yapan hayatından kesitler içeren bu kitap, “Bir gün bir kedim oldu ve hayatım değişti,” diyenler için.

En üst çekmecede bulduğumuz ıvır zıvırı ne yapacağımızı bilemedik. Atsak bir türlü atmasak bir türlü. Poşetlere koyup tavan arasına kaldırdık. Eğer döndüğünde yokluklarını fark ederse o görmeden gidip getirecek, işte buldum, diyecektim. Bir alt çekmeceden küflenmiş ekmek parçaları, küçük şekerler ve onların şeffaf ambalajları çıktı. Son günlerde kendini otelde zannettiği oluyordu. Aç kalacağından endişe edip biriktirmiş olmalı bunları. Üçüncü çekmecede, annemin ona hediye ettiği kazak, itinayla katlanmış ve arasına sabun yerleştirilmiş vaziyette duruyordu. Diğer kazaklar gelişigüzel tıkılmıştı çekmecenin arka kısmına. En dipte arayıp durduğu -hatta annemi ve komşuları çalmakla itham ettiği- değersiz eşyaları vardı. Kaderi değiştirmek elimizde mi? Beddualar, ölümümüz için yapılan hazırlıklar, muskalar, büyüler, rüyalar... Hepimiz insanlarla olduğu kadar eşyayla da bağ kurarız. Kimi zaman bu bağ bizim diğerleriyle olan ilişkimizi de belirleyici olur. Bir radyo, eski fotoğraflar, boş ilaç şişeleri, hamam tası, gelinlik, maskeler, kirli aynalar… Radyonun daha çok hayatımızda olduğu günlerden gelin kaynana hikâyeleri, geleceği değiştiren -en azından deneyen- ince düşünceli adamlar, neye baksa nazar eden gözler, takıntılı gelinler… Herkesi etkileyecek, insan hâllerini merkeze taşıyan hikâyeler İnce Duvar’da.

Uma Gelin, toprak damı cadının başına yıkacak kadar güçlenmiş, gücünü göstermeyecek kadar da akıllanmıştı. Hem artık çevire çevire yufka yapmayı, kirmen eğirip şelek çekmeyi, düven sürüp dibek taşında çorbalık yapmayı öğrendiği yetmez gibi bunları eski köyünden tanıdığı becerilerle harmanlamayı da başarmıştı. Uzak pınarlardan su taşıma, yağmurda dam loğlama işlerini de bir masalın içinde gibi yapıyordu. En az kırk yıl geriden gelen bu farklı hayatı tanımadaki becerisi, toprak damdakilerin çoğunu dilsiz yaptı. Uma Gelin ise artık iki dil biliyor, herkesin “gadasını” alıp havluya “peşkir” diyor, ipten “pırtı” toplayıp içinden “mintanı” ayırabiliyor; “eşkere” konuşup diyeceğini bir “keleş” anlatıyordu. Hatta dağ dilinde öykü anlatmaya kadar vardırmıştı işi, düşman şairle mücadele için sembolik öykü ve masallar anlatarak edebiyatın sağaltıcı etkisinden yararlanıyordu. Daha önce hiç görmediğiniz, Torosların yaylasında bir Anadolu ailesi. Ama çok bizden, çok içerden, çok samimi. Müthiş dili ve anlatımıyla kendinizi büyülü bir akışın içinde bulacağınız, hem gülümseten hem şaşırtan hem de sarsıcı bir hikâye. Bu ailenin hikâyesi sadece bir aile hikâyesi değil, eğitim sistemi eleştirisinden medeniyet kavramı sorgusuna, köy ve şehir hayatı farkından gelin kaynana psikolojine, komünizmden feminizme rengârenk bir çavlan olup dökülüyor. Bu uzun soluklu macera Deli Şairler Yaylası’nda.

Belki de yaşanmadı bunlar. Uydurmayı çok seven bir hikâyeci tarafından düzüldü. Geyik de mi hayalin parçasıydı? Hayır; boynuzları olan, kısa kuyruğu ve çekik gözleriyle gerçek bir geyikti o. Diğer canlılar gibi doğdu, beslendi ve öldü. Ormandan başka dünya görmeden öldü. Bazen düşünüyorum, acaba hayvanlar bunların farkında olsa ne değişirdi. Ne yaparlardı? Farz edelim ki geyik, bir gün ot yiyemeyeceğini; gözünü açıp tanıdığı, evi olan ormandan ayrılacağını fark etseydi nasıl yaşardı? Zevk alır mıydı ot yemekten? Geyik olmak cazip gelir miydi ona? Boynuzlarını korur muydu? Sanki hayret edip “Bu nasıl iş arkadaş!” derdi. Otlara, yeşilliklere nasıl veda edeceğini düşünürdü. Hayır hayır, hiçbirine kafa yormazdı bunların. Geyikti o, bitkilerin lezzetiyle kendinden geçer, güneşlenir, geviş getirir ve bu sıkıcı fikirleri kafası farklı işleyen başka yaratıklara terk ederdi. Umut daima. Yine de bazı anlar var ki elimizde kalana tutunmak, sımsıkı sarılmak durumunda kalıyoruz. Çocuklukta kurduğumuz o eşya, para, değer ilişkisi; çalışmak, hayaller ve yaşam gerçekleri kabulü. Çoğu zaman bu anları görmezden gelmek işimize geliyor. Ama bazen bu anlar, çatlatıp toprağı, çağrışımın gücüyle birleşip dikiliyorlar karşımıza. Çocukluktan başlayarak kar topu gibi büyüyüp gelen anlar toplamı Yamalı Paraşüt’te.

Bir gün gökyüzüne hiç bakmadan ölecekti Orhan. Kalabalık bir yerde, kimsesiz, bıkkın… Belki biraz mutlu olurdu ölünce. Bitmesine sevinirdi belki, bilemeyiz. Gerçi Orhan, aklına gelen bir düşünceyle diğeri çelişmeseydi eğer, gökyüzüne bakmadan ölmeyi kesin bilirdi. Ama bunca zamandır sıkıca tutunduğu inancına ters düşen o düşünce sarardı bütün benliğini. Derdi ki Orhan’a, öleceğin sırada annenin sesi gökten bir sır gibi gelirse kulağına ve “Ölüyorsun Orhan. Bana bak, korkma. Korkma yavrum. Ölünce bütün korkular okyanustaki bir damla oluverir,” deseydi. Bakar mıydın gökyüzüne? İşte o zaman Orhan, kendisiyle konuşur, ben anneme nasıl inanacağım, derdi. Yalnızlık başa çıkılması en zor duygu. Bunu kırmak için neler icat etmedi ki insanoğlu! Sosyalleşmeden, konuşmadan, içindekini dökmeden, zehri akıtmadan rahatlayamıyor. Öyle bir an geliyor ki insan; konuşmasa da ilgilenmese de beni görmese de yanımda biri olsa, diyor. Kiminde duvar oluyor çevresindekiler, kiminde bir hayal. Evde, işte, mahallede, otobüs durağında, geceleyin sokakta yalnız insanların hikâyeleri Göğe Bakmadan’da.

Yaza doğru nasıl olduysa annem ikna olmuştu. İnanmak istemediği gelip dayanmıştı kapısına. İnşaat hemen başladı. Toza toprağa karıştı koca bahçe. Makinelerin homurtusu bir canavar gibi esir aldı sokağı. Doğramalar sökülüyor, çatı kiremitleri toplanıyor, bahçedeki ağaçlar ve asmalar kesiliyor, her yandan toz dumanı kalkıyordu. Kepçeler koca evi darbeleriyle birkaç gün içinde hallaç pamuğu gibi atıp dümdüz etti. Annem kireçlenen belini zorla büküp kaldırarak çiçeklerini korumaya çalışıyordu çıkan toz afetinden. Yaz ortasını bulmadan müteahhit ikinci kata çıkmıştı bile. Beton kalıpları dökülen betonla doldukça ortalık savaş meydanına dönüyordu. Alafranga Günler'in geniş zaman ve mekânlara yayılan öyküleri, insanoğlunun değişmeyen yazgısını keşfe çıkıyor. Yelpaze tarihten bugüne, taşradan kentlere kadar açık. Çölde bir kum fırtınasında yahut bir kentsel dönüşüm yıkımında da insan aynı insan. Toz duman içinde, şaşkın ve çaresiz. Mehmet Baynal, doğayı tarihî bir şahsiyet gibi tasvir ederken, hikâyelerinin sonunda karakterlerini okuyucuyla baş başa bırakıyor. Bazen sorularla, bazense kaderin teklifsiz vukuatıyla...

Böylece harekete geçen iki kelime, çıktı odadan. Hiç kimseyi umursamadan yürümeye başladı ofiste. Masaları dolaştı, kâğıtların üzerinde gezindi, parmakların arasında dönen kalemleri bir iki defa da o çevirdi. Bütün katı, gürültüye boğan yazıcıyı susturdu. Hoparlörlerden yükselen cılız müzik seslerini. Paldır küldür yürüdü. Nereye girip çıktığını bilmeden yürüdü. Neleri kırıp döktüğünü ve bütün bunları nasıl bir şiddetle yaptığını bilmeden. Yaşananlar ve yaşanması arzulananların ya da gerçeğin sınırına yaklaşan hayallerin iç içe anlatıldığı öykülerden oluşuyor Ateşkes Günleri. Karşımıza kimi zaman hayli cesur, kimi zaman kendi hâlinde, ürkek kahramanlar çıkarıyor. Bazen bir rüyada dolaşır gibi hisler uyandırıyor okuyucuda. Yalın bir dil, samimi bir üslupla tanıdık düşler kurduruyor.

Ali Seyyah ikinci kitabı Yarım Ağız Türkü’de halk şiirinin sesini modern şiirin sesi ve ritmiyle buluşturmayı deniyor. Dünyanın dertlerine, sıkıntılarına, günlük tasalara aldırmadan değil; düşünerek, üreterek, dilinde türküsüyle cevaplar veriyor. buğday tarlalarında diz boyu balçık koştukça dökülüyor cebimdeki kum saati işlemiyor deniz fenerlerinin burada yalnızım, kimse geçmiyor yarım ağızla söylediğim bu türkü takılıyor buğday başaklarına dökülüyor buğday başaklarından -kan-

Mustafa Sarı, uzun süredir taşıdığı kelimeleri yeniden şiir olarak sunuyor. Eleştiren bir ses onun şiiri. Dikkatle dinlenmesi gereken bir ses. hasta güveler kımıldıyor döşeğinde annemin baş ağrısı gibi uzanıyor bir ay üstüne vız gelir salyangozun feryadı şimdi kedi burnu nergisler soldu bahçede

Zambaklar şairlere ne söyler? Ercan Yılmaz zambakların peşinde inancı, zamanı, aşkı ve hakikati görmeye çalışıyor. Zambakların izinde lirik bir rüya yolculuk onunki. Ben Tanrı’yı bir Zambağın tozunda gördüm.

Filiz Eneç kendinden yola çıkarak yazdığı şiirleri ikinci kitabı Peronda Gece’de topladı. Zamanla, ölümle, dünyayla, en çok da kendiyle söyleştiği şiirler Peronda Gece’de. sonra yine kendime: nesneler süslerken evleri ve ben Tanrı’dan sakınırken kendimi hiç bu kadar cesur değildim kaybettiğinde sesler yankısını binlerce çatlak oluşurken duvarlarda ve nesneler terk ettiğinde yüzümü o zaman, bağışlayacak mısın Tanrı’m beni

Âdem Yazıcı şiir yolculuğunun dördüncü durağında rüyalar, hayaller ve gerçekliğin sınırlarını vadediyor okuruna. Dünyanın meselelerine, gelip geçiciliğine bir şair bakışı. kedilerin ağzı açık fakat dilinden anlamıyor kimse kelimeleri günlere yedirip duruyor insan kelimeleri toplayıp duruyor gökten bir kere canlıya dönüşüyor bir kere de ölüme çizip duruyor aklını yere hem de kalbinin sesini uçurup uçurup gövdesine

Kendime sesleniyorum. Bir yolun sonunu değil, başını bulmak daha kıymetli. İyi bir yola başlamak, iyi bir rehber ile mümkün. Kalbimiz zayıfladı. Biliyorum, ekilecek tohumlarda saklı hayat. Toprak kıvamını bulacak. Güneş ısıtacak, bulutlar saklandığı yerden çıkacak. Bir dost sesi bir sevgili gibi karşılayacak, sıcak bir mevsime hazır olacağız. Kitaptır insan. Manzum. Ölçülü ve ahenkli. Öykülü ve ölçülü bir şiirdir insan. Şiir yazmaya değil ama daha çok şiir okumaya geldik. Biliyorum, içimi ısıtan ve ışıtan ışığı. Tanıdım, okumaya başladım satır satır. İlhamını bekleyen saklı şiir gibisin. Yazı, zamanı aşıyor. Zaman sınırlıyor insanı. Zamanın içindeyken, o an, yaşanırken çok da farkına varamıyoruz geride bıraktıklarımızın. Ya da eklenemiyor hayatımıza bazı şeyler. Ama istemediklerimiz de takılıyor yakamıza. Günlük yaşamın telaşında neleri ıskalıyoruz, nelere yetişemiyoruz kim bilir? Dünyadan uzaklaşma, kıymetli olana yönelme zamanı. Dostluğu, kardeşliği, sevgiyi, çalışmayı, vefayı; tabii savaşı, göçü, ölümü hatırlatan yazılar İki Dağ Arasında’da.

Türk şiirinin şüphesiz en önemli iki ismi Sezai Karakoç ve İsmet Özel’dir. Bu iki ismin şiirleri yanında nesirleri de hem Türk şiirine hem Türk edebiyatına hem Türk düşünce dünyasına etki etmiştir. Bu etki, kiminde karşısında olmak şeklinde tezahür ederken kiminde onun gibi olmak üzerine bina edildiği görülür. Her iki durumda da bu iki ismin yazdıklarının, görüşlerinin, yaşamlarının dikkatle incelenmesi ve üzerinde düşünülmesi yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki şairin eserleri üzerinden pek çok akademik çalışma yapılmasının yanı sıra çok çeşitli yazılar da kaleme alınmıştır. Kâmil Yeşil, hem bir edebiyatçı olarak bu iki büyük ismin eserlerine dikkatle yaklaşıyor hem de onlarla bizzat tanışmış, sohbetlerinde bulunmuş, görüşlerini takip etmiş, yakından tanımış biri olarak onları anlatıyor. Sezai Karakoç’un İkinci Yeni’deki etkisinden Mavera yazarlarıyla olan münasebetine, Necip Fazıl’la olan hoca-öğrenci ilişkisinden Cemal Süreya’yla olan arkadaşlığına, hakkında yazılan pek çok yazıya verdiği cevaplarla, bu isimlerin Sezai Karakoç aynasından yansımalarıyla okur gözünde “gerçek” bir Sezai Karakoç portresi çiziyor. Aynı şekilde İsmet Özel için de hem eserlerinden yola çıkarak tahlillerde bulunuyor hem İsmet Özel’in şiir ve düşünce dünyasındaki yerini yine şairin eserlerinden yola çıkarak gösteriyor hem Özel’in “Türklük” kavramını onun eserlerinden yola çıkarak açıklıyor hem de İsmet Özel aynasından yansıyan isimlerin Özel’de karşılığına kadar pek çok konuyu bütüncül bir bakışla ele alıyor. Bu iki büyük şairi anlamak için gereken anahtar Birbirine Karışmayan İki Deniz’de.

Kısa bir süre içinde her şeyi öğrenmiş olacaksın. Biraz sabırlı ol. Zor bir vazifeyle karşı karşıyasın. Emanet, binlerce yıldır gücün ve iktidarın peşinde koşanların erişememesi için emin olanlara aktarılır. Sen de bu eminlik zincirinin bir halkası olmayı daha ruhlar âleminde seçtin ve kutsal kapı bekçisi seni oradan tanır. Az sonra, bizim açacağımız kapıdan geçerek Mila’ya varacaksın. Orada gerekli olan her türlü bilgi iletilecek, sen de kendinin ve bu kutsal görevin değerini anlamlandırmış olacaksın. Dünyayı tehdit eden pek çok tehlike var. Ama yaşamı, insanı, inancı ve değerleri koruyanlar da var. Herkes kendinden başlayarak kendi kapılarını açabilir. Kendinin farklı oluş hâllerini keşfeder ve gücünü kullanmayı öğrenir. Zayıflıklarımız belki gücümüzdür, karanlık bizi aydınlığa çıkarabilir. İnsanın kendini ve diğer oluş alanlarını keşfettiği, zorlu görevler, dostluk, aşk ve fedakârlık dolu eşsiz bir macera Mila’da.