Bu sonbahar rotamızı ipek yolunun tam kalbinde yer alan ata topraklarına çevirdik. Eylül ayının sonlarında, tarihi adıyla söyleyecek olursak, Mavera’ün nehir -Türkistan’a özlemle beklediğimiz bu yolculuğu gerçekleştirdik. İpek yolu üzerinde yüzyıllar boyunca ticaretin kalbinin attığı bu bölgede, Türk milletinin İslam dini ile tanıştıktan sonra ürettiği kültür ve medeniyetin membaı olmuş Semerkant, Buhara ve Harezm bölgesinde Hive ziyaret ettiğimiz şehirler oldu. Özbekistan tarihi mirasını ve kültürünü çok güzel korumuş bir ülke. Çok katlı yapılaşmaya teslim olmamış, ferah caddelerle çevrelenmiş, yeşil alanlarla bezenmiş, son derece iyi korunmuş muhteşem güzellikteki mimari eserleri, tertemiz şehirleri, kültürlerini vakur bir eda ile taşıyan medeni insanları ve rengarenk el sanatları ile bu kardeş ülkeyi çok sevdik.
Dört buçuk saat süren bir uçuşun ardından sabaha karşı Timurlular Devleti’nin baş şehri Semerkant’a ulaştık ve şehrin biraz dışında inşa edilmiş olan turizm bölgesindeki otelimizde istirahata çekildik. Günümüz Özbekistan’ında turizm giderek önem kazanan bir olgu ve ülke sahip olduğu olağan üstü güzellikteki mimari eserler ve kültürel miras ile dünyanın her yerinden çok sayıda turisti ağırlıyor. Semerkant ‘ta devasa bir park içinde özel bir turizm bölgesi yapmışlar ve dünya standartlarında oteller inşa etmişler.
Ertesi sabah Özbekistan tarihinin en şanlı sayfasını oluşturan Timurlu hanedanının kurucusu ve ilk hükümdarı (1370-1405) Emir Timur’un türbesini ziyaret ederek Özbekistan’ı daha yakından tanımaya başladık. İslam sanatının en güzel örneklerinden biri olan türbe, Emir’in mezarı anlamında Gur-i Emir adıyla biliniyor. Aslında burası Timur’un veliahtı olan büyük torunu Muhammed Sultan Mirza tarafından medrese ve hangah tan oluşan bir külliye olarak 1399-1403 inşa edilmiş. Fakat bu eserler günümüze kadar gelememiş sadece medresenin temelleri görülebiliyor. Daha sonra Muhammed Sultan Mirzanın Ankara savaşından sonra Sivrihisar civarında ölmesi üzerine veliaht burada geçici bir kabre konulmuş ve Emir Timur, torunu için bu muhteşem türbenin yapılmasını emretmiş.1405 yılında türbe tamamlandıktan çok kısa bir süre sonra Emir Timur’un vefat etmesi üzerine kendisi de bu türbeye defnedilmiş ve yapı Gur-i emir adını almış. İlerleyen dönemde Timur’un iki oğlu ve Uluğ bey’inde bulunduğu torunlarının buraya defnedilmesi ile bir aile kabristanına dönüşmüştür. Aile dışında Timur’un hocası ve çok kıymet verdiği evliyadan bir zat olan Aziz Nur Seyyid Bereke, burada gömülüdür. Uluğ bey zamanında külliyeye, 15.yy Timurlu sanatının en güzel örneklerinden birini teşkil eden taç kapı ve türbenin doğu tarafındaki galeriler eklenmiştir. Taç kapı günümüzde medrese ve hangahın ortadan kalkmış olması nedeniyle külliyeden biraz kopuk gibi kalmış. Üzerindeki muhteşem bitkisel motiflerle süslü çiniler ve yazılı kuşaklarla göz kamaştırıyor. Geride, firuze ve lacivert geometrik desenlerle süslü kaburga kemerli kubbeyi iki minare muhafız edasıyla çevreliyor. Kubbe kasnağı kufi hatla İsm-i celal, İsm-i nebi ve hüvel baki ibareleriyle tezyin edilmiş. Doğudaki giriş koridorları günümüzde Timurlu devleti hakkında bilgi veren harita ve açıklamalara ev sahipliği yapıyor. Asıl türbe mekanına girince muhteşem güzellik karşısında insanın nutku tutuluyor.10.2X10.2 ölçüsündeki kare planlı türbe dört tarafına açılan nişlerle genişletilerek dışarıdan sekizgen form oluşturmuş. İçerden 22.5 m yüksekliğinde ve 10 m. çapında olan kubbenin üzerinde 37. m yükseklikte ikinci bir kubbe yer alıyor. Bu çift kubbe sistemi sayesinde, mekanın sıcak iklimde serin kalması sağlanıyor. Ayrıca içerden daha mütenasip bir oran tutturulurken dışarıdan bakıldığında görkemli bir algı oluşturuyor. Türbenin tezyinatının güzelliğini kelimelere dökmek gerçekten zor. Çiniler, kuşak yazıları ve altın yaldızlı süslemeler muhteşem bir uyum içinde kol kola girmiş. Daha sonra Özbekistan’da pek çok kez karşımıza çıkacak olan evliyalık alameti ahşap direk üzerindeki tuğ, Seyyid Bereke’nin kabrinin başında sükunetle bekliyor. Seyyid Bereke’nin ayak ucuna defn edilmiş bu büyük cihangir, aslında Türk milletinin alimlere gösterdiği hürmetin ve siyasi iktidarın yaslandığı manevi desteğin önemini gösteren bir numune olarak karşımızda duruyor ve türbedeki mistik atmosferi artırıyor.
Emir Timur’un 3 ton ağırlığındaki lahti koyu yeşim taşından diğer lahitlerse mermerden yapılmış. Cenazeler bodrum kattaki mezar odasında olup lahitler sembolik değer taşıyormuş. Nadir Şah 1740 senesinde Semerkant’a girince Emir Timur’un lahdini götürmek istemiş fakat lahit düşerek iki parçaya ayrılmış. Etrafındakiler bunu bir uğursuzluk alameti saymışlar ve lahit tekrar yerine konulmuş. 1941 yılında SSCB li bir grup arkeolog buradaki mezarları açarak incelemelerde bulunmuşlar. Hatta bu süreçte Emir Timur’un iskeleti çıkarılmış ve kafatasından yola çıkılarak resimleri yapılmış. Akabinde halk arasında yaygın olan inanca göre, mezarların açılmasının felaketlere neden olacağı kanaati , bu olayların ardından Sovyet Rusya’nın 2. Dünya savaşında bombalanması sebebiyle kuvvetlenmiş. İskeletler tekrar eski yerlerine defnedilmiş.
Emir Timur bizim tarihimiz açısından bakınca talihsiz bir yerde duran Ankara savaşı , Yıldırım Han’ın esir düşmesi, Sivas’ın yakılıp yıkılması gibi nedenlerle biraz buruk hatırlanan bir figür olsa da, U’lul emre itaat düsturuyla çıktığı seferlerde elde ettiği ‘’yenilmez’’ lakabıyla, tarihin gördüğü en büyük cihangirlerden biri olduğu, yaşadığı coğrafyada bilim adamı ve sanatkarları himaye ederek çok değerli bir medeniyet kurduğu ve dünya tarihinde önemli izler bırakan önemli bir Türk hükümdarı olduğu gerçeğini teslim etmek gerekiyor.
Gur-i Emir türbesinin ardından Emir Timur’u tahtında otururken betimleyen heykelini de görerek dünyanın en güzel meydanlarından biri olan Registan Meydanına geçiyoruz. Registan kelime anlamı olarak kumluk alan demekmiş ve ipek yolunun aktif olduğu devirlerde burası kervanların konakladığı ve şehir ticaretinin kalbinin attığı bir noktasıymış. Tarihi süreç içinde burada hamam , kervansaray, hangah gibi çeşitli yapılar bulunmuş. Günümüzde bu meydan etrafını çevreleyen birbirinden güzel üç medrese ile, özelde Timurlu genelde İslam mimarisinin şaheserlerinden birini oluşturuyor . Semerkant’ın bir ilim ve sanat merkezi olduğu en parlak zamanlardan, 15- 17.y.y lardan baş döndürücü güzellikte, şiirsel bir havayı günümüze taşıyor. Medreselerin yapımında Orta Asya mimarisinin temel malzemesi olan tuğla kullanılmış. Çünkü bu çevrede yapı malzemesi olarak taş bulmak mümkün değil. Çöl toprağının pişirilmesi ile üretilen tuğlalar , yine bir çöl bitkisi olan saksovul dan elde edilen mavi renk kullanılarak, firuzeden laciverte uzanan mavinin envai çeşidini giyinen çinilerle bezenmiş ve adeta bir çöl mucizesi oluşturmuş. Tuğla örgü sistemine uygun olan kufi hatlarla süslenmiş, panolar ve tezyinatta yer yer kullanılan mermer ve altın kaplama ile göz kamaştırıcı bir zarafete ulaşmış. Hangi tarafa bakacağınızı şaşırtan bir detaylar manzumesi, gerçek mi yoksa düş mü dedirtecek ölçüde etkileyici bu güzellik karşısında hayranlık duymamak mümkün değil.
Medreselerin en eskisi Uluğ Bey tarafından 1417-20 yılları arasından inşa edilmiş. Kare planlı ve iki katlı olarak inşa edilen medresenin dört köşesinde birer dershane ve minareler ile girişi aksını karşılayan bir camisi bulunmaktadır. Avluyu çevreleyen odalar ise öğrenci hücreleri olarak kullanılmıştır. Kendisi de ünlü bir matematikçi ve astronom olan Uluğ bey döneminde burası dini ilimlerle birlikte diğer ilimlerinde okutulduğu çağının en parlak bir eğitim kurumudur. Bursalı Kadızade Rumi, Ali Kuşcu, Gıyaseddin Cemşid gibi ünlü alimlerin yanı sıra Uluğ bey’in bizzat kendisinin de ders verdiği bu medrese, gök cisimleri ve yıldızları betimleyen enfes çini süslemeleriyle göz kamaştırıyor. Yapının dış kubbeleri yazık ki günümüze ulaşamamış. Uluğ bey medresesinin karşısında yer alan 1639 da tamamlanmış olan Şirdar medresesi taç kapısı üzerinde yer alan iki kaplan figürü nedeniyle aslan kapı anlamına gelen Şir-dar adıyla anılmaktadır. Semerkant- buhara hanlığı askeri valisi Yalangtus Bahadır tarafından yaptırılmıştır. Uluğ bey medresesinden ilham alınarak Timurlu mimarisini devam ettiren medresenin giriş portalinin iki yanında firuze rengi kaburga dilimli kubbeleri ayaktadır. Meydanın son ve en genç medresesi Tille- kari medresesinin adı, altın işlemeli anlamına geliyor. Camisinin üzerini örten firuze kubbe meydana karşıdan bakınca hemen göze çarpan bir odak noktası olurken, iç tezyinatında kullanılan altın kaplamalar ile meydanın en ışıltılı halkasını oluşturuyor. Lacivert ve altın renkli süslemelerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ahenk izlemeye doyulmuyor. Yine Yalangtur Bahadır tarafından yapımı 1659 yılında tamamlanmış olan ve Cuma camii olarak da kullanılan bu medrese, karşılıklı simetrik olarak yerleşmiş diğer iki medreseyle yatayda bağlanarak mekan algısını güçlendiriyor. İngiltere’nin Hindistan genel valisi Lord Curzon Registan meydanını ‘’dünyanın en soylu meydanı’’ diye tanımlarken son derece haklıdır. Gün ışığı altında her açıdan baktığınızda ayrı bir lezzet veren bu muhteşem meydan her akşam yapılan ışık gösterileri ile de meşhur. Akşam yemeğinden sonra buraya tekrar geldiğimizde, gece karanlığında enfes ışık gösterileri altında masallardan çıkmış gibi duran meydanın güzelliğine bir kez daha hayran olduk.
Registan meydanından sonraki durağımız Emir Timur’un iktidar ve gücünün zirvesindeyken 1399- 1405 tarihlerinde inşa ettirdiği Bibi hanım Camisi oluyor. Büyük anne manasına gelen Bibi lakabını taşıyan bu hanımın asıl ismi Saray mülk hanım olup, Emir Timur’un Cengiz han soyundan gelen eşi imiş. Timur onunla evlenerek damat anlamındaki Güregen ünvanını almış . Son derece akıllı ve bilge bir hanım olan Bibi hanımdan çocuğu olmamış, ama başta Uluğ bey olmak üzere Timur’un çocukları ve torunlarının eğitimi ile Bibi hanım’ın ilgilendiği ve eşinin seferde olduğu zamanlarda bu caminin inşasını denetlediği biliniyormuş. Timur’un seferden döndüğünde taç kapıyı yeterince büyük olmadığı gerekçesiyle yıktırıp yeniden yaptırdığı da rivayetler arasında. Cami tamamen bitirilmeden Emir Timur vefat etmiş.
Bibi Hanım camii mimari ile iktidarın kolkola girdiği sembol yapılardan biri. Timur ‘un Hindistan seferinden elde ettiği ganimetlerle güç simgesi olarak devasa ölçülerde yapılmış bir eser. 46 m. yüksekliğinde derveze denilen ana kapıdan girildiğinde giriş aksına oturan ana cami ve diğer yanlarda karşılıklı konumlanan iki küçük cami ile çevrelenmiş 167X109 m. büyüklüğünde dev bir avludan oluşuyor. Timur tüm ordusu ile birlikte burada Cuma namazı kılabiliyormuş. Avlunun ortasında cam bir muhafaza içinde devasa ölçülerde taştan oyulmuş bir rahle durmakta. Eskiden Cami hariminde duran bu rahle üzerinde hz. Osman (r.a)şehit edilirken okuduğu Mushaf-ı şerif sergileniyormuş. Şimdi bu mushaf Taşkent’te muhafaza ediliyormuş. Yapıldığı dönemde Orta Asyanın en büyük camisi olan bu dev eser, İran ve Hindistan mimarlığını da etkilemiş. Timur’un, çağının en büyük eserini yapma arzusu nedeniyle teknik şartların biraz fazlaca zorlanmış olması çok kısa sürede yapısal problemlere yol açmış. Orjinalinde 60 m. civarında olan büyük kubbe yıkılmış . Şimdiki kubbe yapılmış . Yapı zaman içinde depremlerle de yıpranmış. 1920 lerde Rus bombardımanı ile soylu bir harabeye dönmüş. Etrafındaki revakları taşıyan mermer sütunlar seneler içinde yağmalanmış. Günümüzde sadece izleri kalmış. 1935 yılında restore edilerek ayağa kaldırılmış. Ama özellikle büyük caminin hala bakıma ihtiyacı var ve içine girilemiyor. Bir yandan devasa boyutları ve ihtişamıyla göz kamaştıran bu güç ve iktidar sembolü yapı, diğer yandan Sultan Süleyman’a da kalmayan dünyanın ibret verici bir belgesi gibi Semerkant göklerine yükseliyor. Caminin karşısında adı bu eserle ölümsüzleşen Bibi Hanım firuze bir kubbenin altında yatıyor.
Caminin hemen yanında Semerkant’ın ünlü Pazar yeri Siyob pazarı yer alıyor. Envai çeşit meyve-sebze kuru yemişin tezgahlarda arzı endam ettiği renkli bir pazar burası. Bazı tezgahlar Türk lirası da kabul ediyor. Özbekistan’ın özellikle meşhur ürünleri olan kuru üzüm ve badem alarak yolumuza devam ediyoruz. Gerçekten ince kabuklu kuru üzümler ve kolayca açılan bademlerin lezzeti her türlü övgüyü hak ediyor.
Şehrin kuzeyinde Efrasiyap ( Alper Tunga ) tepesinin eteklerinde yer alan Hızır camisi yeni durağımız oluyor. Tepe üzerinde olduğundan Semerkant’ın yerleştiği ovayı ve özellikle Bibi Hanım camisini panoramik olarak gören konumuyla küçük ve sevimli bir mescit burası. Semerkant ‘ın İslam orduları tarafından fethedilmesinden sonra ilk inşa edilen cami olması nedeniyle önemli. Önünde, ahşap direklerle taşınan tavanında rengarenk kalemişi süslemeleri olan keyifli bir balkonu var. Anadolu’da da pek çok yerde karşımıza çıkan Hızır ve İlyas a.s. ‘ın her bahar buluşmaları inancı Semerkant için bu mescitte tezahür ediyormuş. Caminin arkasında Özbekistan’ın bağımsızlıktan sonraki ilk cumhurbaşkanı İslam Kerimov için mütevazi bir türbe yapılmış. Bu türbe, geleneksel mimariyi günümüze taşıması ve bitişiğindeki tarihi mescit ile uyum sağlaması açısından gayet başarılı bir eser olmuş.
Hızır mescidinden sonra yönümüzü önemli bir ziyaretgaha çeviriyoruz. İtikatta mezhep imamımız olan İmam Maturidi’nin türbesine. Sadece Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in ismini taşıyan zatların defnedildiği ve en az 400 tane bu isimde alim ve arif kişinin kabrini haiz olduğu söylenen Çakerdize kabristanında bulunan türbesi zamanla harap olmuş. Sovyet döneminde burası iskana açılarak Yahudilere tahsis edilince kabristan talan edilmiş. Hazretin türbesi bir yahudinin evinin altında kalmış. Bağımsızlığın kazanılmasından sonra öze dönüş faaliyetleri kapsamında türbe yeniden ihya edilmiş. Bu bölge için büyük bir proje hazırlanmış. Medrese ve cami de inşa edilecekmiş. Ziyaretimiz sırasında çalışmalar devam ediyordu. Hz. İmam’ın türbesi yine o canım Firuze rengin hakim olduğu, ilmin ciddiyetine yakışan zarif ama vakur çizgileriyle güzel bir bahçenin içinde yükseliyor. Mermer sandukası da aynı çizgilerle insanda saygı uyandırıyor. Fatihalarla huzurunda bir müddet soluklanmak nasip oldu.
Akşamüzeri ikindi güneşinin her şeyi daha da güzelleştirdiği saatlerde Semerkant’taki ilk günümüzün son ziyaretgahı olan Şah-ı zinde yapılar topluluğuna ulaşıyoruz. Yine Efrasiyap tepesinin güney yamaçlarında eğimli bir arazi üzerinde konumlanmış bir türbeler kompleksi burası. Peygamberimiz( s.a.v.) ‘in amcasının oğlu olan Kusem bin Abbas( r.a) hazretleri İlk fetih hareketleri sırasında 676 yılında burada şehit düşmüş . Kendisine yaşayan, diri şah anlamında Şah-ı zinde adı verilmiş. Zamanla etrafında bir mezarlık oluşarak asırlar boyunca önemli bir ziyaretgah olmuş. Moğol istilasında Semerkant’ la birlikte yıkılan türbe 1335 yılında tekrar ihya edilmiş ve bu tarihten itibaren etrafına yapılan cami, medrese, hangah gibi yapılar ve özellikle Emir Timur ve Uluğ bey dönemlerinde eklenen, saray çevresinden kişilerin türbeleriyle taçlanarak bir külliye halini almıştır. Mavi çinilerin süslediği birbirinden güzel türbeler belki birazda rastgele bir araya gelerek inanılmaz güzellikte bir bütün oluşturmuş. Efrasiyap tepesinin eteğindeki bu mavi cennet yüzyıllardır sanki durmadan akan bir şelale gibi, bitimsiz bir senfoni gibi, hakikaten aşkın bir zindelikle ziyaretçilerini sarıp sarmalıyor. Girişte Uluğ bey dönemi eseri eşsiz bir taç kapı (derveze) ile bu mavi cennete adım atılıyor. Önde cami medrese ve büyük bir türbe yer alıyor. Basamaklarla ulaşılan ikinci kademede dar bir sokak oluşturacak şekilde iki taraflı yerleşmiş olan türbelerin birbirinden güzel çini kaplı cepheleri sanki bir zaman tünelinden geçer gibi insanı bir masallar diyarına götürüyor. Arkada kalan cami ve türbenin firuze kubbeleri bu masallar diyarının tacı gibi. İnsan hangi ayrıntıya hangi desene hangi güzelliğe bakacağını şaşırıyor. İslam inancına göre müminler için cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabirler zannederim dünyanın hiçbir yerinde bu kadar güzel bu kadar müşahhas belirmemiştir. Burada ölüm duygusunun verdiği olağan soğukluk ve keder hissi yerini ancak ebedi hayatın zevkini tatmış olan aşk ehlinin anlayabileceği bir neş’eye dönüşüyor. Yüzlere ister istemez bir gülümseme yayılıyor. Biraz ilerde mekan genişliyor ve 3. ve son kademede tekrar daralarak hazreti Kusem bin Abbas’ın hangah ve türbesinin sağ tarafta konumlandığı küçük bir meydancıkla son bulur. Türbenin içindeki manevi havayı anlatmak gerçekten zor. Türkistan’a Medine’nin o efsunkar havasını taşıyan hazretim, Efendimiz’in defin töreninde bulunmuş ve kabri şerifinden son çıkan kişi olması hasebiyle, O’na bu dünyada dokunan son kişi olarak hafızalara kazınmıştır. Daha önce bu toprakları ziyaret için ‘’ Hacc-ı Turan’’ tabirini kullanmış olan birinin fazla abarttığını düşünmüştüm . Ama şah-ı zindeyi ziyaret ettikten sonra haklı olabileceğini anladım. Semerkant’ta diğer abidevi eserlerin hiçbiri olmasaydı bile, inanın sadece Şah-ı zinde için buraları ziyaret etmeye değerdi. Tıpkı kutsal topraklar gibi ayrıldıktan hemen sonra içinize düşen hasret ve tekrar tekrar gelme isteği en çokta her karış toprağında medfun bulunan şah-ı zindeler, alimler, arifler sayesinde olsa gerektir. Türbeden çıktığımızda güneş ufuktan çekilmiş ve o eşsiz mavi saatler başlamış, şah-ı zindenin mavi dünyasını iyiden iyiye masal alemine çevirmişken, bu doyumsuz güzelliklerden gönülsüzce ayrılıyoruz.
Akşam yemeğini Tacik bir ailenin evinde yiyoruz. İçe dönük avlulu ev, bahçede kuyu, dut ağacı altındaki kerevet, özenle hazırlanmış sofra, geleneksel Özbek desenlerini taşıyan sofra takımları, porselen demliklerle gelip piyalelerden içilen kara ve gök çay, Semerkant usulü pişirilmiş Özbek pilavı, zarif bir misafirperverlikle etrafımızda dolaşan evsahibesi kızlar unutulmaz güzellikte idi.
Ertesi sabah Semerkant’ın yakınlarında Konigil’de düzenlenmiş olan Turizm köyünü ziyaret ediyoruz. Zerefşan nehrinin kollarından birinin suladığı yemyeşil cennet gibi bir bölgede atölyeler kurarak geleneksel sanatların icra edilişini yerinde gösterdikleri bir köy inşa etmişler. Özellikle meşhur Semerkant ipek kağıdının müthiş sabır gerektiren serüvenini burada hayranlıkla izledik. Bir çömlekçi atöyesinde çamura maharetle şekil veren ellerin ustalığını müşahade ettik.
Artık Semerkant’tan ayrılma vakti yaklaşıyor. Son durağımız bilim adamı kimliği devlet adamlığının önüne geçmiş olan Uluğ bey rasathanesi oluyor. Girişte ziyaretçileri Uluğ bey’in görkemli heykeli karşılıyor. Sonra rasathane’den günümüze ulaşmış bir bölüm olan gözlem yapılan çemberi ve Uluğ bey ve çalışmaları hakkında bilgiler sunan müzeyi ziyaret ediyoruz. Bilimsel çalışmalarıyla dünya çapında iz bırakmış ama talihsiz bir şekilde taht kavgalarında yenik düşerek bu dünyadan ayrılmış olan Uluğ bey’e ve O ‘nun firuze düşler şehri Semerkant’a veda ediyoruz.
Seyahatimiz sırasında bilgi donanımı ile yolumuzu aydınlatan ve Türk dilinin çağlayanı Ali şir Nevai’den okuduğu şiirlerle gönlümüzü ısıtan kıymetli rehberimiz Tulkin Irgashevich Sultanov hocamıza bin teşekkürle, yeni menzilimiz Ayderkol’a doğru yola çıkıyoruz.
‘’ Eger an Turki Şirazi be- dest ared dil-i mara
Be-hal- e hinduyeş bahşem Semerkand u Buhara- ra’’
( Eğer ki o Şirazlı Türk güzeli bize iltifat eder, aşkımızı kabul ederse, yanağındaki o siyah ben e Semerkand ile Buharayı bağışlarız)
Şirazlı Hafız böyle demiş demesine ama, Semerkand’ı gördükten sonra ve Buhara’yı henüz görmeden önce, Fuzili hazretlerinin dilinden söylemekten kendimizi alamıyoruz;
‘ Aldanma ki şair sözü elbette yalandır’