Genel

Soru sorduran bir kitap: Müslümanların Engizisyonu

Mana Yayınları etiketiyle geçtiğimiz aylarda okurla buluşan ve adıyla dikkat çeken “Müslümanların Engizisyonu” kitabının editörlüğünü Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Mehmet Azimli yapmış.

Adından da anlaşılacağı üzere kitapta İslam tarihinde fikirlerinden dolayı sürülen, hapsedilen ve hatta ölüme mahkum edilen âlimlerin hayatları anlatılıyor. Örnek kabilinden seçilen âlimlerin her biri alanında uzman akademisyenler tarafından kaleme alınmış. Bu sebeple de kitapta yer alan her isim için kısa, derli toplu ve doyurucu makaleler ortaya çıkmış.

Kitabı elime alıp incelediğimde, açıkça ifade etmek gerekirse, adını biraz yadırgadığımı söylemeliyim. Farklı mekan ve zamanlarda, farklı sosyal, siyasal ve kültürel şartlarda oluşmuş iki farklı medeniyeti aynı kavramlarla okumanın sağlıklı neticeler vermeyeceği kanaatindeyim. Kitabı okurken de mesajın verilmesi açısından başka bir kavram kullanılamaz mıydı, sorusu kafamda dolaşıp durdu. Bu soru işaretlerine rağmen tüm Müslümanların yüzleşmeleri gereken acı bir gerçek de ortada duruyor: Elbette ki tarihe bakışımız… Yelpaze tamamen kutsanmış bir geçmişten sekülerize edilmiş bir zaman algısına alabildiğince geniş.

Kitaba bu ismin verilmesini ve İslam tarihindeki benzer uygulamaların engizisyona benzetilmesini Mana Yayınlarından Latif Kınataş, kitabın ortaya çıkış macerasını anlattığı sunuş bölümünde etraflıca açıklıyor. Bu açıklamalara göre Ortaçağda Papalık tarafından inanç ve düşüncelerinden dolayı farklı cezalara çarptırılan veya katledilen düşünür ya da din adamlarının akıbeti ile İslam dünyasında sultanlar, devlet adamları veya kadılar tarafından aynı uygulamalara tabi tutulan âlimlerin akıbetleri pek de farklı değil. Bu durumda bizde engizisyon yoktu diyebiliriz miyiz? Kitabın cevaplamaya çalıştığı temel soru da bu haklı olarak.

Kitap iki dinin tarihindeki benzer uygulamalardan hareketle böyle bir benzetme yapıyor. Öyle midir? Elbette tartışılması gerekir. Naçizane kanaatim, dinler üzerinden gitmektense farklı medeniyetlerdeki siyaset/güç-düşünce/bilim ilişkisine odaklanmak daha yararlı olabilir. Bu tartışmaları alanın uzmanlarına havale ederek biz kitaba geri dönelim. Seçilen âlimler açısından kitapta objektif bir denge gözetildiği belirtmek gerekiyor. Her devirden, mezhepten ve tasavvufi görüşten şahsiyetlerle karşılaşıyoruz. Emeviler döneminde baskı gören âlimlerden Moğol istilaları sırasında katledilenlere, Abbasiler tarafından kırbaçlananlardan Osmanlılar döneminde sürgün edilenlere kadar birbirinden farklı örnekler seçilmiş.

Arka kapak yazısında da vurgulandığı gibi kitapta “halifeye payanda olmadığı için hapiste işkence altında katledilen Ebu Hanife’yi, Bağnaz Hanbelilerin baskısıyla şehirden şehire sürülürken, sığındığı bir köyde ölen Buhari’yi, Emevilerin kaderciliğine karşı çıktığı için dili, elleri ve ayakları kesilerek katledilen Gaylan ed-Dımeşki’yi, Kur’an’ı, farklı sahabilerin kıraatinden okuduğu için işkenceyle tevbe ettirilen (!) ve öldürülen İbn Şenebuz’u, farklı fikirlerinden dolayı vahşice öldürülüp yakılan cesedinin külleri Dicle’ye savrulan Hallac-ı Mansur’u” görmek mümkün. Umarız ki bir seri olarak tasarlanan kitabın yeni ciltlerinin hazırlanması uzun sürmez.

Bugünden geriye baktığımızda fıkıh ilminin kurucularından Ebu Hanife’nin, hadis ilminin büyük isimlerinden Buharî’nin, tarih ve tefsir denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan Taberî’nin, tefsir sahasının büyüklerinden olan Razî’nin, Türkistan coğrafyasının büyük sufilerinden Necmeddin-i Kübrâ’nın, fikirleriyle ufuk açan İbn Teymiye’nin kendi dönemlerinde sürülüp hapse atıldıklarını veya katledildiklerini görmek hem üzüntüye hem de zihnimizde yüzlerce soruya sebep oluyor.

Kitabın muhtevasına örnek oluşturması açısından “Ebu Hanife” (ö. 767) makalesine bir göz atalım: Ebu Hanife’nin anlatıldığı bölüm Fatih Mehmet Yılmaz tarafından kaleme alınmış. Her bölümde olduğu gibi makalede kısa bir biyografi verildikten sonra Ebu Hanife’nin tepki çeken düşünceleri veya söylemleri ve nihayetinde bunun karşılığında ne şekilde cezalandırıldığı anlatılmış.

Fatih Mehmet Yılmaz’a göre “Ebu Hanife, muhalifleri tarafından kimi zaman re’y ve içtihatlarında herhangi bir kural tanımayan bir fıkıhçı, kimi zaman mürciî, kimi zaman kıyas metodunu hadislere önceleyen bir akılcı, bazen sünnet ve hadise gereken önem ve değeri vermeyen sünnet/hadis düşmanı, bazen bir zındık, bazen Kur’an’ın mahlûk olduğunu savunan bidatçi olmakla ve bazen de küfre düşmekle itham edilmiştir. Özellikle de iman ve iman-amel ilişkisi hakkındaki yaklaşımları onun Mürcie mezhebinin Kûfe’deki temsilcilerinden biri olduğu iddiasına yol açmıştır.” Yine “Kur’ân’ın mahlûk olup olmadığına” dair tartışmalardaki tutumu sebebiyle bazı çevrelerin tepkisini çekmiştir.

Kitaptan öğrendiğimize göre “Her zaman haklı gördüğü düşünceleri savunan Ebu Hanîfe, Emevîlere karşı Abbâsiler, onlara karşı da Ali evladını desteklerken hep bu tavrını ortaya koymuş, kalben bağlı olduğu Ehl-i beyt’e karşı yapılanları açıktan tenkit etmiştir. Ebu Hanîfe’nin ilmî otoritesini ve insanlar üzerindeki etkisini bilen yöneticiler onun bu gücünden yararlanmak istedilerse de” kendisi buna müsaade etmemiştir. Bu yüzden de hem Emevi hem de Abbasilere mensup siyasetçilerle sorunlar yaşamıştır.

“Nitekim Emevilerin Irak valisi Yezîd b. Ömer b. Hubeyre’nin (ö. 750) Kûfe kadılığı ve beytülmal idareciliğine ilişkin sunduğu teklifi kabul etmeyince hapse atılmış, haksızlığa ve işkencelere maruz kalmıştır.” Benzer bir şekilde Abbasiler devrinde de hapsedilmiş, kırbaçlanmış ve bazı işkencelere maruz kalmıştır.

Kitapta Ebu Hanife’nin 767 yılında vefat ettiği belirtiliyor. Ölüm nedeni ise biraz şaibeli kimi kaynaklar zehirlenerek hapiste öldüğünü naklederken kimi kaynaklar da zindanda gördüğü işkenceler sebebiyle gözaltında tutulurken vefat ettiğini bildiriyor. Hazırlayan: Munise Şimşek