Genel

Kur’an’daki kıraat farklılıklarını nasıl açıklamak gerekir?

Pakistanlı âlim ve düşünür, Hint-Pakistan alt kıtasında kurulan en büyük İslami hareket olan Cemaat-i İslâmî teşkilâtının lideri Mevdudi, yazılarında ve kitaplarında, İslami ilimlerin yanı sıra, Müslümanların içinde bulunduğu durumu ve sorunlarını işledi. Bir taraftan sömürgecilikle diğer taraftan da yaşadığı topraklarda Hinduların baskın kültür haline gelmeleriyle mücadele etti.

Etkisi kendi coğrafyasını aşıp 20. yüzyıldaki tüm İslami hareketleri etkileyen Mevdudi’nin kendisine yöneltilen soruları cevapladığı “Resâil ve Mesâil” adlı eseri, Müslüman toplumların dini problemlerini, siyasi çıkmazlarını, baş etmek zorunda kaldıkları itikadi ve ameli sorunları anlamak açısından oldukça sağlam bir kaynaktır.

Risale Yayınları tarafından “Meseleler ve Çözümleri” adıyla Türkçeye çevrilen kitap, ayrıca Mevdudi’nin diğer eserlerinde karşılaşamadığımız fikirlerine dair de önemli bilgiler içermektedir. Onun ihtilaflı konularda nasıl bir tavır takındığını anlamak açısından da önemlidir.

Yayınevi kitaba düştüğü giriş notunda Mevdudi’nin çağımız için önemini şu şekilde dile getiriyor: “Mevdudi, asrımızda yaşanan İslâmî uyanışın mimarlarındandır. Eserlerinde, İslâm’ın ruhunu küllî bir şekilde kavrayıp sunuşu, tavizsiz tutumu ve Müslümanları acilen durum tesbitine yönelten ikazları, Kur’an ahkâmına olan bağlılığı, Allah korkusu ve Peygamber sevgisinden kaynaklanan Hadis-i Şerifler ve sünnet üzerindeki hassasiyeti, birçok temel kavramın üzerinde asırların geçmesiyle oluşan sis perdesini kaldırması, dünyanın pek çok yerindeki diğer Müslümanlar gibi bizleri de eserlerinden istifadeye yöneltecek, kendisini hayır ve şükranla yâd etmemizi gerektirecek sebeplerdendir.”

Üç cilt halinde yayımlanan kitapta öncelik dini konulardaki soru ve cevaplara verilmiş. Birinci ciltte Mevdudi, Kur’an ve bazı ayetler üzerine kendisine yöneltilen soruları cevaplamış. Sorular arasında Hurufu Mukattaa, zina ve nesih ayetleri, Kur’an-ı Kerim’in kitap haline getirilmesi ve çoğaltılması, geçmiş peygamberler ve kavimleri gibi merak edilen konular mevcut. Yine Mevdudi, bu bölümde kendi tefsiri ‘Tefhimu’l-Kur’an’a dair soruları ve eleştirileri de yanıtlamış. Kitabın devamında Hz. Peygamber’in (sas) hayatı, hadisler, sahabeler ve ilk halifenin seçilmesi, Hz. Osman’ın (ra) öldürülmesi ve Hz. Ali (ra) döneminde vuku bulan iç savaşlar üzerinde duruluyor. İkinci ciltte itikadi konular, ibadetlerle ilgili fıkhi meseleler ve kadın-erkek ilişkilerine dair sorular cevaplanmış. Son ciltte ise ekonomi, sosyal ve siyasi konular ile Cemaat-i İslâmî hakkında sorulan sorulara ayrılmış.

Mevdudi, kitabın birinci cildinde Kur’an’ın farklı okunuşuyla ilgili –bugün de merak edilen ve sorulan- bir soruya muhatap oluyor: “Kur’an-ı Kerim hakkında; bir taraftan Hz. Peygambere (s.a.) nasıl inmişse o şekilde hiçbir değişikliğe uğramadan muhafaza edildiği hatta bir harfinden tutun da üstününde, esresinde bile bir değişiklik olmadığı söylenirken, diğer taraftan bazı önemli güvenilir kitaplarda, iraplarında farklı okunuşlar olan çeşitli ayetler bulunduğu yazılıdır. Hatta bazı iraplardaki değişiklikler bile anlatılmıştır. Birinci görüş doğru olsa bile, okumadaki farklılıktan ibaret olduğu için pek önemli bir şey değil ama bu durumda âlimlerin okuma farklılıklarını desteklemelerini anlayamıyorum. Eğer ikinci görüş doğru ise Kur’an-ı Kerim’in sağlamlığına zarar gelir gibi geliyor.”

Mevdudi bu soruyu şu şekilde cevap veriyor: “Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.) nasıl indiyse hiç değişiklik olmadan aynen muhafaza edilmiştir, görüşü tam anlamıyla doğrudur. Bununla birlikte Kur’an-ı Kerim’de okuma farklılıklarının bulunduğu da doğrudur. Bu konuyu ilmî bir bakış açısıyla incelemeyenler, basit bir anlayış ve bakışla bu iki sözün birbiri ile çelişkili olduğu sonucuna varabilirler. Yani eğer Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamberden (s.a.) naklolduğu gibi duruyorsa okumadaki farklılıklar olmamalıdır! Yok, eğer okumada farklılıklar doğru ise o zaman Allah korusun, Kur’an-ı Kerim bize kadar sağlam olarak gelmemiş demektir. Hâlbuki karar vermeden önce bu kişilerin biraz bilgi edinmeleri, bu konuda yeterli ilim sahibi olmaları gerekirdi. O zaman bizzat kendileri yanlış anlamadan kurtulacak, başkalarını da yanlış bir anlayışa sürüklemeyecek, bu korkunç vebali yüklenmeyeceklerdir.”

Mevdudi cevabının devamında Kur’an’ın önce sözlü olarak yayıldığını ve zamanla Hz. Peygamber’in emriyle yazılmaya başlandığını belirtiyor. Kur’an’ın farklı okunuşunun ayetlerdeki kelimelerin değişmesi anlamına gelmediğini söylüyor. Sadece kelimelerdeki sesleri gösteren işaretlerin değiştiğini belirtiliyor. Dolayısıyla mesele lafızların değişimi değil Arap alfabesinin yazımındaki değişim ve gelişmelerle ilgilidir. Okunuşunda değişiklik olan kelimelere gelince burada da lafzın tamamen değişmesinden bahsedilemez. O kelimenin Kureyş lehçesindeki okunuşu yerine daha yaygın kullanışının tercih edilmesi söz konusudur.

Kur’an-ı Kerim’e irap koyma ihtiyacı, Arap olmayan toplumların Müslüman olmaları ve Arap yazısını okumakta zorlanmaları neticesinde ortaya çıkmıştır. Bunun Basra valisi Ziyad tarafından başlatıldığını vurgulayan Mevdudi, Tabiîler ve Tabiînlere tâbi olanlar döneminde Kur’an-ı Kerim okumakta uzmanlaşmış, bunun tam ehli olmuş bir zümreden bahsediyor.

Kur’an’ı okumakta ihtisas ve ehliyet kazanmış bu kişiler farklı şehirlerde, coğrafyalarda öğretmenlik yaparak kurra olarak ün salmışlardı. Mevdudi’ye göre bütün ümmet tarafından ilim ve yetkileri kabul edilen ve kurra imamı olarak ün salmış kişiler, aynı zamanda Kur’an’ın nasıl okunması gerektiği hususunda birer otorite kabul edilmektedir.

Mevdudi’ye göre değişik okuyuşlardan hangisinin reddedileceği, hangisinin kabul edileceği hususunda işin ehli kişilerin, yani Kıraat-ı Seb’a imamlarının üzerinde ittifak ettiği şartlar şunlardır:

1. Hangi okuyuş olursa olsun mutlaka Hz. Osman’ın (r.a.) Kur’an-ı Kerim’inin yazısına uygunluk göstermelidir. Göstermezse kabul edilemez. Mesela; Hz. Osman (r.a.) Mushaf’ında kelimeler noktasız yazılmış oluğu için daha sonra konan noktaların değişik yerlere konmasından dolayı farklı okunabilir. Ama o kelimeye başka bir harf ilave ederek okunursa o Mushaf’a uygunluk göstermediğinden kabul edilemez. Çünkü Hz. Osman Mushaf’ı; Kur’an-ı Kerim’i Hz. Peygamberden (s.a.) olduğu gibi alan kimselerin topluca ittifak edip düzenledikleri, hiç kimsenin onun üzerinde hiçbir şey söyleyemediği en sağlam nüshadır.

2. Okuyuş; dile, konuşmadaki söyleyişe ve dilbilgisine aykırı olmamalı, söz dizisinin akışına söz ve mana bakımından ters düşmemelidir.

3. Bu iki şarttan sonra çok önemli üçüncü bir şart daha vardır. O da bir okuyuşun ancak senedi güvenilir ve kesintisiz bir senet zinciri ile Hz. Peygambere (s.a.) ulaşırsa kabul edilebilir olmasıdır. Yoksa o okuyuşun sadece yazılı Kur’an-ı Kerim’e uygun görünümlü olması, dilin kaidelerine uygun olması ve cümlenin gelişine uygunluk göstermesi onu kabul etmeye yeterli değildir. Her okuyuş, Hz. Peygamberin (s.a.) de öyle okuduğunu veya Sahabe-i Kirama öyle okumayı öğrettiğini ispat ederek kendini kabul ettirmelidir. Hz. Osman’ın (r.a.) gönderdiği Kur’an-ı Kerim’in o dönemdeki noktasız, harekesiz yazısından dolayı değişik okuma biçimleri her an olabilecekken bu son şart sayesinde bunlar bertaraf olmuştur. Birkaç kelimedeki okuma farklılığının dışında hiçbir ihtilaf bulunmayan, Hz. Peygamberin (s.a.) getirdiği Kur’an-ı Kerim olduğu gibi korunmuştur.

Peki, Kur’an’ı Kerim’in okunuşunda otorite kabul edilen (Kıraat-ı Seb’a imamları) isimler kimdir? 1. Nâfi b. Abdurrahman (Ö: 169 H.): Kendi döneminde Medine’nin baş kurrası kabul edilirdi. Abdullah b. Abbas ve Ebu Hureyre’den (r.a.) bütün Kur’an-ı Kerim’i okudu. Onlar da Kur’an-ı Kerimi Ubeyy b. Ka’b’dan (r.a.) ve o da Hz. Peygamberden (s.a.) öğrenmişti.

2. Abdullah b. Kesir: Mekke’nin kıraat imamı idi. H. 45 yılında doğdu ve H. 120 yılında vefat etti. Onun özel hocası; Hz. Osman’ın (r.a.) Kur’an-ı Kerim’in yazılı bir nüshası ile Mekke’ye gönderdiği Abdullah b. Saib’di. Abdullah b. Saib, doğrudan Hz. Ömer’den (r.a.) ve Ubeyy b. Ka’b’dan (r.a.) bütün Kur’an-ı Kerim’i okuyup öğrenmiştir.

3. Ebu Amr b. Alâ Basri: H. 68’de doğdu, H. 155’de vefat etti. Mekke, Medine, Kûfe ve Basra’nın çok sayıda kıraat âlim ve imamlarından ilim öğrendi. Onun ilim zincirlerinden biri Abdullah İbni Abbas aracılığı ile Hz. Ubey İbni Ka’b’a ulaşır, diğeri de Hasan Basri zinciridir ki onun da hocası Ebu el-Aliye’dir. O da Hz. Ömer’in (r.a.) talebesi idi.

4. Abdullah İbni Amir: Şam tarafında kıraat imamı kabul edilmişti. H. 8. yılda doğdu ve H. 118’de vefat etti. İleri gelen büyük Sahabelerden kıraat öğrendi. En önemli hocası, Muğire b. Şihab Mahzumî (r.a.) idi ki o da kıraat ilmini, Hz. Osman’dan (r.a.) öğrenmişti. Hz. Osman’ın (r.a.) halifeliği döneminde devlet tarafından Şam’a gönderilen nüshasıyla birlikte o da gönderilmiş, Kur’an’ı Kerim’i öğretmeye memur edilmişti.

5. Kûfeli Hamza b. Habib: H. 80 yılında doğdu ve H. 152 yılında vefat etti. Onun ilim zinciri şöyledir: Hamza, Ameş’den kıraat ilmini öğrendi, o da Yahya b. Vessâb’dan, o da Zerr b. Hubeyş’den, o da Hz. Ali, Hz. Osman ve Hz. İbni Mesud’dan (r.a.) öğrenmiştir. Hamza b. Habib, kendi döneminde Kûfe’nin kıraat imamı kabul edilmiştir.

6. Ali el-Kısai: Bu zat da Hamza döneminde yaşamış ve aynı anda kıraat imamı (önderi) kabul edilmişti. O hem kıraat imamı hem de dil bilgisi âlimi idi. Yüzlerce insan yanlarına Kur’an-ı Kerim’lerini alarak onun meclisine gelir ve onun kelimeleri okuyuşunu, nasıl okunması gerektiği ve irapların neler olduğu hakkındaki derslerini dinlerlerdi. H. 189 yılında vefat etti.

7. Asım b. Ebi el-Necud: Kûfe’nin bu Şeyhu’l Kurrası, H. 128 yılında vefat etti. Onun ilim öğrendiği iki kol vardı. Bunlardan birincisi Hz. Ali, Hz. Osman ve İbni Mesud’dan kıraat ilmini öğrenen Zerr b. Hubeyş’e (r.a.) bağlanıyordu. İkincisi de Abdullah b. Habib Sülemi idi ki bu zat da Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Zeyd b. Sabit ve Hz. Ubey b. Ka’b’dan (r.a.) Kur’an-ı Kerim bilgisi almıştı. Daha sonra Hz. Ali onu, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e (r.a.) kıraat hocası tayin etmişti. Mahi Çelik