'Bazan hakikat vahşidir, insanların arasına salıvermeye gelmez'
“Yalnızım, evet, herkes yalnızdır, yalnızız.” der Peyami Safa Yalnızız romanında. Bu çok katmanlı bir yalnızlıktır. Evrenden başlayıp kendi iç dünyasına doğru uzanan farklı yalnızlıklarla kuşatılmıştır insan. Ve bu yalnızlığın şifası da yoktur. İnsan kendisini usul usul kemiren bu gerçekle ve ona rağmen yaşamak zorundadır.
Okuru, yalnızlık kuyusunun diplerinde dolaştırsa da Yalnızız, aynı zamanda Peyami Safa’nın fikri muhtevaya ağırlık verdiği romanlarından biridir. Kitap, felsefe tarihinin kadim problemlerinden birine odaklanmıştır: Peyami Safa’nın ifadeleriyle söyleyecek olursak, tabiatcılık ile ruhçuluk arasındaki çatışmaya. Roman'ın kahramanı Samim’e göre insanoğlunun yaşadığı acıların yegâne sebebi insan düşüncesinin, tarih boyunca, metafizik ile rasyonel bilgi arasında gidip gelmesidir.
Roman bu kadim problemin çözümüne adanmıştır bir nevi, yani bütün tenakuzları sonlandırmaya.
Âşıklara haber vermek isterim. Kalbin bütün meseleleri yalnız kalpte halledilir. Çünkü bir hissin hakkından anca başka bir his gelir. Ümitsiz bir aşkın panzehiri nefrettir.
Aşk bir muamma, sadece sezebiliyoruz. Fakat bazı kuralları anlayabilmek mümkün. Mesela aşk kendi başına bir mücadeledir, aşkın içine başka mücadeleler girdi mi aşk bitmiştir. Bu bir hudut ihlali olarak da nitelendirilebilir. Yine Goethe’nin bir şiirinde geçer, tam olarak hatırlayamasam da şu minvaldedir: Aşka ait her mesele, yalnız onunla, onun içinde hallolur. Aşk kendisine dışarıda ne hedef, ne vasıta arar. Dışarıdan himayeye de ihtiyacı yoktur. Bir sömürge değil, muazzam bir imparatorluktur o.
Bazan hakikat vahşidir, insanların arasına salıvermeye gelmez. Fakat o hakikatlere tasma takmak dururken yerlerine yalanları sürmek, neticeleri bakımından daha tehlikelidir.
Yalnızım, evet yalnızız. Yani, bak, büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal varlık kendi iç dünyasının mahpusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkum. Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız. Bütün ihtilaflarımızda yalnızlıklarımız çarpışıyor. Hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır.
Yalnızım, yalnızız. Bak bu infirat romantizmi, anladın mı? Geçen asrın şairlerini isyan ettiren bu infirat romantizmi, daha önceki asrın insan haklarına temel yaptığı bu infirat ideolojisine karşıdır. Bu işte yakıcı ve boğucu yalnızlık korkusu, bu müthiş fobi, ferdiyetler nizamı üstüne kurulmağa doğru her gün biraz daha fazla giden nizamların Ben’ler arasındaki mesafeleri açarak ruhların birbirlerine intikallerini ve kaynaşmalarını mümkün kılan polipsişik bir havadan onları mahrum etmesidir.
İnsanın varlaşma hamlesinden ebedîlik hayali ve neşesi doğar. İnsanın yoklaşma hamlesinden fanilik ve geçicilik duygusuyla birlikte onun büyük sıkıntısı doğar.
İnsanın varlığı ve fıtratı birçok sebepten müteşekkildir. Elbette bize verilen ismin de üzerimizde mühim bir tesiri vardır. Bugün bunu maddi sebepler içerisinde açıklayamıyor oluşumuz bu hakikati göz ardı etmemize imkan tanımaz.
Müdredat programlarının ezici yükü altında bunalan şimdiki mekteplerde her çocuğun ayrı ihtiyaç ve istidadı hesaba katılamaz. Talebe derse çalışmaktan ve imtihana hazırlanmaktan şahsi araştırmalara da vakit ve enerji bulamıyor. Halis kültürü de, meslek bilgisini de bu şahsi araştırmalar verir.
Kaderin aksilikleri karşısında intibaktan hâkimiyete giden sabır köprüsü üzerinde sakin olmalısın.
İnsan ya geleneklerine karşı koyup açık ve cesur yaşamalı; yahut da, inandığı bazı kıymetler varsa onlar için fedakarlık yapmalı. En çirkin şey ikisine birden sahip çıkan mürailiktir.
Bahtiyar olmak için bedbaht olmaya ihtiyaç var. Her insan böyledir.
Bu evden kopmak bana kendimden ayrılmak gibi geliyor. Çünkü ben bir anın içinde bütün varlığımla var değilim. En büyük parçalarım geçen zamanın içinde.
Tahsil denilen şey, hayatımızda on beş seneden fazla süren bir hastalıktır ve mektepten kaçmaktan başka ilacı yoktur.