Kültür Bakanlığı'nın evini "Prestij Müzesi" yaptığı Oryantalist resmin Doğulu fırçası: Osman Hamdi Bey kimdir?
Oryantalist resimlerine baktığımızda, geleneksel giysileriyle farklı pozlar içinde karşımıza çıkan Osman Hamdi Bey, bazen huşu içinde ellerini kaldıran ya da düşünceli bir şekilde oturan orta yaşlı bir adam hâlindedir. Fotoğraflarında ise çoğu zaman Batılı giysileriyle atölyesinde eserleriyle çevrelenmiş bir şekilde görüntülenen bu ilginç kişiliğin gerçekte kim olduğu sorusuna yanıt niteliğinde, yaşamından ve sanatından farklı ayrıntılarla bir pencere açmaya gayret ettik.
Osman Hamdi Bey’in yaşamı ve 19. yüzyıl kültür-sanat ortamındaki etkinliği üzerine düşünüldüğünde, onun çok yönlü kişiliği en çok dikkat çeken unsurların başında gelir. Bazen bir arkeolog, müzeci, bazen ressam ya da uluslararası bir serginin komiseri, bir tiyatro yazarı, belediye başkanı bazen de Oryantalist bir romanın kahramanı olarak karşımıza çıkar.
Osmanlı yenileşme ve Batılılaşma sürecinin başlıca aktörlerinden biri olan Osman Hamdi Bey, Doğu ve Batı arasında bir köprü olma özelliği sanatçının tüm etkinliklerinin ortak paydası olmuştur. Sultan Abdülmecid zamanında Ispartalı yağlıkçılar kâhyası Hacı Mustafa Ağa’nın kızı Fatma Hanım’la evlenen İbrahim Edhem’in ilk çocuğu, 30 Aralık 1842’de dünyaya gelmiştir. Bu çocuk, İsmail Galip, Mustafa ve Halil Edhem’in ağabeyi olacak Osman Hamdi’dir. İlkokul eğitimini Beşiktaş’ta alan Osman Hamdi, 1856 yılında Mekteb-i Maarif-i Adliye adlı hukuk okuluna yazıldı. Ancak aynı dönemde resme olan ilgisi belirmeye başlamıştı. Osman Hamdi, bu dönemde üzerine “Birinci resim defterim” yazdığı bir defterde ilk karakalem çalışmalarını toplayacaktı.
Fransa’da hukuk eğitimi
1868 yılında Belgrad’a göreve giden babası Edhem Paşa ile birlikte yolculuk eden Osman Hamdi bu sayede Viyana’daki müzeleri ve sanat eserlerini görme imkânı bulmuştu. Dönüşünde Paris’e öğrenim görmek için gönderilmek konusunda ısrar edecek ve 1860 yılının Mart ayında, 18 yaşındayken 19. Yüzyıl Avrupa kültürünün başkenti sayılan Paris’e doğru yola çıkacaktı. Babası oğlunu Paris’e gönderirken Edhem Paşa’nın da hocası olmuş, sarayda şehzadelere Fransızca öğreten Louis Gardey’e emanet etmişti.
Paris’e vardıklarında şehirdeki Mekteb-i Osmani dolu olduğu için hazırlık okulu olarak ünlenmiş eğitim kurumlarından biri olan Institution Barbet’de karar kılınmıştı. Bu okul, Edhem Paşa’nın 1831 yılında daha 12 yaşındayken Amedee Jaubert gözetiminde yerleştirilerek yurtdışındaki eğitimine başladığı okuldu. Henüz eğitim için geldiği ülkenin dilini bilmeyen Osman Hamdi yatılı olarak Ernest Dupre adlı tarih hocasının yanına yerleştirildi. Edebiyat derslerini orada alıyor, fen derslerini Institution Barbet’de görüyor, bir yandan da Dupre’den Fransızca öğreniyordu. Aldığı bu eğitim sayesinde bir sene sonunda Fransızcası oldukça ilerlemişti.
Osman Hamdi Bey’in yaşamının şekillenmesinde oldukça önemli bir rol oynayan babası İbrahim Edhem Paşa, onu Fransa’ya hukuk okumak için göndermişti. Fakat Osman Hamdi’nin kafasında babasının öngördüğünden çok daha farklı bir gelecek planı şekillenmeye başlamıştı bile. Osman Hamdi bir süre sonra tek başına yaşayabileceği bir eve taşınmıştı, bu sebeple masrafları artınca haddinden fazla da borca girmişti. İstanbul’a dönmek için babasına yalvarma noktasına gelmesine rağmen eğitimine devam etmesini isteyen babasının para göndermesiyle Paris’te kalmaya devam etti. 1843 yılında lise eğitimine karşılık gelen okulunu bitiren Osman Hamdi, aynı yıl 100 Frank üyelik ücretini ödeyerek hayırsever Baron Isidore Taylor’ın kurduğu Ressamlar, Heykeltıraşlar, Mimarlar, Gravürcüler ve Desinatörler Birliği’ne kayıt oldu. 14 Ocak 1864 tarihinde Hukuk Fakültesi’ne başlasa da ressam olma hayaliyle yanıp tutuşan Osman Hamdi Bey, giderek aksattığı hukuk eğitimi yüzünden sınavlarda oldukça zorlanıyordu. Resim tutkusunu babasına yazdığı bir mektupta şöyle dile getiriyordu: “Pek sevgili velinimetim babacığım, biraz resim yaparsam lütfen kızmayın. Artık yapmadan duramam. Şimdiden inanılmaz gelişmeler kaydettim ve herkes bu kadar kısa zamanda yaptıklarıma şaşıp kalıyor.”
“Tablolarım kabul edildi”
Salon sergilerinin kataloglarında Gustave Boulanger’nin öğrencisi olarak adı geçen Osman Hamdi, 1865 yılında hocasının “Hamdi Bey Portresi” adındaki, genç sanatçıyı Oryantalist bir çizgide, doğulu giysiler içinde betimlediği resminin modeli olarak Salon’da boy göstermişti. 1866 yılının sonbaharında Osman Hamdi Bey, Paris Salonu’nda bu kez ressam olarak yer aldı. Ertesi yıl ise Paris’te gerçekleşen Dünya Dergisi’nin Osmanlı seksiyonunun komisyonunda görev aldı. Yirmi yedi yağlıboya resmin üçü Osman Hamdi Bey’e aitti. Bunlar: “Pusuda Zeybek”, “Zeybeğin Ölümü” ve “Çingenelerin Molası” adını taşıyan tablolarıydı. Bu üç resim arasında, günümüze ulaşan tek eser “Pusuda Zeybek”tir.
Ancak ressamlık yolunda oldukça emin adımlarla ilerleyen Osman Hamdi’nin babası Edhem Paşa tarafından kendisi için planlanan hukuk eğitimi hiç de yolunda gitmiyordu. Durum böyle olunca babası Edhem Paşa, Osman Hamdi’nin ülkeye geri dönmesi için baskılarda bulunmaya başladı. Ama Osman Hamdi Bey iş bularak Paris’te ya da en azından Avrupa’da kalabilmeyi, burada kendini geliştirmeyi istiyordu. Bunun için Paris sefaretinde kâtiplik, Floransa’daki elçilikte alacağı görev gibi kendisine uygun bulduğu, gelir sağlayacak işler yapmaya hazır olduğunu belirtiyordu. Osman Hamdi Bey’in “Madam de H…” portresi ve “Yahudi Hokkabaz” adlı iki eseri 1868 Salonu’na alınmıştı. Bu başarılı gelişmeden sonra babasına yolladığı mektupta altını çizerek şunu yazar: “Tablolarım kabul edildi…”
Bu gönülsüz dönüş ile ilgili sitemini babasına yazdığı mektubunda şöyle dile getiriyor: “İstanbul’a vardığımda size bütün projelerimi yüz yüze sunacağım ve eminim onaylayacaksınız. Sevgili pederim, şimdilik şunu söylemekle yetineceğim ki Paris’ten ayrılıyor olabilirim, ancak buraya kesin olarak her yolla döneceğim. Buradaki hayat oradakinden daha iyi olduğundan değil ama beni buraya kesin olarak bağlayan bir şeyden dolayı: Daha önce de söylediğim gibi resmi kesinlikle terk etmek istemiyorum. Resim ise kitaplardan öğrenilen bir şey değildir; resim yapanları takip etmek, eski ve modern ustaları görmek gerekir; bunu ise İstanbul’da yapabilecek değilim. İlerleme kaydediyorum; bütün sanat dünyası beni tanıyor, resimlerimden bahsediyorlar. Bu seneki tablom, ben bu yönde herhangi bir şey yapmadığım hâlde, L’Autographe gazetesinde yayımlandı. Bu durumda pekâlâ anlarsınız ki Paris’ten ayrılamam.”
Anlarsınız ki Paris’ten ayrılamam…
Tüm bu zorlukların yanı sıra, Osman Hamdi Bey’in ilk evliliği Paris’te öğrenciyken adının Agarithe olduğu sanılan genç bir hanımla olduğuna yönelik bilgiler mevcuttur. Sanatçının bu evlilikten olan ilk kızı Fatma kayıtlardan anlaşıldığı üzere 1868 yılında Paris’te dünyaya gelmiştir. Bu bilgi, Osman Hamdi’nin hukuk eğitimine başladıktan birkaç yıl sonra evlendiğini ortaya çıkarır. Osman Hamdi’nin geçimini sağlamak için giriştiği çabalar boşa çıkmıştır. Hukuk eğitimini tamamlayamadığı için geçimini sağlayabileceği tek yol resim yapmaktı. Üyesi olduğu sanatçılar birliğinden alacağı bir tablo kopyası siparişiyle geçinebileceğini düşünüyordu. Ancak babası Edhem Paşa’nın oğlunun ülkesine dönmesi konusundaki kararı netti. Ressamlık yolunda önemli adımlar attığını hisseden Osman Hamdi, babasının kararını çaresizce kabul etmek durumunda kaldı.
Ülkesine döndükten birkaç ay sonra babasının dostu Midhat Paşa ile birlikte Bağdat’a gitmek üzere görevlendirilen Osman Hamdi, kızı ve karısını babasına emanet ederek İskenderun’a gitmek üzere 21 Mart 1869’da Talya adlı vapur ile yola çıktı. Seksen kişilik kalabalık bir heyetle çıkılan yolculukta Sakız, Sisam, İstanköy ve Rodos’a uğradıktan sonra İskenderun’a varıldı ve buradan da kara yoluyla Diyarbakır’a geçildi. Bu kalabalık heyet daha sonra Dicle Nehri üzerinde yerel ismi kelek olan kayıklarla Bağdat’a ulaştı.
Türkiye’de daha çok ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ adlı tablosuyla tanınan Osman Hamdi, 1901 yılında yaptığı resimle Müslümanlar’ı bir hayli kızdırdı. ‘Mihrap’ ismiyle bilinen o resim, Müslümanlar’ın inancına saldırı niteliğinde kabul edildi ve bugüne kadar hiçbir yerde sergilenemedi.
Resimde; sarı elbiseli bir kadın, mihrabın önünde rahleye oturuyor. Yerde ise pek çok kitap var.
Özetle; resimde, dini kitapların konulduğu yere oturan kadın, imamın makamında arkası Kabe’ye arkası dönük şekilde oturuyor. Yerde duran kitaplardan birinin kapağı ise Kur’an-ı Kerim ciltlerinde kullanılan kapakları bir hayli benziyor.
Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise kadının dekoltesi… İslam dininde hem erkeğin hem de kadının vücudunu belli bir seviyeye kadar örtmesi emrediliyor. Kadının dekoltesi ise emredilen sınırı aşmış durumda.
Bu amaçla Hindistan’ın Bombay şehrinde Osmanlı konsolosu olması yolunda gelen teklife sıcak bakmasını sağlamıştı. Fakat bu teklifin arkası gelmeyince Osman Hamdi Bey 1871 yılında ülkesine geri döndü ve sarayda Teşrifat-ı Hariciye Müdür Muavini olarak görevlendirildi. Osman Hamdi Bey’in Bağdat’tan döndükten sonra ilgilendiği bir başka sanat dalı da tiyatro olmuştu. 1872 yılında üç tiyatro oyunu yayımlamış ve bildiğimiz kadarıyla da bunların bazıları sahnelenmişti. 1873 yılında Osmanlı Devleti’nin çok önemsediği ve uzun bir süreden beri hazırlığını yaptığı uluslararası bir etkinlik olan Viyana Dünya Sergisi gerçekleşecekti.
Ahmet Midhat Efendi’nin, su üstünde, dünyanın geri kalanından gelecek haberlerden uzak, kitap, resim mecmuaları, yiyecek ve içeceklerle çevrili bir ortamda, sohbetlerle geçti dediği yolculuğun detayları “Menfa” isimli eserinde şöyle anlatılmaktadır: “Karayolu insana pek ziyade can sıkıntısı vereceği seyyahlar lisanınsa şöhret bulmuş olduğu halde bizim Diyarbekir’e kadar asla canımız sıkılmamış olması mesudiyetimizin en büyük delilidir. Her dağ her ağaç her köy hatta kadın erkek her köylü bizim için bir nokta-i hayret olur idi. Aşağıda ismi tekrar edecek Hamdi Bey ressam, bunlardan aglebinin resmini alır. Geceleri çadırlarımızın içi kahkahalar, şarkılarla latif sohbetlerle dolar idi.”
Gezgin bir ressam
Bağdat Vilayeti’nde Umur-ı Ecnebiye Müdürü olarak görev yapan Osman Hamdi Bey’in siyaset adamı olarak kimliği de burada şekillenir. Babasına yazdığı bir mektup sayesinde bu görevi süresince resim ile olan bağını da koparmadığı bilgisine ulaşılmıştı. Osman Hamdi, bu dönemde Midhat Paşa’nın emrindeki Çeçen savaşçılarının ya da Bedevi aşiretlerinden insanların karakalem desenlerini çizdi, suluboyalar yaptı. Bunlar Oryantalist gezgin bir ressamın, daha sonra yapacağı Doğu konulu sahnelerinde yer alabilecek egzotik figürlerin, manzaraların eskizleriydi. Bağdat’ta geçen bir yılın ardından Osman Hamdi’nin buradan ayrılma isteği mektuplarına yansımaya başladı.
Elbise-i Osmaniye
“Usul-i Mimari-i Osmani”yi hazırlama görevini Victor-Marie de Launay ve Montani Efendi’ye verirken “Elbise-i Osmaniye” isimli diğer kitabı hazırlama görevini de de Launay ve Osman Hamdi Bey’e verdi. Kitapta yer alan kıyafetler, sergide “Osmanlı İmparatorluğu’nun kıyafetlerini temsil eden mankenler ek sergisi” adı verilmiş özel bir alanı oluşturuyordu. Canlı modellerin poz verdiği, Pascal Sebah stüdyosunda çekilen 74 fotoğrafın yer aldığı “Elbise-i Osmaniye” bir anlamda bu ek serginin bir kataloğu niteliğindeydi. Fotoğraf çekimlerinde Osman Hamdi Bey’de Ceddeli Erkek kılığına girmiş ve Pascal Sebah’a poz vermişti. Viyana sergisi için bir araya getirilen giysiler, çekilen fotoğraflar ve Osmanlı mimarisine dair bilgi ve belgeler bundan sonraki süreç içerisinde Osman Hamdi Bey’in resimlerinde kullanacağı ana görsel kaynaklardan birini oluşturacaktı. Sanatçı giysi ve objelerden oluşan kapsamlı bir koleksiyon oluşturacak ve bu giysilerle kendi fotoğraflarını çektirecekti. Osmanlı mekânlarına yerleştirdiği bu figürleri eserlerinde kullanacaktı.
Avrupa hükümeti bu sergiye Osmanlı’nın katılımını önemsiyor ve iki bin metrekarelik bir alanı onlara ayırıyordu. Bu dönemde Nafia Nazırı olan Edhem Paşa’da hazırlık komisyonunun başında yer alıyordu. Dolayısıyla serginin komiserliği görevini oğluna vermişti. Bu sergide yer alacak Osmanlı seksiyonunda doğal ürünler, madenler ve yerel mamullerin yanı sıra konak, cami, hamam, Boğaz’da küçük bir yalı, Şark kahvesi, dükkânlar gibi tipik Osmanlı yapıları da yer alacaktı. Edhem Paşa, sergide kullanılmak üzere Osmanlı mimarisini ve imparatorluğun farklı kesimlerinde kullanılan kıyafetleri tanıtacak iki kitabın hazırlanmasına karar vermişti.
Oryantalist ressamlardan farkı
Osman Hamdi Bey, 1874 yılında Hariciye Nezareti’nde genel sekreterlik görevini üstlendi ve bu görevini 1875 yılının Mart ayına kadar sürdürdü. Buradan ayrıldıktan sonda Umur-ı Ecnebiye Müdüriyeti’ne getirilen Osman Hamdi Bey, bazı kaynaklarda belirtilene göre 1875 yılında Kadıköy Belediye Başkanlığı görevini yürüttü. 1876 yılından Filibe ve Pazarcık civarındaki bazı olayları araştırma komisyonu ile birlikte bir süreliğine İstanbul’dan Osman Hamdi, döndükten sonra Altında Daire-i Belediye reisliği görevinden 1878 yılında zamanını tamamen resme ayırmak istediği için ayrıldı. Kendini tamamen sanatına adayan sanatçının gün geçtikçe sergilerde daha çok eserleri yer almaktaydı.
Osman Hamdi Bey’in eserleri Batılı ressamların Doğulu mekânlar içerisinde çeşitli eylemler sergileyen figürlere yer verdiği resimlerine benzer özelliklere sahip olsa da Doğu kökenli bir Oryantalist ressam olarak Batı’nın öteki olarak gördüğü bu dünyayı betimlerken farklı bir bakış açısına sahip olması kaçınılmazdı. Onun eserlerinde mimari, giysi ve eşyalara ait detaylar birçok Batılı Oryantalistin aksine gerçeğe uygundur. Oryantalist resimlerde uyuşuk, durağan, bazen şehvet düşkünü ya da şiddet uygulamaktan çekinmeyen Doğulu figür, Osman Hamdi’nin resimlerinde kitap okuyan, tartışan, müzik yapan insanlara dönüşür. Sanatçının bu yaklaşımı geleneğe tamamen sırt çevirmeden gerçekleştirilen bir tür modernleşme önerisi ve tipik Oryantalist bakış açısının eleştirisi olarak görülebilir.
Pembe Başlıklı Kız
Osman Hamdi Bey’in hayatına, ilk eşi olduğu düşünülen Agarithe gibi bir Fransız olan Marie Palyart 1870’li yıllarda girmişti. Marie, Naile ismini alarak Osman Hamdi ile evlemiş ve sanatçının yaşamının sonuna kadar sürecek bu evlilikten 3 çocuğu olmuştur. Çiftin ilk çocukları Leyla, 1880 civarında dünyaya gelmiş; 1882’de Edhem ve 1893 yılında da en küçük kızı Nazlı doğmuştur. Yaşamı boyunca portre resmi konusunda kendisini geliştirmek için çaba harcamış olan sanatçı, çoğunlukla çıktığı gezilerde halktan kişilerin karakalem büst portrelerini yapmıştır.
Bu resimde daha önce farklı kompozisyonlar içerisinde kullanmayı denediği anıtsal boyutlarda resmedilen bir derviş figürü yer alıyordu. Figürün başında yemenilere dolanmış keçe kalpak olarak tanımlanan “Mardinli Kürd” tipinin başlığına benzeyen bir serpuş vardı. Üstünde beli kemerli, kenarları işlemeli kırmızı bir entari, ayaklarında sarı sahtiyandan çedikler vardı. Arkasında kavuşturduğu ellerinde neyini tutan sırtına nakkare ya da kudüm cinsinden bir vurmalı çalgı asmış, yerdeki yeşillikleri yiyen kaplumbağaları izlemekte olan bu tek figürün yer aldığı resim bugün sanatçının “Kaplumbağa Terbiyecisi” olarak bildiğimiz eseriydi. Hamdi Bey’in bu eseri yer alacağı Salon sergisi kataloglarında Fransızca “L’homme aux Tortues”, İngilizce olaraksa “Tortoises” ismiyle yer aldı.
Kendisini tamamen sanatına adamak için memuriyetinden çekilen Osman Hamdi Bey, 4 Eylül 1881 tarihinde ömrünün sonuna kadar sürdürecek olduğu Müze-i Hümayun’da müdürlük görevine getirilir. Onun döneminde Müze-i Hümayun, Batılı anlamda müzecilik geleneğinin oluşması açısından tarihimizde önemli bir yer edinecekti. Osman Hamdi Bey, Müze-i Hümayun müdürlüğünün yanı sıra Sanayi-i Nefise Mektebi’nin de başına getirilecek, Hariciye Nezareti’ne bağlı çeşitli memuriyetlerden sonra Maarif Nezareti çatısı altında bu iki görevi yaşamının sonuna kadar devam ettirecekti.
Kaplumbağa Terbiyecisi
Osman Hamdi Bey bu resmin yapılışından ram 37 yıl önce Bağdat’tayken babasına yazdığı bir mektupta “Tour de Monde” dergisinin eline geçen sayısını keyifle okuduğunu belirterek teşekkür ediyordu. Derginin bu sayısında Aime Humbert adında İsviçreli diplomatın Japonya’da gördüklerini anlattığı bir makale yer alıyordu. Yazar aynı zamanda bu yazısında genellikle Koreli olduğu belirtilen kaplumbağa terbiyecilerinden bahsediyordu. Söz konusu makale ve gravür Osman Hamdi Bey’in farklı kompozisyonlar içinde kullanmayı düşündüğü bu figürü kaplumbağalarla bir araya getirme düşüncesinin ilk kıvılcımını oluşturmuştu bile. 1906 yılında altmışlı yaşlarını sürmekte olan sanatçı, Fransız Sanatçılar Derneği’nin 1 Mayıs günü açılacak salon sergisine gönderilmek üzere bir resim üzerinde çalışmaktaydı.
Osman Hamdi Bey, çalışmalarında Batılı bir Oryantalist ressamın yapacağı farklı insan tiplerini desenlerine taşımış, çoğunlukla da Doğulu figürleri tercih etmiştir. Portre çalışmalarında modellerini genellikle profilden ya da tam karşıdan resimlemeyi tercih eden sanatçı, 1904 yılında kızı Nazlı’yı çizdiği portresinde de onu tam karşıdan resmetmiştir. Kızı Nazlı, sanatçının en çok resimlediği modellerden biridir. “Pembe Başlıklı Kız” olarak adlandırdığı resminde model dik yakalı beyaz giysisi ve başında kenarları fırfırlı pembe şapkasıyla açık havada betimlenmiştir. Osman Hamdi Bey, daha izlenimci ve doğalcı bir tarza yönelmiş olduğu bu resmin sağ al köşesine Fransızca “Kızım Nazlı” notunu düşmeyi de ihmal etmemiştir.
Osman Hamdi Bey, “Kaplumbağa Terbiyecisi” olarak tanınan bu eserini resmettikten birkaç yıl sonra 24 Şubat 1910 tarihinde Kuruçeşme’deki yalısından hayata gözlerini yumdu. İstanbul’da ve Batı’da büyük hüzne sebep olan sanatçının naaşı vasiyeti üzerine çok sevdiği Eskihisar’da toprağa verildi. Osman Hamdi Bey, bir Osmanlı aydınıydı. Arkeoloji, müzecilik, sanat eğitimi gibi pek çok alanda önemli roller üstlenmişti. Ancak resim sanatına olan tutkusu ve sanatçı kimliği, en baştan onun tüm yaşam öyküsünü belirleyen başlıca unsur olarak öne çıkmaktadır.
Deniz Demirdağ yazdı