İnsanın anlam arayışına farklı cevaplar farklı yollar
Ömer Mertoğlu, insanın anlam arayışına odaklanmış sekiz kitap üzerinden, farklı dinler, coğrafyalar ve zamanlarda yaşamış sekiz düşünürün konuya getirdiği açıklamalara ışık tuttu.
ÇÜRÜMENİN KİTABI
Yazar: Emil Michel Cioran
Sayfa sayısı: 168
Baskı yılı: 2016
Yayınevi: Metis Yayıncılık
Çürümenin kitabı; keyfinizi kovalayan ve ruhunuzu hırpalayan türden olup huzurlu anlar barındırmayan buhranlarla dolu bir eser, aslında bu buhranlar yaşam esnasında alışageldiğimiz türden olduğundan eseri okurken kendimizden kaçmaya çalışsak da kendimizi ve insanlığı keşfeder ve giderek çürümüşlüğe doğru yol aldığımıza şahit oluruz. Bu şahitliği bir imkân olarak gördüğümüz vakit eserden yüksek yarar ve haz alabiliriz.
Nihilizm ile bütünleşen ve Nietzsche ve Kierkegaard’ın yaşam felsefelerine hayranlık duyan yazar bunu sık sık eserinde hissettirir. Çürüme, ölüm, zulüm, umutsuzluk, nefret ve fanatizm gibi kavramlara fazlasıyla değinen yazarımız ümidi ve yaşama sevincini okuyucuya reva görmeden bu çürük yaşama alışmamız gerektiğini zira bunların yaşamın birer parçası olduğunu söyler. Öyle ki Cioran’a göre, “mutsuzluğun bilincine varmak için; hakikatin acı çekmek olduğunu bilmek ve nedenselliği bahane etmeden, dertlerin istilasını kabul etmek gerekir. Hayat dediğin ise burukluğun tahrip ettiği bir mucizedir.” Düşüncelerini dile getirmek için kullandığı olumsuz kelimelerden iğrendiğini de belirten Cioran yaptığımız şeyin "Kelime fuhuşu" olduğunu söyler ve bir süre kelimeleri kullanmamak, tazelenmelerini beklemek gerek diye ekler.
Varoluşun en karamsar en aşağılık yanlarından, antik Yunan’ın çöküşüne kadar birçok şeye değinen yazarımız genel olarak kasvetli konuları işlemiştir. İdeolojilerin, doktrinlerin ve kanlı şakaların (!) zamanla saflığını yitirip, inanca dönüştüğünü, bir olay çehresine büründüğünü ve mantıktan kopup, sara hastalığına dönüştüğünü de söyler.
Her ne kadar ölümlülüğünün içinde yan gelip yatmak istediğini ve normal kalmak istediğini söylese de bu eseri uykularınızı kaçıracak türdendir. "Parmaklarınızı kaburga kemiklerinizin üzerinde bir mandoline dokunur gibi gezdirin: Mezara ne kadar yakın olduğunuzu göreceksiniz. Giyimli olduğumuz içindir ki ölümsüzlükle böbürleniriz: Bir kravat takıldığında nasıl ölünebilir?" Çürümenin Kitabı’nı bitirdiğinizde şüphesiz bir daha karşılaşmamak üzere arka raflardan birine yerleştirirsiniz.
TİHTEN ÇIKIŞ
Yazar: Muhammed Kutub
Sayfa sayısı: 154
Baskı yılı: 2009
Yayınevi: Buruç Yayınları
Eserin girişinde Muhammed Kutub, İsrailoğullarının Allah'ın emrini yerine getirmedikleri için şaşkın şekilde 40 sene dolaşıp durdukları Tih çölündeki olayı bu gün gerek fikri, gerek ahlaki, gerek siyasi, gerek itikadi, gerekse yaşayış tarzıyla ümmetin yaşadığını söylüyor akabinde biz bu 'Tih'e nasıl girdik?' sorusuna cevap vererek devam ediyor. Birincisi, İslam dünyasını istila eden hiç bir zaman dinmemiş ve dinmeyecek olan haçlı ruhu; ikincisi, Müslümanların ruhsal ve itikadi boşluğu nedeniyle diyor ve devamında Tih'in boyutlarını inceliyor.
Batı, bozuk dinini bir kenara bırakıp doğru dine sarılmalıyken çözümü dini siyasetten ayırmakta ve devamında demokraside buldu. Müslümanlar ise yaşayışlarında görülen sapmaları düzeltip siyasal alanda doğru İslami bir ruh ile eğitilmeliydi. Fakat bizler hastalıklarımız farklı olmasına rağmen Batı’nın ilacı ile tedavi olmaya çalışarak Tih'in boyutlarını genişlettik.
Yazarımız son olarak Tih'ten çıkış için mübarek uyanışın nasıl gerçekleşeceği üzerinde duruyor. Yaşamımızdaki sapmaları, masiyetlerimizi doğru düşünce ve inançla düzelterek, ruhu terbiye edip, kelime-i tevhit sözünün bedeli olarak amele ve cihada dönüşen hayatlarımızla gerçekleşecektir ve Kutub'a göre bugün Müslümanların vakıası İslam gerçeğinden çok uzaktır. Dolayısıyla kendimizi düzeltmeden, yani biz İslam olmadan ne ümmet olmayı becerebiliriz ne haçlı Siyonist komplosunu bozabiliriz ne de Kudüs'ü kurtarabiliriz..Her fırsatta eleştiren ama çözümlerini de getiren allame Kutub'tan faydalanalım derim.
YABANCI
Yazar: Albert Camus
Sayfa sayısı: 119
Baskı yılı: 2016
Yayınevi: Can Yayınları
Camus'un ilk kitabı olan bu eser, nihilist bir bakış açısını barındırıp varoluşçuluğun izlerini taşıyan absürdist, yani saçmalık felsefesinin ürünüdür. Gerçek bir olaydan derlenen bu öykü aslında bir bakıma Camus'un hayata bakış açısından kesitler sunar. Öyle ki olayın başkahramanı olan Mersault'un, annesinin ölümünden ve Arap birine karşı işlediği cinayetten etkilenmemiş olması buna bariz örneklerdir. Buradan yola çıkarak hayatın saçma, anlamsız bir o kadar da gereksiz olduğunu şu cümleyle dile getirmektedir: "Hayat yaşamaya değmez. 30 ya da 70 yaşında ölmen neyi değiştirecek." Eserin başlangıç cümlesi olan "Bugün annem öldü, bilmiyorum dün de olabilir" cümlesi de bu cümlelerin bakış açısının bir izdüşümü olarak sayılabilir.
Cezayir'de tesadüfen bir Arabı öldüren Fransız Mersault, kendisini ölüme götüren olayları, kayıtsız şartsız izlemekte ve her şey kendiliğinden olup bitmektedir. Kısacası Mersault topluma, hayata ve dünyaya yabancılaşmıştır.
Olayların asıl şekillendiği yer cinayet sonrasındaki yargılandığı mahkeme salonudur. Mahkeme heyetinin ve hakimin, kendisine defaatle pişman olduğunu belirtmesini istemesine rağmen, kahramanımız bunu reddetmiştir. Bu reddiyesinin altında yatan sebep ise ölümün varlığını çokça hissetmesi ve o derecede hayatın anlamsız oluşunu düşünmesi idi.
Giyotinle idam edilmesi kararı okuyucular tarafından bile hazmedilemezken onun kabullenmesi rahatsız edici bir durumdur. İnfaz sürecinde papazın ziyaret edip son kez pişmanlık talep etmesi üzerine ise Mersault, "Ben inanmayan biriyim ve asla pişman değilim" diyerek şu cümleyi söyler: "Herkes aynı oranda suçlu ya da suçsuzdur." der ve ölümünü bekler. Yabancılaşan ve bir o kadarda hayata anlam yüklememe noktasında mücadele eden bir kahraman ortaya çıkaran Camus'un bu eseri okunmaya ve üzerinde düşünmeye değer bir eser.
İNSANIN DÖRT ZİNDANI
Yazar: Ali Şeraiti
Sayfa sayısı: 77
Baskı yılı: 2013
Yayınevi: Fecir Yayınları
Ali Şeriatı’nın Abadan Petrol Fakültesi'nde yaptığı konferanslarının kitaplaştırılmış hali olan bu eser, kendi deyimiyle, onlarca yıldır bizleri rahatsız etmeye devam ediyor.
Köktenci bir bakış açısıyla toplumdaki sorunlara yaklaşan düşünürün bugünkü en büyük sorunun "insanın tanımlanması" olduğunu belirtir ve bu sorunun aşılmadan kültürü, eğitimi, öğretimi, ahlakı ve toplumu düzeltme çabalarımızın beyhude olacağını söyler. Meseleye insan sorunun ele alarak onu keşfetmeye çalışarak başlar.
İlk olarak beşer-insan ayrımıyla dikkatleri üzerine çeken yazarımıza göre beşer, varlıkların gelişim silsilesi sonucunda yeryüzüne gelmiş bulunup şimdi yaşamakta olan iki ayaklı canlı/hayvan türüdür. İnsan ise sıra dışı, gizemli ve üstün bir hakikattir. İnsan denen meçhule özgü en üstün var oluşun "başkaldırmak" olduğunu söyleyen yazarımız, "başkaldırıyorum o halde varım" diyerek ezberleri bozmaya devam eder.
Bilinçli, seçebilen ve yaratıcı niteliklere sahip insanın özgür iradesini baskı altında tutan, sınırlayan 4 zindan ise şunlardır: Tabiat, tarih, toplum ve insanın kendisi.
Tabiatın esaretinden insanın tabiatı tanımasıyla kurtulacağını söyleyen yazarımız tabiatın ürünü olduğu ölçüde hayvan olan insanın artık tabiatı değiştiren biri haline geldiğini söyler.
İleri ve bilinçli bir insanın hissedebileceği tarih esaretinin ise tarih felsefesiyle, tarihin hareket yasasını keşfetmek ve kavramakta aşılacağını belirtir. İnsan toplumun belirleyiciliğinden ise sosyoloji yoluyla, toplumsal ve sınıfsal ilişkilerin idrak edildiği, yönetim ve siyaset felsefesinin kavrandığı bireyin toplumsal bilince eriştiği ölçüde kurtulacağını ve bu sayede toplumun ürünü değil toplumların meydana getiricisi haline geleceğini söyler. Son zindan olan insanın kendisinden ise aşk ile kurtulacağını söyleyen yazarımız aşkın her şeyi bir amaç uğruna elden çıkarmak ve karşılığında hiçbir şey istememek olduğunu söyler.
Sonuç olarak, o özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; tabiat, tarih, toplumsal düzen zindanlarından farklı bilim dallarıyla kurtulur. Fakat kendi zindanın kurtulmak için aşka ve dine ihtiyacı vardır.
ÖLÜMCÜL KİMLİKLER
Yazar: Âmin Maalouf
Sayfa sayısı: 136
Baskı yılı: 2008
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Kitapta ilk başlarda gülümseten ancak daha sonra insanlardaki tehlikeli bir bakış açısının konuluşu gibi gelen ve yazarımızın kendini daha çok Lübnanlı mı yoksa daha Fransız mı hissettiği sorusundan yola çıkarak, kimlik hakkındaki düşüncelerini derinlemesine incelediğini görürüz.
Âmin Maalouf’un deneme niteliğinde olan kitabının birinci bölümünde insanların dinsel, etnik, ulusal kimliklerden ötürü neden cinayetler işlediğini anlamak için kendi deyimiyle en kalleş bulduğu sözcüklerden biri olan “kimlik” kavramını sorguluyor. Hatta kişinin etnik kimliği üzerinden şivesiyle alay edilmesini ne denli tehlikeli olduğuna dair çeşitli örnekler verir. Sonra ise kimliğin sadece bir değerden oluşmadığını insan doğduğu andan itibaren fiziksel özellikler, dili, dini, milliyeti, çevresi, kültürü yaşadıklarıyla kendisine aktarılan değerler bütününün oluşturduğu bir aidiyet duygusu olduğunu, bu değerler bütününün aynısının başka bir insanda bulunmamasının her insanı özel yaptığını belirtiyor. Dar, tutucu bir yaklaşımla bu değerler bütününden sadece birini alıp insanı seçime zorlama noktasında kimlikler ölümcül olmaya başlıyor.
Yazar kitabın diğer bölümlerinde kimliği oluşturan unsurları modernleşme, evrensellik, ölümcül kimlikleri evcilleştirme konularıyla ilişkilendirerek Müslüman, Hristiyan dünyasından, bulunduğu ülkelerden örnekler vererek, geçmişi ve şu anı karşılaştırarak düşüncelerini paylaşmış.
Günümüzde de önemini koruyan bir konu olan bu kimlikler savaşların, katliamların oluşmasında etken. İnsanlar kendi ve başkalarının kimlikleriyle barışık, çeşitliliklerin ayırt edici değil de kültürümüze zenginlik katan değerler olduğunu benimseyebilirlerse aramızdaki ölümcül kimliklerin bizi yok etmesini durdurabiliriz diyoruz.
Yazarın bazı düşünceleri tartışılabilir, genel olarak tespitleri doğru ayrımlaştırmanın etkilerine sık rastladığımız günümüzde de okunması gereken kitaplardan biri.
İDEAL DEVLET
Yazar: Farabi
Sayfa sayısı: 192
Baskı yılı: 2017
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Bilirsiniz Farabi, Yunan felsefesi ile İslam'ı birbiriyle uzlaştırmaya çalışmış olan filozoftur.
Farabi Platon'un "gözüyle görmediği, eliyle tutmadığı şeyleri anlamakta güçlük çeken anlama biçimi ve seviyesi olarak da duyularından akla, sezgiye yükselememiş ve yükselemeyecek olan insan" olarak tanımladığı sıradan insanlardan olmayarak fikirler dünyasında yerini almıştır.
Filozofumuzun amacının İslam'ı üstün ve mükemmel bir anlama tarzı olarak felsefeyi teklif etmek olduğu aşikârdır. Bu uzun ve karmaşık yolculuğunda tüm düşünce sistemine etki eden iki temel inancı vardır. Bunlar:
-Gerçek filozoflar arasında ciddi görüş ayrılıklarının olamayacağı,
-Doğru bir şekilde anlaşılan dinle felsefe arasında bir çatışma olmayacağıdır.
Yazarımız eserinde toplumları sınıflara ayırır ve bunların içerisinde ancak "erdemli toplumda" mükemmelliğe ve mutluluğa ulaşacağını söyler. Ve insanın amacının da, düşünürümüzün hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen iyi olarak nitelendirdiği mutluluğa ulaşmak olduğunu savunur. Erdemli şehrin tersi olan şehirler ise şunlardır: Cahil şehir, bozuk şehir, karakteri değişmiş şehir, doğru yolu bulamamış şehir, yanlışlık içinde olan şehirdir. Farabi demokratik şehri de erdemli şehrin karşısındaki şehirlerarasında nitelendirir. Ona göre demokrasilerdeki serbestîyet ortamı erdemsiz fikirlerin neşvünema bulmasına ve yayılmasına ortam hazırlayacaktır. Böylesi bir ortamda süfli arzuların peşinde koşan insanların sayısı artacak ve yönetimi ellerine alan başkanlar da erdemli dahi olsalar kendi kurallarını halka benimsetemeyeceklerdir.
İnsan merkezli bir siyaset anlayışını çok rahat şekilde göreceğimiz Farabi erdemli şehrin mutlak bir saadetle oluşacağını söyler. Devletlerin ilk yöneticiyle kaderi arasında bir organik bağ bulunduğunu savunan filozofumuz erdemli şehrin ilk yöneticisinin bedenen ve ruhen sağlam, zeki, öğrenmeye ve öğretmeye istekli, dürüst, kendine güvenen, Tanrı'ya inanan çalışkan bir kimse olması gerektiğini söyler.
Erdemli bir şehrin erdemli fertleri olmak ümidiyle.
TANRIYI HATIRLAMAK
Yazar: Gai Eaton
Sayfa sayısı: 272
Baskı yılı: 2015
Yayınevi: İnsan Yayınları
“Tanrı'yı Hatırlamak”, Tanrının unutulduğu modern dünyada, insanlığın geldiği noktayı, İslam perspektifinden gözler önüne sermekte ve bunu yaparken de İslam dünyası ve "Modern Batı" anlayışı üzerine tuttuğu eşsiz meşale ile ister inanan olsun ister inanmayan, insanların zihinlerini aydınlatmak ve gönüllerini ısıtmak gibi harikulade güzel ve hayli zor bir işi başarmıştır.
Gai Eaton Tanrı'yı ararken bir sistematikten ziyade, her şeyde O'nu aramış, her şeyin Tanrı'dan geldiğine inanarak, her şeyde O'nu bulmaya çalışmıştır. Kitapta bu arayış esnasındaki duraklardan sadece bir kaçına temas etmektedir. Şehrin kent haline gelmesinden, sanat ve zanaatın artık birbirinden ayrılmasına; zulmün artmasından toplum hayatındaki ahlaki çöküşe kadar bir sorunun ana kaynağını Tanrı'nın unutulmak istenmesi, unutulması ve ölçü olarak insanın kendi zevk ve ihtiraslarının kabul edilmesine bağlamıştır.
Şunu açık yüreklilikle söyleyebiliriz ki, yazarımız Batı dünyası ile Müslüman dünya arasındaki setleri kırmış, insanlığa bir çağrıda bulunmuştur. Şahsiyeti gibi fikirleri de dengeli, orta yolludur. Bu yolun aslında peygamberi bir yol olduğunu şöyle aktarır. İslam, kendisini ‘orta yol’ olarak tanımlar, yani tüm uçlar arasındaki ince dar yok. Bu yol tabiri bir şeye bağlanmaktan kaçış ve seçim yapmaktan ziyade taviz vermek gibi bir manayı çağrıştırıyor olabilir. Aslında durum bunun tam tersidir; kastedilen, korkunç dalgalar arasında yolunu bulmaya çalışan bir gemi kaptanının yaşadığına benzer bir dinamik gerilim ve katı disiplindir. Uçlardan birine meyletmek çok kolaydır, asıl zor olan iki ucun doğru yanlarını bulup orta bir yol tutturmaktır. Dolayısıyla orta yol dediğimiz şey, uçları tamamen dışlamaz, bilakis onları birbiriyle buluşturur. Fakat bu çok zor ve dikkat gerektiren bir iş olduğundandır ki Müslümanların bazıları, Hz. Peygamberin açıkça uyardığı aşırılığa düşmekten kendilerini kurtaramamaktadırlar.
“Tanrı'yı Hatırlamak” bir çağrıdır, bir susamışlığın getirdiği arayıştır.
SUÇLAR VE CEZALAR HAKKINDA
Yazar: Cesare Beccaria
Sayfa sayısı: 222
Baskı yılı: 2004
Yayınevi: İmge Kitabevi
Beccaria'yı okumak düşünmektir, düşünmek ise eylemlerin en sağlıklısıdır der Sami Selçuk. Dediği kadar vardır aslında. Cesare Beccaria 1764'te yayımladığı bu eseriyle Modern ceza hukukunun temel ilkelerini ortaya koymuştur. Kitabını halk için yazdığını söyleyen Beccaria çok sade olmamakla birlikte çok da ağır bir dil kullanmayarak kendini kurban vermekle, halkın anlayarak okuması arasındaki dengeyi gözetmiştir.
Güncel ceza kanununun ilkelerinden olan kanunilik, orantılılık gibi ilkeler ortaya koyan yazarımız, masumiyet karinesi ile alakalı olarak da hukuk sisteminin her insanın suçsuz olduğuna ilişkin ilkeye üstünlük tanımak zorunda olduğunu söyler. 18. yüzyıldan bu yana güncelliğini yitirmeyen fikirleriyle yol açan yazarımız bu eserinde cezanın zorunluluğunu savunur ve cezanın kesin zorunluluktan kaynaklanması gerektiğini öne sürerek "kesin zorunluluktan kaynaklanmayan her ceza zorbalıktır" diyen Montesquieu'nun izinden gider.
Beccaria'nın hukukçu kimliğinin yanında düşünür kimliğinin de ön plana çıktığı bu eserinde, yardımlaşmanın yalnız yararlı değil aynı zamanda ortak bir düzeyin altına düşmemek için zorunluluk olduğunu belirtir. Haksız da sayılmaz aslında bu sözünde. Rahatlıkla söyleyebiliriz ki bireylerden oluşan toplumun belirli bir seviyeye ulaşabilmesi ve belirli bir seviyenin altına düşmemesi için toplum fertlerinin birbirlerinin eksik yönlerini ücretli de olsa kapatmaları şarttır.
Zorbalığın ruhunun edebiyatla bağdaşmayacağını düşünen Beccaria "her şeyi söylemem zorunlu olsaydı, hiçbir şeyi söylemiş olmayacaktım" diyerek, asıl söylemlerin özgür ortamlarda gerçekleştiğini savunur. Bunun yanında gerçek bir zorbanın, ise her zaman düşünceler üzerinde egemenlik kurarak başlayarak, yürekliliğin belini kırmak istediğini söyler.
Beccaria bir fikir adamı olmakla birlikte bir fikirdir.