Genel

Mustafa Kutlu'nun ‘Sır’ hikayesinde yabancılaşma ve yozlaşma

Mustafa Kutlu’nun hikayeleri arasında kendine yabancılaşma olgusunun en çarpıcı şekilde işlendiği eserlerden biri “Sır”dır. Kitapta yer alan hikayelerin tamamında yabancılaşma, yalnızlaşma ve insanın kendisiyle çelişmesi işlenir. Modern hayat, köyden kente göç insanı çevresine ve kendisine yabancılaştırmaktadır.

Bu değişimde modernizm kadar insanın fıtratında barındırdığı olumsuzların da payı vardır kitaptan anladığımız kadarıyla. İnsanların çıkarları, dünyaya ben merkezli bakmaları, olumsuz heva ve heveslerine yenik düşmeleri de bu değişimin tetikleyici faktörleri arasındadır.

Hikâyede tasavvuf konusu çerçevesinde mürşit-mürit ilişkilerinin modern yaşamdaki yozlaşmış halinin nasıl gün yüzüne çıktığı işlenir. Kentli müritlerinin istekleri yüzünden mütevazı tekkesinden kente taşınan Efendi, içi boşaltılmış, sadece şekli kalmış bir tarikatın liderliğini yürütmeye mahkum olur.

Sır hikâyesinde Efendi’nin köyden kente/gelenekten modernliğe geçişi ve değişimi aşama aşama anlatılmaktadır. Hikâyenin sonunda Efendi geçirdiği dönüşümün farkına varır. Bu olumsuz değişim neticesinde kendinden rahatsız olan Efendi tekkeyi terk eder. Böylelikle özüne yabancılaşmaktan sıyrılır. Hikayeden derlediğimiz etkileyici tespitleri sizlerle paylaşıyoruz:

“Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar kazançlarının helal mi, haram mı olduğuna bakmayacaklar artık." şeklinde bir hadis-i şerif vardır. bu zaman gelmiş midir?

Köyde eskinin insanlarına eski usul üzre hizmet etmek kolay zor olan fitnenin fink attığı bu şehir yerlerinin yeni insanlarına mürşid olabilmektir.

İki buçuk tarla ile bağı, bahçeyi, köyün taşını toprağını, kurdunu, kuşunu son bir kez ziyaret edip hepsinden helallik diledim. Şurası malum oldu ki anadan atadan bize yadigâr kalan tarik bundan geri değişmektedir ve bir dahi aynı ahval geri dönüp bize nasip olmayacaktır.

Bu defa müridi birbirine yapışmış koca koca binalar karşıladı. Sel gibi akıp giden arabalar, şehrin üzerine asılmış kara bir duman karşıladı. Meyus oldu mürit. Başını kaldırıp güneşe baktı. Güneş dahi ondan meyus idi, kara dumanın ardında donup kalmış idi.

Gecenin bir vaktinde şehre girdim. Sokaklarda ne bekçi vardı, ne asker. Hiç bir evin kapısı kilştlenmemişti. Gece gündüz ahalinim üzerine rahmet yağıyordu. Her mahall bir mektep, her fert bir talebe idi. Bilenler bilmeyenlerden mesul, güçlüler zayıflardan sorumlu idi. Hastalar hastalıkları için üzülmüyor, sağlar sağlık sebebiyle kadıla kasıla gezinmiyordu. İnsanların elinde para, mektupların üzerinde pul yoktu. Kimse amir değildi ve memur da yoktu.

Sanki ayağı çarıklı, yüzü yanık köylülerden biri değil de, samur kürklü bir şehzade imişiz gibi bizi koltuklayıp Mercedes arabalara bindirerek şehir yerinde inşa ettikleri tekkeye indirdiler. Ağa şaşırmamak elde değil. Yahu siz bu kadar parayı helalinden nasıl ve ne yolla kazandınız da bu tekke binasının duvarına döşemesine ne sıvadınız. Yerler silme halı… Ayağın basacak olsan içine gömülecek. Duvarlar kaplama tahta. Abdest mahalleri mermerin en iyisinden. Zikre ayrılan odanın bir ucundan öteki ucu neredeyse görünmüyor.

Şehre indiğinde müridi tanımadığı bir kalabalık karşıladı. Yani esasen kalabalık oralarda her gün, her saat vardı. Asık yüzlü, çatık kaşlı bir kalabalık… Kalabalığı yarıp geçti. Bu defa müridi birbirine yapışmış koca koca binalar karşıladı. Sel gibi akıp giden arabalar, şehrin üzerine asılmış kara duman karşıladı… Müridin ‘Allah’ diyerek yarıp geçtiği kalabalık meğer tekkenin etrafını da sarmamış mı? İşte o sıra şaşkınlık elverdi. Bir elde testi, bir elde çıkın, kaldı mürit oracıkta.

Köyden getirdiğimiz eşyayı odalardan birinin bir köşesine yığdık. Ah o eşya.. Ne kadar zavallı.. Ne kadar mahzun.. Ne kadar yabancı.. Ne kadar garip.. Ve ne kadar yerini yadırgadı.

Efendiye gitmenin yaşadığımız hayatta gerçek bir dönüşümü, bir devrimi başlatmış olması gerekir. Bir yerden kalkıp, bir yere varmalı değil miyiz? Heyhat... Ya feyiz kesilmiş ya da artık biz -ben- bir daha ebediyyen nasip alamayacak derekeye düşmüşüz...

Ha çiçek, ha kitap... İki temiz, asil ve derin unsuru yan yana getirmiş olmaktan mutlu.

Her şey yerli yerinde. Güzel. Lakin ben neredeyim? Zamanın neresinde? Hangi sarmaşıklar sarıp sarmaladı beni? Böcek sesleri dediğin, gecenin geç vakitlerinde tıkır tıkır kitapları yiyip duran kitap kurtları mı? Ben miyim?

Şu bodur elmanın meyvesi kalbi kararmışlara, şu kara kiraz merhametten maraz olanlara, şu sulu şeftaliler ibadetten taattan beri duranlara, şu zerdaliler muratlarına ermemiş gün yüzü görmemişlere, şu ballı incirler de mal hırsından gözü dönmüşlere, diye diye her bir ağacı ziyaret ettik.

Bir boy aynasında kendimi gördüm. Sarıklı, cübbeli, sakallı, heybetli bir adam. Lakin artık güngörmemekten olacak çehresi iyice beyazlamış, yanakları pembeleşmiş. Ellerime baktım, tombul tombul olmuş. Aynada bakarken kendime, nasıl bir fütuhat olmuş ki, kalbimin içini de görüverdim. Orada ne gördüm, onu burada söyleyemem. Hal ehli bilir. Cübbemi çıkardım, yavaşça sarığımı yere koydum. Tekkeden çıkıverdim.

Bu ifade. Yani orada hem saklı, hem aşikâr olan şey. Yani ezelden beri bildiğimiz bir şey. Sonra unuttuğumuz o şey. Gülün yaprağı, kokusu, rengi, gövdesi, dikeni ile bize anlattığı, lakin bizde daha fazlası, aslı olan şey.

Sarığımın arasına bir katmerli gül sıkışmış onu, yani ondan yayılıp duran rayihayı, o küçümen balçığa katıp, parmak kadar saman çöpü ile karıştırdım. Bu ıssız dağ başına bu tekkeyi kurup çattım.

O çocukların bakışlarından, gülüşlerinden, yüzlerinden, sözlerinden toplanıp gelen ne varsa, hayatımın bu son cüzüne, o ak sayfanın kenarına nakışlandı. Esrarımın aslı budur. Hazırlayan: Munise Şimşek