Kitabın isminden, acıklı bir hikâye okuyacağımızı anlıyoruz: Son İbn Sirac’ın Başından Geçenler (Ketebe Yayınları, 2018). Yazarı 18. yüzyılda yaşamış, François-René de Chateaubriand. Kendisi Fransız. Kitap, 18. yüzyılda fazlasıyla rastlanan “romans” türünde. Yarı masal, yarı hikâye, yarı destan… Avrupa için
Son İbn Sirac çok düşündürücü bir kitap. 18. yüzyıl Avrupa’sını ve Avrupalısını yansıttığı için değil sadece. O dönemin insan tipini, düşünce dünyasını, genel eğilimlerini de yansıtmaktadır bu romans. İbn Sirac diye biri yaşadı mı bilmiyoruz. Bu hikâyeyi yazar, nereden duydu ondan da haberimiz yok. Gezginmiş Chateaubriand. Kendi edindiği bilgileri, duyduğu bir masal etrafında kullanmış olabilir. Veya tarihi bir olaydan esinlenmiş olabilir. Fakat kitaptan Granada’yı gördüğü ve oradan çok etkilendiğini anlıyoruz. Bu hissedilebiliyor, her ne kadar yeterince tasvir yapmamış olsa da. Hikâyenin son sayfalarında, sırf övmek, Fransızlar da çok asillerdir diyebilmek için, Fransız bir karakteri devreye sokuyor. İsmi Lautrec. Kendisi, İspanyol don Carlos’un arkadaşı ve dindaşı. Don Carlos ise, son İbn Sarac olan İbn Hamit’in aşık olduğu Blanca’nın erkek kardeşi. Olaylar, bu karakterler etrafında geçiyor. Ana karakter İbn Hamit. Müslüman bir Arap. Granada, Müslümanların elinden çıkınca, Afrika’ya göçmüş bir aileye mensup.
Düğümün çözüldüğü nokta
Romans, kısadır zaten. 63 sayfa. 63 sayfayı burada özetlemek değil gayem. O yüzden, asıl dikkatimi çeken noktaya geliyorum. Kahramanların hepsi de, belki Blanca biraz bunun dışında tutulabilir, kabile eksenli düşünüyor. “Milliyetçilik” konusunu o kadar ileri bir düzeye taşıyorlar ki, onlar için “ırkçı” mı desek, “faşist” mi desek bilemiyoruz. Bir kere yazar, tam bir Fransız ve Fransa aşığı. Bütün olup biteni o anlattığına göre, duygu ve düşünceleri, anlatısına sirayet etmiş. Ya da anlatılan kişiler o kadar “kavimci” düşünüp hareket ediyorlardı ki, onları başka türlü yazmak mümkün değildi. Şu da düşünülebilir: Yazar kendinde mevcut olan milliyetçi duyguların tazyikiyle, anlattığı karakterde sadece milliyetçi duygu ve düşünceleri görüyor ve anlatılmaya değer buluyordu. Romansın ilgi çekici, ayrıca merkez noktası burası.
Düğümün çözüldüğü nokta da burası. Blanca çok dindar bir Hıristiyan. İbn Hamit’in namaz kıldığını görmüyoruz kitapta. Sadece romansın sonunda, hacca gidiyor. Ona da dindar diyebiliriz. Hiç olmazsa inançlarına değer veriyor. Blanca’yı düşünürken, “Blanca Müslüman olsun, beni sevsin, son nefesime kadar kölesi olurum!” diyor. Aynı şeyi Blanca da İbn Hamit için düşünüyor: “Eğer dinini değiştirip Hıristiyan olursa onunla evlenirim.” Blanca bu konuda bütünüyle tavizsiz. İbn Hamit ise düşünüyor. Romansın sonunda İbn Hamit, bir kilise ziyaretinde bulunur, orada Blanca’yı görür, Blanca değişmez kararını tekrar söylediğinde, “…asıl Tanrı belki de Hıristiyanların Tanrısı’dır.” diye düşünmeye başlar. Blanca’ya ulaşmak için İbn Hamit’in önünde engel kalmamıştır. Ne zamana kadar? Tabii ki İbn Sirac’ları katleden, İbn Hamit’in dedesini öldüren kabilenin, Blanca’nın kabilesi olduğunu öğrenene kadar. Onların birlikteliğine en başından beri karşı çıkan, Blanca’nın erkek kardeşi don Carlos ve Blanca’ya âşık olan Lautrec bile İbn Hamit’le Blanca’nın izdivacına ikna olurlar. Fakat İbn Hamit, Blanca’nın İbn Sirac’ları katleden Bivan’lardan olmasından dolayı bağrına taş basar, izdivaçtan vazgeçer.
“Çöle geri dön”
Bu acıklı sahnede, Blanca’nın bayılmadan önce söylediği söz, ilginçtir: “Çöle geri dön!” O dakikaya kadar böyle bir söz ağzından çıkmamıştır Blanca’nın. Fakat demek ki onun içinde de, belki de bilincinin çok derinliklerinde, bu kindar, sert ve sadece sinir krizi, yani öfke patlaması anında haykırılacak söz yer etmişti
Acı ve ibretlerle dolu bir kitap, Son İbn Sirac’ın Başından Geçenler. Toplumların dünyayı kana bulayan iki büyük dünya savaşına neden ve nasıl sürüklendiklerini göstermesi açısından da gayet düşündürücü. Sanayi Devrimi’nden sonra, mantar gibi türeyen ve bütün dünyayı saran ırkçı eğilimlerin, durup dururken ortaya çıkmadığını da gösteriyor. Romanstan edindiğimiz diğer bir bilgiyse; din eksenli düşünmekten, ırk eksenli düşünmeye 17. yüzyılın sonu, 18. yüzyılında başında geçildiğidir. Tarihçiler bunu “Ortaçağın sonu” olarak isimlendiriyor. Romansta, bu sonun adeta canlı misalini görürüz.