Genel

Sabahattin Ali'den: "İrade yoksunluğu mu, İçimizdeki Şeytan mı?"

1-Sabahattin Ali, eserlerinde toplumsal gerçeklerden faydalanmış bir yazardır. İlk basımı 1940 yılında yapılan bu eser, yaptığı toplum ve kişilik analizleri bakımından hâlâ güncelliğini korur. İnsanların yaptıkları kötü şeylerden sorumlu tutmaya çalıştıkları dürtüyü, “İçimizdeki Şeytan” olarak adlandıran yazar, bu şeytanın sorumluluğunun da aslında kişide olduğunu anlatır. İstanbul’a konservatuar okumak için gelen ve uzak bir akrabasının yanında kalan Macide ile Ömer’in hayatı bir vapurda kesişir. Ömer, ilk gördüğü anda Macide’ye âşık olur. Macide ise henüz ne İstanbul’a ne de bu şehrin insanlarına alışabilmiş değildir. Birbirini çok az tanıyan Macide ve Ömer, gençlik duygularıyla birbirlerine kapılırlar. Birbirlerini tanımaya çalışırken geçirdikleri bu zaman aslında kendilerini tanımalarını sağlayacaktır.

Kadıköy Vapuru Yirmili yaşlarının ortalarında iki arkadaş; Ömer ve Nihat, o gün öğleden önce Kadıköy’den Köprü’ye giden geminin güvertesinde sohbet ediyorlardı. Nihat, Felsefe Fakültesi’ndeki derslerinden, Ömer de postanedeki muhasebe işlerinden bahsediyordu. Kalkmak üzere olduklarında Ömer’in gözü genç bir kıza ilişti ve gördüğü anda âdeta nutku tutuldu. Ne kıpırdıyor ne bir şey söylüyordu. Nihat’ın, “Haydi iniyoruz.” diyerek sarsmasıyla kendine geldi ve “Nihat, bana bir şeyler oluyor. Ben ömrümde böyle bir güzellik görmedim. Âşık oldum! Evet, evet âşık oldum! Güzel şeyler yaşayacağım biliyorum!” diyerek Nihat’ın onu durdurmasına fırsat vermeden kıza doğru gitmeye başladı. Ömer, kıza odaklanmış dosdoğru ilerlerken kızın yanındaki kadının ona seslendiğini neredeyse duymayacaktı. “Ömer, oğlum?” sesi ile irkilip kendine geldi; seslenen uzak akrabaları Emine Teyze’ydi. Kızın onunla beraber olduğu belliydi. Hâl hatır sorduktan sonra Ömer, “Bu kim?” dercesine kızı işaret etti. “Doğru ya tanıştırmadım sizi.” dedi Emine Teyze. “Tanırsınız aslında birbirinizi; Macide, annenin büyük dayısının torunu. Gerçi sen Balıkesir’den çıktığında o küçücüktü. O yüzden tanımadın tabii, altı aydır bizde kalıyor. Piyano çalınan bir mektebe gidiyor.” dedi. Kader bu ya Ömer âşık olduğu kızın kim olduğunu hemencecik öğrenivermişti.

Macide, birkaç gündür evdekilerin tavrında değişiklik hissediyor ama bir anlam veremiyordu. Emine Teyze’nin kocası Galip Amca, pek hoşlanmazdı Macide’nin onlarda kalmasından ama zor geçindikleri için gelen kirayı kâr sayar, sesini çıkarmazdı. İşi sıkıntıya girdiğinden elindeki birkaç parça araziyi, karısının mücevherlerini bir bir elden çıkarmak zorunda kalmıştı. Emine Teyze, satışlarda çok ağlar ama ertesi gün hemencecik kendini toparlar ve gündelik hayatına devam ederdi. Balıkesir’de kendi hâlinde büyümüş bir çocuktu, Macide. Geleni gideni eksik olmayan kocaman bir evde yaşıyorlardı. Bütün aileler kızlarını okuttuğu için o da okumuştu ama annesi, onun da okumayıp ablası gibi on beşinde evlenmesini tercih ederdi. Ancak okuduğu kitaplar, dinlediği dersler onun, elli yıl öncesinde çakılıp kalmış aile fertlerinden farklı şeyler hissetmesini ve düşünmesini sağlıyordu. Okuldaki kızların erkekler hakkında yaptıkları konuşmaları duyduğunda tiksintiyle karşılıyor, onlarla beraber olmaktansa yalnız kalmayı tercih ediyordu.

Macide’nin müziğe olan yeteneği, henüz beşinci sınıfa giderken müzik öğretmeni Necati Bey’in dikkatini çekmişti. Necati Bey, Macide’nin babasından izin alarak başka iki çocukla birlikte ona Öğretmenler Birliği’ndeki akordu bozuk piyanoda ders vermeye başlamıştı. Macide için bu dersler çocukça bir heves değildi. Okuluyla beraber piyano çalmayı da ilerletti. Necati Bey tayin olunca yerine Bedri Bey adında genç bir öğretmen geldi. Macide onunla da devam etti piyano derslerine ama öğretmenin genç olması dikkatleri başka yöne çekti. Bir gün ders çıkışı Bedri Bey, yolu postaneden geçen bir öğrencisine postaya vermesi için bir mektup verdi. Bu öğrenci, Macide idi ve mektup alışverişini gören Müdür Bey, duruma yanlış bir anlam yükledi. Bedri Bey’in çocuklara tek başına ders vermesini istemedi ve bu çalışmaları grup dersine çevirdi. Bedri, yanlış anlaşıldığını ve öğrencisinin gözünde küçük düşürüldüğünü söyleyerek tepki gösterse de Müdür Bey, “Ben sizin için doğru olanı yaptım. Bunu yapmasam daha kötü şeyler olabilirdi.” diyerek kendisini savundu. Yapılan bu değişikliğin sebebi, okulda dilden dile yayılmaya başladı. Macide, uğradığı bu hakaret ve haksızlık karşısında çok içerledi. Odasında saatlerce ağladı, okulu bırakmayı bile düşündü. Arkadaşları çok kötü şeyler yaptıkları hâlde kendisinin böyle bir şeyle suçlanması, düşüncesizlikten başka bir şey olamazdı. Kendisini toparladı ve hiçbir şey olmamış gibi okula devam etti. Uğradıkları haksızlık, bu iki kişiyi içten içe birbirlerine yakınlaştırmaya başladı. Artık Macide, Bedri Bey başka kız öğrencilerle ilgilendiğinde rahatsız olduğunu fark ediyordu. Macide’nin de müziğe yeteneği dışındaki özellikleri; elleri, gözleri ve güzelliği Bedri’nin dikkatini çekmeye başlamıştı. Ders saatlerini hevesle bekliyor ancak dikkat çekmemek için diğer öğrencilerden çok daha az ilgileniyordu onunla. İkisi de bu duygular içinde bocalarken yaz tatili geldi ve Bedri Bey İstanbul’a annesinin yanına gidip bir daha dönmedi. O günlerden geriye sadece yaşanan duyguların hatırası ve okulun son günü sınıfça çekilen bir fotoğraf kaldı. Bir sonraki sene, Bedri Bey’in yerine başka bir müzik öğretmeni geldi. Macide yeni gelen öğretmenle derslere devam edip müzikte daha da ilerledi ve okulda konserler verdi. Okul bittiğinde henüz ne yapacağını bilemeyen Macide, yaz tatilini ucuza aldıkları piyanoyu çalarak geçirdi. Hayatına yön verecek tesadüfü bekliyordu sanki... O yaz İstanbul’dan gelen uzak akraba Emine Teyze sayesinde Macide’nin hayatı bambaşka bir yöne çevrildi. Emine Teyze, kendi kızı gibi hoppa olmayan bu kızı çok sevmiş ve müziğe olan yeteneğini de görünce, geliştirebilmesi için onu yanına almak istemişti. Konservatuvara gitmek isteyen Macide, Emine Teyzeler’de yeni bir hayata başlamak üzere İstanbul’a doğru yola koyuldu.

Nihat ve Ömer, geçmişte bir gençlik dergisi çıkarmışlar ve bu vesileyle de dergileri için makale ve şiir istedikleri büyük üstadlar İsmet Şerif ve Emin Kâmil ile tanışmışlardı. Dergi çoktan batmıştı ama üstadlarla dostlukları devam ediyordu. İsmet Şerif, haftada bir gün, büyük bir gazetede, memleketin iç ve dış siyaseti, ekonomisi ve edebiyatıyla ilgili yazılar yazıyordu. Küçüklüğünde boynundan aldığı bir mermi yarası, hem omzunda hasara neden olmuş hem de en büyük romanına konu olmuştu. Emin Kâmil ise iş güç sahibi olmayan, son zamanlarda arkadaşı İsmet Şerif’e muhalefet eden, mirasyedi bir şairdi. Ömer’in böyle şeylerle ilgisi kalmamıştı ama Nihat hâlâ ilgileniyordu. İsmet Şerif’in yazı yazdığı gazetede ara sıra o da “Gençlik Hareketleri” başlıklı makaleler yazardı. Bir akşam meyhanede toplandıklarında Nihat, vapurda Ömer’in başına gelenleri anlatmış ve yanlarındaki gençlerden bazıları onunla dalga geçmişti. Ömer ise onlara aldırmayıp o gün aldığı bir dergideki “Şeytan” isimli şiirden çok etkilendiğini, insanın içinde onu, istemediği şeyleri yapmaya iten bir güç olduğunu ancak ona rağmen iyi olmanın yolunu bulması gerektiğini anlatıyordu. Bu söylediklerini ciddiye almayan Nihat, yine alay etti onunla. Gecenin sonuna doğru Ömer, kendisini tutamayarak aniden dışarı fırladı ve Emine Teyze’nin Şehzadebaşı’ndaki evinin yolunu tuttu. Bir sene öncesine kadar sık gelirdi, bu akraba evine. Geç olduğu zamanlar yatıya kaldığı bile olurdu ama gecenin bu saatinde oraya gitmesinin sebebi başkaydı. Gittiğinde Macide yoktu ortalıkta çünkü birkaç saat önce babasının vefatını öğrenmiş ve odasında yalnız kalmak istemişti. Zaten beklediği ısrarı geri çevirmeyerek Ömer de o gece orada kaldı. Odalardan birinde Macide’nin uyuyor olması, bu gece onu buraya çeken şeydi. Onu düşündü, hayal etti ve heyecanlandı. Kızın üzüntüsü aklına geldiğinde ise böyle şeyler düşündüğü için kendinden utandı. Ertesi gün onu teselli edebilmek ümidiyle uykuya daldı.

Macide ve Ömer’in Yolları Birleşiyor Ertesi sabah kahvaltıya inerken koridorda karşılaştılar. Macide, vapurda gördüğü bu uzak akrabayı tanıdı ve “Hoş geldiniz.” dedi. Ömer de “Hoş bulduk.” dedikten sonra başsağlığı diledi. Henüz kimse uyanmadığı için hizmetli Fatma Hanım’ın hazırladığı sofraya ikisi oturdu ve hiç konuşmadan yiyip kalktılar. Kızın ne kadar üzgün olduğu ve zor bir gece geçirdiği her hâlinden belliydi ama yine de okula gitmek için evden çıktı. Birlikte sessizce yürüdüler. Ömer, onu teselli etmek istiyordu ama bunu nasıl yapacağını bilmiyordu. Yan yana, konuşmadan yürürlerken kızın attığı adımlara bile hayran oluyor, onunla ilgili hayaller kuruyordu. Öylesine dalmıştı ki Macide onu kolundan tutmasaydı tramvayın altında kalacaktı. Kendine geldiğinde ise Macide’nin telaşlı yüzüne bakarak, “Dalmışım” dedi yalnızca. Biraz sonra ona, koluna girmesini teklif etti. Macide ne olduğunu anlayamasa da onu geri çevirmedi ve koluna girdi. Ömer, ders bitiminde onu okuldan almayı teklif ettiğinde, gülümseyerek kabul etti.

Balıkesir’den para gelmemesi ise Galip Amca’nın canını sıkmaya başlamıştı. Bir akşam durumunun ne olacağını sordu, Macide’ye. O da annesinden haber beklediğini, zaten yaz tatilline az kaldığını, yazı Balıkesir’de geçirdikten sonra seneye belki bir pansiyon bulacağını söyledi. Oysa henüz annesinden gelen bir cevap yoktu. Vaktinin çoğunu Ömer’le geçiren Macide’deki değişiklikler, evdeki herkesin dikkatini çekiyordu. Bir akşam eve döndüğünde Galip Amca ve Emine Teyze geç saatlere kadar gezmesinin namusuna laf getireceğini bahane ederek türlü laflar saydılar ona. Oysa tepkilerinin asıl sebebi artık para gelmemesi ve annesinin de bir vaatte bulunamamasıydı. Emine Teyze her ne kadar kocasına nazaran daha insaflı konuşsa da Macide artık orada istenmediğini anladı ve nereye gideceğini bilmeden o gece, orayı terk etti.

Yeni Bir Hayat Macide kapıdan çıktığında ne yapacağını bilmiyordu. Evin önündeki basamaklara oturup düşünmeye başladı. Balıkesir’e dönemezdi çünkü annesi de ablasının evine yerleşmişti ve Macide asla eniştesinin evinde yaşamak istemiyordu. Cebindeki paraysa onu burada ancak bir iki gün idare ederdi. Basamakta oturmuş düşünceler içerisindeyken bir anda Ömer yanına geldi ve “İçimden bir ses bugün bana ihtiyacın olacağını söyledi.” dedi. Bu evde daha fazla kalamayacağını hissetmişti. Macide’nin bavulunu aldı ve yürümeye başladılar. “Evim biraz uzak, yorulmazsın inşallah.” dedi. “Evim” dediği; tek kişinin anca sığabildiği pis, sefil ve karanlık oda hafızasında canlanınca ürperdi. Nasıl götürürdü oraya Macide’yi? Ancak başka çaresi de yoktu ki.

Hafız’ın emlak komisyonculuğu yapan bir kayınbiraderi vardı. Emlak komisyoncusuydu ama her işe sokardı burnunu. Bir zengin olurdu, bir düşüp çocuklarıyla ablasının evine sığınırdı. En son yaptığı işte başı belaya girince eniştesinden yardım istemişti. Kendisinin bir suçu olmadığını söylemiş, kefaleti eniştesi verdiği takdirde çıkar çıkmaz ödeyeceğine de inandırmıştı onu. Ancak Hafız için kolay bulunacak bir para değildi o para. “Ne yapsam, ne etsem?” diye düşünürken dairenin kasasından almaya karar vermişti. Ne de olsa kayınbiraderinde para hazırdı, çıktığı gibi iş yerindekiler anlamadan yerine koymuş olacaktı. Ancak kayınbirader, sözünü tutmayıp parayı ödememişti. Hafız bir yandan ona dil dökerken bir yandan da durumu idare etmek için defterdeki hesaplarla oynamaya başlamıştı. Böyle yaptıkça da bir çıkmaza doğru sürüklenmişti. Ömer, duruma çok üzüldü ama elinden hiçbir şey gelmezdi. Hafız’ın da bir beklentisi yoktu zaten, sadece içini dökmek istemişti. Ömer çok oturmadı orada ama yine de geç kalmıştı. Eve doğru yürürken Macide’yle geçireceği bu ilk günde yaptığı sorumsuzluk için kendi kendine kızdı. Bir daha böyle davranmaması gerekirdi. Ne de olsa artık onu bekleyen biri vardı.

Maddi Sıkıntılar Baş Gösteriyor Ömer arkadaşlarına Hafız’ın düştüğü durumu anlattı. Profesör mecbur bulmuş olsa da devletin parasına el uzattığı için onu kınadı, ihbar edilmesi gerektiğini savundu. Nihat ise daha çok veznedeki paralarla ilgilendi ve kasada ne kadar para olduğunu sordu. “Adam daha çok çalsa da kimse anlamayacaktı demek ki.” deyince Ömer tepki gösterdi. Hafız’ın bu yaşına kadar tertemiz olduğunu, bu işi de çalmak niyetiyle yapmadığını, iyi niyetinden tuzağa düştüğünü, bunun onu kötü biri yapmayacağını söyledi. “İçimizdeki şeytan safsatalarına başlama!” diyerek susturdu onu Nihat. Güya onu yargılamıyor ve durumu anlamaya çalışıyordu. Nihat, son zamanlarda kabadayı tiplerle görüşür ve nutuklar atıp cahil öğrencileri etrafında toplar olmuştu. Ömer ise bu hâllerinden rahatsız olduğu arkadaşının bu akşamki tavrına daha çok sıkılmıştı. Biraz oturduktan sonra kalktılar, kalkarken Hikmet, Ömer’e ihtiyacı olur diye biraz harçlık verdi.

Ömer ve Macide birkaç gün içinde bu yeni hayatlarına alıştılar. Biri okuluna diğeri işe gidiyordu, az paralarıyla evlerine çekidüzen vermeye çalışıyorlardı ama Ömer daha çok para bulmanın yollarını arıyordu. Akrabasından terfi istemiş ama henüz bir cevap gelmemişti. Nikah yapmadığı için ona evlendiğini de söyleyemiyordu. Bir senedir Balıkesir’deki annesiyle haberleşmediği için şimdi ondan bir şey istemek de uygun olmazdı. Macide ise okula gidip gelirken Beyoğlu’ndaki kalabalığı izlerdi. Boyalı, yapay kıvırcık saçlı kızlar dikkatini çekerdi. Hareketlerini beğenmezdi çoğunun. Ortaokuldayken de çevresindeki kızların tavırlarını beğenmezdi. Konservatuvardaki kızlarla ilgili de pek bir fikri yoktu. Onlarla olabildiğince az görüşüyor, sadece ilgilendikleri sanatları biliyordu. “Ömer olmasa yaşanacak yer değil!” diye düşünmeye başlamıştı buralar için. Uzaklara gitmeyi hayal etti ama yalnız da yaşanmazdı ki! Neden kimseden hoşlanmıyordu Macide? Balıkesir’deki kızları beğenmez, dedikoducu komşularından hoşlanmazdı. Şimdi de Ömer’in arkadaşlarını gözü tutmamıştı. Yoksa sorun kendisinde miydi? Son zamanlarda sıklıkla kapıldığı bu düşünceyi yeniden kafasından uzaklaştırdı.

Aybaşı geldiğinde parasızlık iyice kendini göstermeye başladı. Ev için zaruri olan harcamaları yaptıktan sonra neredeyse hiç paraları kalmamıştı. Ömer, çevresindeki herkese âdeta yardım isteyen gözlerle bakıyordu. Sessizleşmişti ve bu sessizliği Macide’yi endişelendiriyordu. “İçimdeki şeytan imkânsız şeyleri bana cazip gösteriyor.” diyordu içinden ama düşündüklerini Macide’ye söyleyemiyordu. Dertli dertli düşündüğü bir akşam Nihat gelip Ömer’i dışarı çıkardı ve gayeleri için, yapacakları işler için paraya ihtiyaçları olduğunu söyledi. Aynı amaç için olmasa da Ömer’in de paraya ihtiyacı vardı ama ne yapabilirlerdi ki? Nihat, Ömer’in de postanede üç kuruşa çalışacak adam olmadığını söyledi. Üstelik şimdiden kendini bir kadına bağlamanın da gereği yoktu. Kendileri gibi insanların dünyaya hükmetmesi, diğerlerinin de koyun sürüsü gibi onlara tâbi olmaları gerektiği gibi şeyler anlattı. Ömer ise etrafın çirkefliğine bulaşmamak için kendi dünyasında yaşaması gerektiğini düşünüyordu. Nihat ona yayımladıkları dergilerden, kitaplardan bahsetti ama çevrelerinde toplanan fakir öğrencilerin harçlıklarından artırdıkları paralarla dönecek işler değildi bunlar. Nihat’ın aklında başka türlü şeyler vardı, onu bu meseleleri açmak için çağırmıştı. Ömer’den veznedarı tehdit etmesini ve kendileri için de defterlerde yolsuzluk yapmasını istemesini istedi. Ömer, teklifi sertçe geri çevirdi ve asla böyle bir şey yapmayacağını söyleyerek ayrıldı.

Balıkesir Günlerinden Bir Tesadüf Birkaç gün sonra arkadaşları, Ömer ve Macide’yi saza davet ettiler. Davet sahibi, yazar Hüseyin Bey idi. Emin Kâmil, Profesör Hikmet, İsmet Şerif ve Nihat da oradaydı. Macide gittikleri yerde sahnedeki kişiyi gördüğünde çok telaşlandı ve heyecanlandı. Piyanonun başında oturan hocası Bedri Bey’den başkası değildi. Telaş yapmasına sebep olacak bir şey yaşamamışlardı hâlbuki. Bedri, sahneden inip yanlarına gelene kadar sakinleşti. Ömer ve Bedri tanışıyorlardı ancak bir senedir görüşememişlerdi. Bedri’nin Macide’nin öğretmeni olduğu konuşuldu. Bedri, Balıkesir’den ayrılalı iki yıl olmuş fakat o zaman on altı yaşında olan öğrencisini şimdi çok büyümüş bulmuştu. İstanbul’daki hasta ablasına bakabilmek için burada kalmış, Balıkesir’e dönememişti. İşinden çıkarıldığı için de akşamları piyano çalıyor, gündüzleri tek tük özel ders veriyordu. O gece bolca edebiyat ve siyaset konuşuldu. Ayrılırken Ömer, Bedri’ye aynı evde oturduklarını ve ne zaman isterse ziyarete gelebileceğini söyledi.

Macide’nin Gözü Açılıyor Bir gece Profesör Hikmet, Nihat ve beraberindekiler, Ömer ve Macide’yi bir hayır cemiyetinin müsameresine götürdüler. Bedri de oradaydı, Ömer onu yanlarına çağırdı. O akşam da her zamanki şeyler konuşuldu. Program bittikten sonra eve gideceklerini düşünen Macide, gecenin başka yerde devam edeceğini öğrendiğinde rahatsız oldu. Son günlerde Ömer ve arkadaşlarıyla ilgili edindiği fikirler, onu fazlasıyla üzmeye yetiyordu. Geldikleri gazino çok kötü bir yerdi. İçmeye ve çirkinleşmeye burada da devam ettiler. Ömer, grubun içerisindeki kadınlardan Ümit Hanım’la fazlasıyla yakınlaşmaya başladı. Macide, içkiyi fazla kaçırıp tuvalete gitmek zorunda kaldığında arkasından gelen İsmet Şerif’i gördü. Ömer ve Ümit’le ilgili çirkin şeyler ima edip kendisi de ona sarkıntılık etmek istedi. Demek onlar için böyleydi; Ömer, yanlış bir şey yaptığında Macide de kendini ona teslim etmeliydi. Birkaç saat önce dünyayı kurtarmaya çalışan bu adamların şimdi girdiği hâli düşünüp iğrendi genç kız ve İsmet Şerif’i kuvvetlice itti. Masaya döndüğünde acımayla Ömer’e baktı ve “Sevdiğim adam bu mu?” diye hayıflandı. Macide, sabah kendi odalarında uyandığında yalnızdı. Ömer onu uyandırmadan hazırlanıp çıkmıştı. Gecenin sonunda eve dönerken neler konuştuklarını hatırladı. Ömer, karısının orada olanlardan duyduğu üzüntüyü fark edip bir daha saza ya da müsamereye gitmeyeceklerini, içindeki şeytanı boğmak için elinden geleni yapacağını söylemişti ama her ikisi de bunun tutulamayacak bir söz olduğunu biliyordu. Macide, dışarı çıkıp dolaştı, eve döndüğünde de bir ayrılık mektubu yazdı.

Mektubu henüz tamamlamıştı ki Bedri koşarak odasına geldi. Ömer, Nihat ve üniversiteli genç arkadaşlarının gözaltına alındığını Macide’ye haber vermek ve yanında olmak istemişti. Suçlarının ne olduğunu kendisi de bilmiyordu ama Ömer’in bir suça karışmamış olduğunu ümit ediyordu. Macide’yi sakinleştirdikten sonra Ömer’den haber alabilmek için karakola gitmek üzere oradan ayrıldı. Macide, yazdığı mektubu düşünüp pişman oldu. Ona ihtiyacı olduğu bir zamanda Ömer’i yalnız bırakamazdı. Bedri’nin getirdiği habere göre Nihat ve arkadaşları dergilerde yazdıkları yazılar, toplantılarda konuştukları şeyler yüzünden gözaltına alınmışlardı. Kendi fikirlerini savunduklarını düşünürken yabancı dünya görüşlerinin savunucusu olmuş, kendi milletlerinin kuyusunu kazdıklarının farkında olamamışlardı. Ömer ise kendisinin onlarla bir ilgisi olmadığını, suçsuz olduğunun anlaşılacağını düşünüyordu. Macide ve Bedri iki haftada bir cezaevine ziyarete gitmeye devam ettiler. Ömer, suçsuz olduğunun anlaşılmaya başlandığını söylüyor ama gelecekten hiç bahsetmiyordu. Bu ziyaretlerle birbirlerinden uzaklaştıklarını fark ediyorlardı. Macide, Ömer’le ilgili bir gelecek hayal edemeyeceğini biliyor ama onu bu durumda terk etmenin doğru olmayacağını düşünüyordu.

Yolun Sonu Cezaevine geldiklerinde gardiyan Ömer’in sadece Bedri’yle görüşmek istediğini söyledi. Şaşırdılar ama istediğine uydular. Macide dışarıda, Bedri’nin çıkmasını bekledi. Ömer Bedri’yi görür görmez, “Şimdi anlatacaklarımı iyi dinle.” diyerek neden Macide’yi görmek istemediğini anlattı: “Bedri, ben bugün tahliye oluyorum ama Macide’yi bir kez daha görürsem ondan ayrılamamaktan korkuyorum. Bu sebeple yalnız gelmeni istedim. Haftalardır buradayım. Çok düşünme fırsatım oldu, kendimi dinledim... Neredeyse otuz yaşıma geldiğim hâlde bugüne kadar hiçbir şey başaramadığımı fark ettim. Karşılaştığım ilk zorlukta yuvarlandım. İçimde bir kötülük cevheri taşıyormuşum meğer. Belki herkeste var ama bazıları onu, içinden söküp atmayı başarıyor... Hiçbir amacım, düşüncem olmadan bomboş bir gençlik geçirdim ben. Neyi isteyip neyi istemediğimin bile farkında değildim. Güya istemeden yaptığım şeylerin sorumlusu olarak içimdeki şeytanı gösteriyor, orada da sorumluluktan kaçıyordum. “İçimizdeki şeytan” bir kurmaca, bahane, tembellik ve iradesizlik oysa. Macide karşıma çıkmasa belki de böyle sürüp gidecekti bu. Bizim gibi değildi o, olduğu gibi görünen bir insandı. Ona lâyık olmaya çalışacağıma iradesizliğimi içimdeki şeytana mâl ettim. Ona sadık kalamayacağımı biliyordum. Kötü bir şey yapmadıysam Macide’nin benim üzerimde bıraktığı etkiden yapmamıştım ama o müsamere akşamı iş çığırından çıktı. İçkinin etkisiyle de olsa sevdiğim kadının yanında başka bir kadınla yakınlaşacak kadar alçaldım. Bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladım. Macide’nin bana güvenmesi imkânsız ve haklı. Belki bir gün düzeleceğim ama o güne kadar Macide’yi kendimle birlikte sürüklemek, ona haksızlık olur. “Şimdi onu yalnız bırakman haksızlık değil mi?” diyeceksin ama senin onu yalnız bırakmayacağını biliyorum. Şu vesikalık fotoğrafı bende hatıra kalsın yeter. Bundan sonra ayrı yollara, ayrı dünyalara gideceğiz. Beni asla aramayın.”

İki arkadaş, vedalaşıp ayrıldılar. “Ömer nasıl?” diye soran Macide’ye iyi olduğunu, az sonra tahliye edileceğini ancak iki kişinin sorumluluğunu yüklenmeye hazır olmadığı için yalnız kalmak istediğini söyledi. “Böyle olacağı belliydi.” dedi Macide. Bedri, ablasının ölmek üzere olduğunu söyledi. Eğer gelip onlarda kalırsa annesinin bu acıya dayanmasını kolaylaştırırdı belki. “Allah’tan ümit kesilmez, ben ablanızı iyi etmek için elimden geleni yaparım.” dedi Macide. Tam dönüp yollarına gideceklerken arkalarından Ömer’in geldiğini hissetti. Dönüp baktığında oradaydı. İçten içe sarsıldı ve Bedri’nin koluna tutundu. “Ondan ayrılman zor olacak Macide.” dedi Bedri. Macide ise “Ben ondan zaten ayrılmıştım.” diyerek cebindeki mektubu gösterdi.

Ömer, Balıkesir’den İstanbul’a eğitim için gelen ancak okulunu yarım bırakıp çalışmaya başlayan yirmi beşinde bir delikanlıdır. Başta gençliğin verdiği heyecanla dönemin memleket meseleleri ile ilgilenip dergiler peşinde koşsa da zamanla coşku ve fikirlerini yumuşatmış, kendini yalnızca haytalığa vermiştir. Ta ki vapurda sonradan uzak akrabası olduğunu öğrendiği Macide ile karşılaşana kadar. Macide, babasını kaybetmiş, müziğe olan yeteneği sayesinde konservatuvar eğitimi için Balıkesir’den İstanbul’a gelmiş ancak içini, şehrin çirkinliklerine açamamış bir kızdır. Bu iki uzak akraba, yalnızca yollarının kesişmesinden midir, bilinmez kısa zamanda birlikte olmaya başlarlar. Çok çabuk bir araya geldikleri için birbirlerini beraberken tanımaya başlayan Ömer ve Macide’nin ne kadar farklı olduklarını anlamaları ise uzun sürmez. Sabahattin Ali’nin roman kahramanları üzerinde detaylıca analiz yaparak kaleme aldığı bu eserinde, insanı kötülüğe götüren şeyin “içindeki şeytan” değil, kişinin kendi iradesizliği olduğu okuyucuya anlatılır.