Genel

Alev Alatlı’nın Schrödinger'in Kedisi (Kabus) kitabından dil, bilinç ve düşünce üzerine tespitler

1999 yılında yayınlanan Alev Alatlı’nın Schrödinger'in Kedisi (Kabus) kitabı o yıllara damga vurmuştu. Kurgusu, kahramanları ve işlediği temalarla dikkat çeken kitaptan dil, bilinç ve düşünce üzerine yapılan bazı tespitleri derledik.

İfadenin hiçbir maddi sınırlayanı olmadığı için sözcükler özgürdür. Üretim maliyeti yoktur. Anlam kuralları içinde arzuya göre çoğaltılıp, kullanılabilirler.

Hayatlarımızı bilebildiğimiz kelimelerle inşa ediyorduk. Gerçekliğimizi bilebildiğimiz kelimelerle sınıyor, bilebildiğimiz kelimelerle sınırlıyorduk.

İsim, varoluş demektir. Varoluş, isim ile eş tutulan bir soyutlama ve sembolleştirme ile mümkündür, ismi olmayan hiçbir şey var olamaz. Var olmayan hiçbir şeyin ismi yoktur.

Belki de, dile ilişkin kaygılarımız Türkçe-Osmanlıca tartışmalarıyla sınırlı kaldığından afaziye uyanamadık. Kelimelerin sesli/yazılı şekilleriyle uğraşıyorduk. Beyinlerimize ulaşıp ulaşmadıkları üzerinde düşünmek aklımıza gelmedi. Düşünce içeriklerinin korunup korunamadığının üzerinde de düşünemedik.

Sapasağlam görünüşlü insanlarımızın konuşulanların tümünü, bütünüyle anlamadıklarını, kelimeleri kullanma yetilerinin kaybolmuş olduğunu söyleseler de inanmamayı seçerdik. Büyük ihtimalle “konuşuyor işte” der geçiştirirdik.

Çocukları hatırlıyorum aynı anda birden fazla dile, yani aynı nesnenin birden fazla sesli, yazılı karşılığına muhataptılar. Ve bunlar sürgit değişiyordu. Yaşamları, şeyleri isimlendirmekle geçti. Üzerinde düşünecek, akıl yürütecek dermanları kalmadı.

Bilinçlilik, anne/doğadan ayrılmış, göbek bağını kopartmışlığa karşın, yaşamı sürdürme olasılığının ilânıdır. 'Doğmak' demek, çaba gerektirmeyen bir durumdan kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmeyi gerektiren bir yaşama geçmek demektir. Bilinç ve Bilinçlilik veri değil, kazanımlardır. Bu kazanımlar, hem bir canlı türü olarak insanın oluşumunda ve gelişiminde hem de bireysel düzeyde, insanın ruhsal doğumunda ve 'us'lanma sürecinde yani bireysel var oluşunda, belirleyici öğelerdir.

Bireysel varoluşun, bireyselleşmenin motor eylemi ‘babacılık’tır. Sağlıklı ön-insan/çocuğun kendisini anne/doğanın kurallarından kurtarması, erkeksi bilincini güçlendirmesi beklenir. Güçlenen erkeksi bilinç, doğa ve maddenin temsilcisi dişiliğin egemenliği altına alacak, doğa/annenin inisiyatifi kaybolurken, yaratma iradesi ve hükümranlık hakkı erilin eline geçecektir. Böylece anne/kadın, ocağın, ailenin, kökenin, var olanın koruyucusu olarak kalırken, oğul/baba/erkek; ideallerin, fetihlerin, tek tanrılı dinlerin, ideoloji ve ütopyaların taşıyıcısı sıfatıyla, yola/ufka yelken açar.

Bireyselleşme sürecindeki insan, bilincin bilinçli olmayandan ayrışması, özgürleşmesi güçlenmesi, zenginleşmesi evrelerinden geçer.

Sahici dünya, kırçıl bir dünyadır. Aslında siyah-beyaz yoktur. Karadır denilen saç, kumaş, gece gibi şeylerin siyahı birbirini tutmaz. Köpük, bulut, kemik, diş, kar gibi nesnelerin beyazı da birbirinden farklıdır. Beyaz diye bir şey yoktur, beyazımsı şeyler vardır.

Dünya kırçıl olduğu hâlde bilim, siyah-beyazdır. Gerçek dünya saçaklıdır, bilim ise düzenlidir. Gerçek, bunların arasında bir yerdedir. Bilim, kırçıl bir dünyayı anlatmaya çalışırken içinde kırçıl sözcük bulunmayan bir dili kullanıyor. Bu, baslı basına büyük bir sorundur. Aradan geçen onca süreye rağmen hâlâ bilimde Aristo kuralları geçerlidir.

Doğru düşünme sanatı, iki bin yıldır Aristo’dan sorulmaktadır. Oysa sahici dünya onun tanımladığı gibi değildir. Sahici dünya gri, kırçıl ve saçaklıdır. Dünyada kesin olan hiçbir şey yoktur. Yeryüzünün, Mars’ın ya da Ay’ın en ayrıntılı haritaları bile ovaların nerede bitip dağların nerede başladığını gösteremiyor. Tıptaki büyük gelişmelere karsın ölü ile diri arasındaki çizgi kesin olarak çizilememiştir.

Nefsini bütünün bir parçası olarak algılar, heva ve heveslerini bütünün esenliği doğrultusunda ıslah edebilirsen, kişisel düş kırıkların, yenilgilerin, acıların ve kaçınılmaz ölüm, ebediyetin büyüklüğünde eriyeceği için sana eskisi kadar acı veremez olacaktır.

Dünya ve insanlara Buda gibi de yaklaşabilirsin, Aristo gibi de. Buda gibi yaklaşırsan, yaşamı heva ve heves ve korkuların doğrultusunda çarpıtmaz, onunla farklılığını bozmaksızın bütünleşirsin. Aristo gibi yaklaşırsan, yaşamı kendine uydurmaya çalışırsın, ki bu tahakküm ilişkisidir. Buda yaşam-severdir, Aristo ölü-sevici.

Tecrübelerimiz bize insanlık tarihindeki sıçrama ve ilerlemelerin, bütün insanlığa ait ürünler olmayıp, az sayıda dahinin eseri olduğunu göstermektedir.