‘Türk Edebiyatının Gelmiş Geçmiş En İyi 20 Romanı’
Türk Edebiyatı'nın en çok okunan eserleri olmasının yanı sıra edebiyatçılar ve eleştirmenlerden de tam not alan en iyi 20 eserini sizler için derledik.
İnce Memed, Yaşar Kemal
Otuz iki yıllık bir zaman diliminde yazılan İnce Memed dörtlüsü, düzene başkaldıran Memed'in ve insan ilişkileri, doğası ve renkleriyle Çukurova'nın öyküsüdür. Yaşar Kemal'in söyleyişiyle "içinde başkaldırma kurduyla doğmuş" bir insanın, "mecbur adam"ın romanı.
Abdi Ağa'nın zulmüyle köyünü terk etmek zorunda kalan Memed, Ağa'nın yeğeniyle evlendirilmek üzere olan Hatçe'yi kaçırır. Abdi Ağa'yı yaralayan, yeğenini de öldüren Memed eşkiya Deli Durdu'ya katılır, ancak kıyıcılığına katlanmadığı Deli Durdu'dan iki arkadaşıyla birlikte ayrılır. Memed, sıradan bir köy çocuğuyken, zulmedenler için eşkiyaya, köylüler içinse bir kurtarıcıya dönüşür.
Tutunamayanlar, Oğuz Atay
Tutunamayanlar, Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Berna Moran, Oğuz Atay'ın bu ilk romanını "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak niteler. Moran'a göre "Oğuz Atay'ın mizah gücü ve duyarlığı ve kullandığı teknik incelikler, Tutunamayanlar'ı büyük bir yeteneğin ürünü yapmış, eserdeki bu yetkinlik Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.
"Küçük burjuva dünyasını ve değerlerini zekice alaya alan Atay, "saldırısı tutunanların anlamayacağı, rededeceği türden bir romanla yazar."
Saatleri Ayarlama Enstitüsü,
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiiri sembolist bir ifade üzerine kurulmuştur. Aynı anlatım tarzı romanlarına da zaman zaman sirayet eder. Ancak muhteva açısından metafizik eğilimleri ile estetik endişelerini şiire ayırdığı halde, sosyal temalar için nesri seçmiştir. Romanları, zengin hayat hikayesinden taşarak Türkiye meselelerine kendine has yorumlar getirir.
Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar
Huzur'un kahramanlarından Mümtaz, roman boyunca kendisini "huzur"a kavuşturacak bir "iç nizam"ı aramaktadır. Eserde hastalık, ölüm, tabiat, kozmik unsurlar, medeniyet, sosyal meseleler, çeşitli ruh halleri ve estetik fikirler iç içe verilir. Ancak bütün bunların üzerinde romana hakim olan Mümtaz'la Nuran'ın aşklarıdır. İstanbul, bu aşkın yaşandığı çevre olmaktan çıkarak, adeta bir roman kahramanı gibi ele alınır.
Kara Kitap, Orhan Pamuk
Son kırk yılın Türk edebiyatı Kara Kitap’tan önce ve Kara Kitap’tan sonra diye ikiye ayrılabilir.
Yayımlanır yayımlanmaz, değişikliği, tuhaflığı ve güzelliği ile okurları şaşırtan ve hemen tartışmaların odağına yerleşen Kara Kitap modern Türk edebiyatının vazgeçilmez bir klasiğidir.
Yayımlanışının 25. yılında esrarı hiç tükenmeyen bu romanın özel bir baskısını hazırladık. Pamuk’un büyük çoğunluğu hiçbir yerde yayımlanmamış el yazması sayfaları, çizimleri, ilk baskıya son anda ekleyip çıkardığı her biri birbirinden ilginç paragraflar, cümleler ile kitabın muamma ve bilmecelerini ortaya çıkaran yazı ve karalamalarıyla.
Galip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı karlı bir kış günü İstanbul’da aramaya başlar. Çocukluğundan beri yazılarını hayranlıkla okuduğu yakın akrabası gazeteci Celâl’in köşe yazıları, bu arayışta ona eşlik edecektir. Okuyucu, bir yandan her bacası, her sokağı, her insanı başka bir esrarlı âlemin işaretine dönüşen İstanbul’da Galip’in araştırmalarını ve karşılaştığı kişileri izlerken, bir yandan da bu araştırmaları tuhaf hikâyelerle tamamlayan Celâl’in köşe yazılarıyla karşılaşır. Eski cellatların hikâyelerinden Boğaz’ın sularının çekileceği felaket günlerine, kılık değiştiren paşalardan yüzlerimizin üzerindeki anlamın sırlarına, İstanbul’un ücra ve karanlık köşelerinden gülünç ve tuhaf kişilerine, yakın tarihimizden günlük hayatımızın unutulmuş ve şaşırtıcı ayrıntılarına kadar uzanan bu araştırma, Galip’i hem kayıp karısına hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrara doğru çekecektir.
Bereketli Topraklar Üzerinde, Orhan Kemal
"Bu kitap, kendi bilgi ve görgülerim dışında, bir lokma ekmek için kötü iş şartları içinde zehir gibi bir hayatı yaşayanlardan derlenmiş malzemeyle meydana gelmiştir. Yayımlanmadan önce, çeşitli ırgat, usta, usta yardımcısını toplayarak bir gece sabaha kadar okudum onlara. Dinlediler. 'Pardon,' dediler, 'bu bu kadar olur. Bütün anlattıkların doğru. Eksik bile. Çukurova'nın bereketli topraklarında öyle işler olur ki, aklın durur. Sana anlatsak, bir değil beş roman çıkarırsın...'"
Aylak Adam, Yusuf Atılgan
Türk edebiyatında Tanzimat’tan 1950’li yıllara kadar geçen dönemde, aydınlar hemen her romanda toplum için mücadele eden idealist kişiler olarak tasvir edilirdi. Ve sonra tüm aydınlanmış olanlar, İkinci Dünya Savaşı yıllarından itibaren yüzlerini toplumun karanlığından kendi iç dünyasına çevirmeye başladı. Üstelik bu içine kapanma hali, gerek gerçek yaşamda gerekse de kurgusal düzlemde, sadece Türk edebiyatında değil; dünyanın her yerinde ve tüm sanat dallarında cereyan etti.
Toplumun bir kısmı karanlıkta yolunu bulmaya alışmışken, aydınlıkta kalanlar ise uğruna çaba harcayacak ne bir toplum ne de hedef bulabildi. İşte Aylak Adam romanı, toplum ve aydın arasında gitgide büyüyen bu uçurumu en net şekilde gözler önüne seren Türk romanlarından biri. Yusuf Atılgan’ın 1959 yılında yayımladığı Aylak Adam, modern insana hala tutmakta olduğu ışık ile günümüzde de en çok konuşulan romanlar arasında yer alıyor.
Hınca Hınç Dolu Bir Zihin, Aidiyetsizlik İçinde Savrulan Boş Bir Ömür…
Türk edebiyatının en güçlü modernist romancılarından olan Yusuf Atılgan, ilk romanı Aylak Adam’la edebi ve sosyolojik olarak üzerinde hala durulması gereken meselelere değiniyor. Yarattığı Bay C. adlı başkahramanla yeni toplumdaki düşünen tüm beyinlerin bir temsilini oluşturan Atılgan, boşvermişlik içinde harcanan bir ömrün hikayesini anlatıyor. Günlerini zihnindeki içsel çatışmalarla geçiren bu isimsiz ana karakter, maddi durumunun da elvermesi sayesinde hayattaki farklı zevkleri deneyimlemenin peşinde koşuyor. Ancak hepsi bir yana, kadınlar dahi ona aradığı aidiyet hissini veremiyor.
Aylak Adam romanını kendi dönemine kadar verilen eserlerden farklı kılan faktörü, tekniğinin yanı sıra nihai sonsuzluğu oluşturuyor. Okurlarına her satırda Bay C.’nin akıbetini merak ettiren eser, aranan cevabı göreli bir biçimde sunmasıyla çok daha özgün bir nitelik kazanıyor. Peki, Bay C. acaba aradığı tatminkarlığa sonunda ulaşabildi mi? Yoksa 1959’dan beri aramızda dolaşıp hayatın anlamını aramaya devam mı ediyor?
Aşk-ı Memnu, Halit Ziya Uşaklıgil
Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’la birlikte ikinci önemli romanı Aşk- ı Memnu, görünüşte ölçüsüz ve biraz da maddi çıkara dayalı bir evliliğin ortaya çıkardığı “yasak aşk”ın felaketle sona eren acıklı öyküsüdür.
Boğaziçi ’nde Melih Bey takımı diye tanınmış aileden Firdevs Hanım ’ın genç ve güzel kızı Bihter biraz müreffeh bir hayat sürmek, biraz da hafifmeşrep bir kadın olan annesinin kötü şöhretinden kurtulmak ve ona asla benzememek için iki çocuk sahibi, kırklı yaşlardaki Adnan Bey ’le evlenir. Bihter, Adnan Bey ’in yalısına gelin olarak geldikten bir süre sonra kocası Adnan Bey ’de bulamadığı aşkı, kocasının çapkın yeğeni Behlül’le yaşadığı yasak aşkta bulmayı dener. Ancak bir süre sonra Behlül’ün Bihter ’i yüzüstü bırakarak tekrar Beyoğlu ’ndaki eski sevgilisine dönmesi, ardından da Adnan Bey ’in son derece duygusal kızı, Nihal’le nişanlanmaya kalkmasıyla söz konusu “yasak aşk” bütün yalıda duyulur. Bihter kendi kendisiyle kısa bir mücadeleden sonra annesinden, Behlül’den ve yalıya gelin olarak gelmesini bir türlü hazmedemeyen, babasını kendisinden ayırdığını düşünen Nihal ’den intikam almak üzere intihar eder. Bunun üzerine Behlül kaçar, Nihal tekrar babasına kavuşur, yalının Bihter ’in gelmesiyle bozulan düzeni yeniden sağlanır.
Aşk- ı Memnu, geçen yüzyılın başında bir yandan alafranga bir hayata girmekte olan toplumu bu yönüyle tanıtırken, bir yandan da Avrupa ’da görülen ve Batılı romancıların da kullandıkları soyaçekim ve determinizm gibi realizmin gerektirdiği bütün öğeleri başarıyla işlemiş, gözlemleri ve ayrıntılı betimlemeleriyle Türk romanında bir dönüm noktası oluşturmuştur.
Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk
Yeni Türk edebiyatının dünya çapında en çok okunan ve sevilen romanı Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk’un tema ve olay örgüsü bakımından en pozitif romanı olarak tanımlanıyor. Zengin anlatım gücü ve usta tekniğiyle yerli edebiyatın en başarılı isimleri arasında yer alan Pamuk, Benim Adım Kırmızı’da Türk romanının temel konularından biri olan Doğu-Batı medeniyetlerinin kapsamlı bir karşılaştırmasını yapıyor.
Yayımlanmasını takip eden süreçte Fransa ve İtalya’da “yılın kitabı” seçilen Benim Adım Kırmızı, yazarın en çok dile çevrilen eseri olarak farklı kitleleri ortak beğenide bir araya getiriyor. Okurlarıyla ilk olarak 1998 yılında buluşan eser, yazara Uluslararası IMPAC Dublin Ödülü’nü de kazandırmış olmasıyla edebiyat alanında Türkiye’nin en önemli değerleri arasında yer alıyor.
16. Yüzyılda Bir İstanbul Turuna Çıkmaya Hazır Mısınız?
Benim Adım Kırmızı, 16’ncı yüzyılın sonlarındaki İstanbul yaşamını konu ediniyor. Kitaptaki olaylar, 1591 yılının bir kış gününde başlıyor. Romanın başkahramanı ise evli ve iki çocuk annesi olan, Şeküre adındaki güzel bir kadın olarak okur karşısına çıkıyor. Kocasının savaşa katılması üzerine iki çocuğu ve babası ile birlikte yaşayan Şeküre, artık hayatında kendisine arkadaşlık edecek başka birinin olmasını diliyor. Bu esnada da kocasının kardeşi Hasan ve kendi kuzeni Kara arasında gelgitli bir ruh hali içinde sürükleniyor.
Şeküre’nin babası Zarif Efendi, bir nakkaş olup geçimini saraydan istenen işlerle sağlıyor. Ve bir gün padişah, ona bir kitap vererek bu eserin gizlice işlenmesini istiyor. Döneme göre sakıncalı bir iş olan bu görev, çok geçmeden Zarif Efendi’nin ölümüyle sonuçlanıyor.
Babasının bir düşmanlık katline kurban gitmesi üzerine Şeküre, çocuklarıyla beraber kuzeni Kara’nın evine yerleşiyor. Ancak babasını Kara’nın öldürdüğünü zannederek ona düşmanca bir tavır takınıyor. Bir süre sonra, babasının Kara değil de hiç beklemediği biri tarafından öldürüldüğünü öğreniyor.
Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar
Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden İhsan Oktay Anar, 1995’te yayımladığı Puslu Kıtalar Atlası ile 7’den 70’e geniş bir okur kitlesine ulaşmaya devam ediyor. Eserinde fantastik ve tarihi roman özelliklerini ustalıkla bir araya getiren yazar, zengin anlatımı ile okurlarına benzersiz bir deneyim sunuyor.
Puslu Kıtalar Atlası, Anar’ın yayınlanan ilk romanı olmasına karşılık, içerik ve biçim bakımından Türk edebiyatının en olgun örnekleri arasında gösteriliyor. Yayımlandığı dönemden itibaren 50’den fazla baskıya ulaşan eser, geçmişin ikonik ögelerini yenilikçi bir anlatımla okurlarına aktarıyor.
Bunun yanı sıra yazar, geleneksel iç içe öyküleme tekniğini de postmodernist bir yaklaşımla “üst kurmaca” olarak yeniden yorumluyor.
Puslu Kıtalar Atlası, ana tema olarak varlığın gerçekliğini ve kurgusallığını sorguluyor. Roman boyu ön planda tutulan bu sorgulama, okurun kitapta gerçekleşen tüm olaylara farkındalık ile yaklaşmasını sağlıyor. Hatta romanın başkahramanı Uzun İhsan da olay örgüsünü aynı ikilem üzerinden başlatıyor.
Romanın başında Uzun İhsan, okuduğu bir kitabın etkisinde kalarak sürekli varlığın gerçek mi yoksa düş mü olduğuna kafa yormaya başlıyor. Bunun sonucunda uyku şurubu içerek düşler alemini dolaşmaya karar veriyor. Gördüğü rüyaları ise bir kitaba aktararak oğlu Bünyamin’e veriyor.
Uzun İhsan’ın gördüğü düşler ve oğluna bıraktığı kitap, romanın çerçevesini oluşturuyor. Altı bölümden oluşan romanda, söz konusu ana hikaye ve Bünyamin’in maceralarından oluşan farklı öyküler yer alıyor. Bu noktada Bünyamin de romanın bir diğer başkahramanı olarak okurun karşısına çıkıyor. Babasının ona bıraktığı atlas rehberliğinde düşler aleminde yolculuğa çıkan Bünyamin, bu serüvenin sonunda sizce nasıl bir cevaba ulaşacak?
Sevgili Arsız Ölüm, Latife Tekin
Eşsiz yapıtlarıyla kaleminin gücünü dünyaya duyuran Türk kadın yazarlardan Latife Tekin, ilk romanı Sevgili Arsız Ölüm ile okur kitlesini günden güne genişletmeye devam ediyor.
Okurlarıyla ilk kez 1983 yılında buluşan roman, 60’lı yılların Anadolu gerçeğini ele alan konusuyla aynı zamanda sosyal bir inceleme niteliği taşıyor. Köyden kente göç olgusunu tüm yönleriyle işleyen Sevgili Arsız Ölüm, yüreklere dokunan hikayesi ile sizi de ilk sayfalarından itibaren etkisi altına alacak.
Sevgili Arsız Ölüm, yazarının hayatına dair somut izler barındırması bakımından bir soy hikayesi ve biyografi olma özelliği taşıyor. Kitaptaki olaylar, Latife Tekin’in doğduğu ve büyüdüğü yer olan Kayseri Bünyan’da başlıyor. Romanın ana hattını ise ilçenin Alücüvek köyünde yaşamını sürdüren Huvat adlı bir adam ve aile yaşantısı oluşturuyor.
Köyün ileri gelenlerinden biri olan Huvat Aktaş, işi gereği sürekli şehre gidip geliyor. Şehirde farklı işler yaparak geçimini sağlayan Huvat, orada gördükleri sayesinde düşünce olarak köy zihniyetinden görece sıyrılıyor. Şehirden her dönüşünde farklı icatlar getiren genç adam, köylüler tarafından sürekli eleştirilse de getirdikleriyle halkın ilgisini ve sevgisini kazanıyor. Ta ki bir gün şehirden Atiye adlı bir kadınla dönene dek…
Köy halkı, başı açık bir halde köye gelen Atiye’yi hemen uğursuzlukla suçlayarak dışlıyor. Böylece Atiye, ilk çocuğunu doğurana dek ahırda yaşamak durumunda kalıyor. Ancak bir müddet sonra köy hayatına uyum sağlamayı seçiyor ve buna göre yaşamaya başlıyor. Sırasıyla beş çocukları olan Huvat ve Atiye çifti, bir gün geçim sıkıntıları nedeniyle temelli olarak şehre taşınıyor. Ve bundan sonra aile için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Yaban, Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun en başarılı romanları arasında gösterilen Yaban, ilk defa 1932 yılında okuyucuyla buluşuyor. Romanda zaman aralığı olarak Birinci Dünya Savaşı’ndan Sakarya Meydan Muharebesi’nin sonuna kadar geçen süre seçiliyor.
Yaban, söz konusu dönemde köylerin ve köylülerin durumunu ele alarak kurtuluş mücadelesine farklı bir perspektiften bakmaya olanak sağlıyor. Yazar bununla birlikte, yarattığı farklı statüdeki karakterlerle aydın-köylü çatışmasını da başarılı bir şekilde kurguya ekliyor.
Yaban’da olaylar, savaş gazisi olan Ahmet Celal’in İstanbul’a dönememesi sebebiyle, Porsuk Çayı kıyısındaki bir köye yerleşmesiyle başlıyor. Ahmet Celal, romanda dönemin aydınlarını yansıtan karakter olarak okur karşısına çıkıyor. Başkahraman, yedek subay olarak katıldığı Birinci Dünya Savaşı’nda kolunu kaybediyor. Savaşın ardından İstanbul’a dönmek istese de İngiliz işgalinde olan şehre dönemiyor. Emir eri Mehmet Ali’nin davetiyle Porsuk Çayı kıyısındaki köye geliyor.
Yazar buradan sonrasında aydın-köylü çatışmasını öne çıkarıyor. Kılık kıyafetinden üslubuna kadar köydeki herkesten farklı olan Ahmet Celal’in kendini kabul ettirmesi elbette ki kolay olmuyor. Bununla birlikte kendisiyle bambaşka bir açıdan dünyaya bakan köylülere, kurtuluş mücadelesiyle ilgili fikirlerini anlatabilmesi de mümkün olmuyor. Tüm bunların arasında bir de Ahmet Celal’in yüreğine sevda düşüyor.
Yakup Kadri, Yaban adlı eseri ile milli mücadele yıllarındaki koşulların zorluğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Kitapta, söz konusu dönemde köylerdeki imkanların kısıtlılığının yanı sıra eğitimsizliğin ve cehaletin yol açtığı sorunlar ile başa çıkmanın güçlüğü açık bir şekilde vurgulanıyor. Ayrıca eğitimsiz bir topluluk içerisine yerleştirilen aydın karakter ile olaylara ve durumlara iki yönlü bir bakış açısı sunuluyor.
Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay
Türkiye’de postmodern edebiyatın en güçlü temsilcisi olarak görülen Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar romanıyla günümüzde de sıkça konuşulmaya devam ediyor. Yazarın Tutunamayanlar’dan sonra ikinci eseri olarak kaleme aldığı Tehlikeli Oyunlar, bireyin toplum ve kendisi ile olan sorunlarını ele alıyor.
Başkahramanın kişiliği bakımından Tutunamayanlar ile aynı düzlemde ilerleyen roman, bu yönüyle Atay’ın “anlaşılamama” kaygısını yeniden ve güçlü bir şekilde vurguluyor.
Okurlarıyla ilk olarak 1973 yılında buluşan Tehlikeli Oyunlar, Atay’ın Türk edebiyatındaki sınırları ikinci kez yıkması bakımından büyük bir önem taşıyor. Postmodernist roman akımının Türkiye’deki artçı gücü olan eser, kendisinden sonra verilecek pek çok başarılı eserin de ilham kaynağını oluşturuyor.
Tehlikeli Oyunlar’da, postmodernist roman akımının dünyadaki öncüleri sayılan James Joyce ve Vladimir Nabokov gibi güçlü yazarların etkisi de hissediliyor. Bu bağlamda roman, edebiyattaki çağdaş yaklaşımları Türkçe’ye son derece başarılı bir şekilde taşıyor. Aynı zamanda modern Türk toplum yaşamını ve bireyin iç dünyasını da özgün bir şekilde yansıtıyor. Oğuz Atay’ın gizli otobiyografisi olması ise romanın özgün anlatımını destekleyen bir diğer unsuru oluşturuyor.
Tehlikeli Oyunlar, Hikmet Benol adlı “tutunamayan” bir adamın yaşamını konu alıyor. Okurun karşısına yeni boşanmış ve mutsuz bir adam olarak çıkan Hikmet Benol, hayatına düşünceleri ve yalnızlığı ile devam ediyor. Dostlarıyla geçirdiği zamanlar da onu düşüncelerinden sıyırmak için yeterli olmuyor.
Benliğinin içinde birden fazla yaşamı ve karakteri bir arada taşıyan Hikmet, düşüncelerinin karanlığında sürekli boğulduğu hissine kapılıyor. Bu sıkıntıları da aklından oyunlar yazarak ve o oyunların içinde yaşayarak bastırıyor. Yaşamakta olduğu hayatın da kendi yazdığı bir oyun olup olmadığı konusunda sürekli düşünen Hikmet, en sonunda tüm bu düşüncelerden kurtulmaya karar veriyor.
Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu
"İnsan krapon kâğıdından kanatlar takınca kelebek olduğuna inanır. Koyun postunda koyun, kurt postunda kurt […] Ülkü de giydirilebilir üstünüze ve Etlik tepeleri dağ gözükür gözünüze."
Ölmeye Yatmak romanı biçim açısından da ilginç. Çok geniş bir dönemi anlatmak isteyen romancı, Aysel'in ruh dünyasının yanı sıra toplumsal olayları, Aysel'i Doçent Aysel haline getiren koşulları yarı belgesel bir tarzla eserine katmış. (Selim İleri)
Ağaoğlu'nun Ölmeye Yatmak adlı romanı, kadının cins kimliğini, bireyselliğini el yordamıyla araması, sorgulamasını ifade eder. Cumhuriyet kadın aydınının özgürlük ve dişilik arasındaki çıkmazını, bu romanındaki kadın tiplemesi, Aysel çok iyi bir şekilde betimler. (Nilüfer Göle)
Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
İlk baskısı 1943 yılında yapılan Kürk Mantolu Madonna, günümüzde halen en çok ilgi gören ve satılan kitaplar arasında bulunuyor. Basıldığı günden bu yana 1 milyondan fazla satan kitap üzerine, birçok araştırma ve inceleme yapılmış, hakkında tezler yazılmış, fakat bu başarısının sırrı tam olarak çözülememiştir. Onu bu kadar özel kılan ve hala konuşuluyor olmasındaki en büyük pay, tabii ki Sabahattin Ali’nin usta kalemi ve başarılı ruh tahlilleridir.
Konusu ile adından sıkça söz ettiren eser, Türk edebiyatının da en önemli romanları arasında gösteriliyor. Psikolojik bir anlatı olarak da ifade edebileceğimiz roman aslında üç ana tema etrafında şekilleniyor: Aşk, yalnızlık ve yabancılaşma. Kürk Mantolu Madonna, daha çok bir aşk hikayesi olarak görünse de romanda aslında bir insanın yalnızlaşma sürecine ve giderek topluma yabancılaşmasına şahit oluyoruz. Psikolojik tahliller çerçevesinde bu yabancılaşma ve yalnızlık duygusunu Sabahattin Ali o kadar iyi anlatıyor ki, okurken bize bu hisleri adeta yaşıyormuşçasına hissettiriyor.
Hüzünlü bir aşk öyküsü olan Kürk Mantolu Madonna, iki hikayeden oluşan bir anlatıma sahip. İlk hikayede Rasim adlı karakterin iş bulması ve Raif Efendi ile tanışması anlatılıyor. Kimseler ile konuşmayan sessiz sakin Raif Efendi’yi gözlemleyen ve onu daha yakından tanımak isteyen Rasim’in anlatımı ile Raif Efendi’yi dinliyoruz. Onun neden bu kadar yalnız ve topluma yabancı olduğunu ise kendisinin kaleme aldığı siyah kaplı defter aracılığı ile ikinci hikayede öğreniyoruz. İkinci hikaye Raif Efendi’nin kimselere söylemediği ve anlatmadığı bir aşk hikayesi ile başlıyor. Gençlik yıllarına gittiğimiz bu defterde Raif Efendi’nin Almanya’da bir resim sergisinde Maria Puder ile tanışması ve sonrasında birbirlerine aşık olmasının hikayesi içinde bir anda kendimizi buluyoruz.
Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay
II. Abdülhamit, Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerinin toplumsal ve kültürel dönüşümlerini konak, yalı ve köşklerin içinden yansıtan Üç İstanbul romanı, geniş kişi repertuvarıyla 20. yüzyıl klasiklerimiz arasında benzersiz bir yere sahiptir. Mithat Cemal Kuntay, imparatorluk dağılırken değişen hayatların yeni yapılar karşısındaki direnç ve zaaflarını en üst düzey bürokratlardan başlayarak toplumun her kesiminden örneklerle kuşatıcı bir şekilde, büyük bir ustalıkla anlatır. Şehrin üç farklı dönemini ise İstanbul’u odağa alarak aktarır. İstanbul sadece yaşanılan bir yer değil, dönüşen bütün değerlerin simgesidir Üç İstanbul’da.
Mithat Cemal Kuntay’ın tek romanı Üç İstanbul, her okumada yepyeni keşifler vaat eden; edebiyat tarihlerindeki yerini, her seferinde daha da perçinleyen eserlerden.
Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin
Çalıkuşu ilk kez 1922 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilmiş ve aynı yıl kitap olarak basılmıştır. Beşinci baskısından sonra eser, 1939 yılında bizzat Reşat Nuri Güntekin tarafından sonra tekrar yayımlanmıştır. Bu kitap söz konusu baskısından yararlanılarak aslına uygun olarak yayına hazırlanmıştır.
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa
Peyami Safa'nın şaheserlerinden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Türk edebiyatında “insan ruhunun derinliklerinde ve labi¬rentlerinde dolaşan ilk roman” olması ve hasta bir insanı ve onun psikolojisini ele alması bakımından önemli bir yere sahiptir. Birçok araştırmacı ve yazar tarafından Türk edebiyatında bir ilk kabul edilen Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Tanpınar dediği gibi, “acının ve ıstırabın yegâne kitabı” olarak hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından başka hiçbir eser olmasa da Türk romanının var olduğuna delil gösterilebilecek kudrette bir eserdir. Romanın genç kahramanı, ayağındaki rahatsızlıktan kurtulabilmek için sayısız doktora görünür ve en nihayetinde havadar bir ortamda, stresten uzak bir istirahat dönemi geçirmesi gerektiğine ikna edilir. Ancak, gerek akrabaları olan bir Paşa'nın Erenköyü'ndeki köşkünde misafir kaldığı dönemde, gerekse kendi evi ve hastaneye gidiş gelişlerinde şuurunu adeta bir facia atmosferinde yoğurur. Peyami Safa'nın çocukluk ve gençlik dönemlerinden fazlasıyla izler taşıyan roman, hem umudu ve umutsuzluğu, hem de sevinci ve felaketi aynı sayfalara sığdırabilmiş olması bakımından insanın eşsiz bir tarifini sunuyor.
Devlet Ana, Kemal Tahir
“Büyük romanlar, büyük ırmaklar gibi akarlar. Yatakları hem geniştir hem derin. Irmaklar, yataklarını ancak denizlere kavuşurken derinleştirip genişletebilirler. Böylece, her büyük roman, zaman içinde okyanuslara kavuşan bir ana yoldur.”
Devlet Ana, bütün eserleriyle edebiyatımızda ırmaklar gibi çağlayan Kemal Tahir’in belki de okyanusa kavuştuğu eserinin adıdır.
“Köy-şehir-halk, maksat Türk insanının cevherini bulmaktır.” diyen Tahir’in, bir imparatorluğun kuruluş dinamiklerini keşfe çıkarken insanımızın bu coğrafyada tutunmasını sağlayan tabiatını da gerek tarihî kişilikler gerek kurmaca karakterlerle yansıtması, edebiyatımızın en özel romanlarından birini ortaya çıkarır.
1968 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’ne değer görülen Devlet Ana, Türkçenin çok katmanlı yapısına yaslanırken tarihsel deneyimi zengin bir dilin roman sanatı içinde hangi irtifalara çıkabileceğinin de en önemli örneklerinden biri olmuştur.
Kemal Tahir; yarına dair umudu, kuruluş tecrübesinde dirilterek nesiller boyu ilham alınan bir eseri dilimize hediye etmiştir.
“Yıllardır konuşuyoruz; görüyorum ki, hâlâ Osmanlı’yı hafife alanlarımız var. Dünyada kurulmuş imparatorluklar -en kabadayı- yüz elli iki yüz yılda paramparça olduğu halde, Osmanlı İmparatorluğu’nun neden altı yüz yıl sürdüğünü hiç düşündünüz mü? Bütün imparatorluklardan gereken tarih dersini almış ve buna göre bir çekirdek model kurmuştur da ondan!”
Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali
"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olmayacağını sanıyordu."
Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikayesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.