Edirne Yolunda

Bu şehrin batısından çıkıp gitmeyeli hayli zaman oldu. Tanımakta zorlandım doğrusu, oysa on sene önce şehrin batısında, buralarda oturuyorduk. İnsanları bu beton dağlarında oturmaya kim neyle ikna ediyor. Baktığınızda güçlü bir ikna mekanizması çalıştırılmış olmalı ki insanlar buralarda oturmaya ikna olmuşlar, hem de büyük bedeller ödeyerek. Büyük bedeller ödeyerek, büyük bedeller ödeyeceği yerde insanları oturmaya ikna eden şey nedir?

İstanbul’un batısından bahsediyorum elbet. Bizim oturduğumuz siteyi ve karşısındaki ayçiçeği ve ekin tarlalarını aradı gözlerim, bulamadım. Yerle yeksan olmuş, yerine gökyüzüne kafa tutan gökdelenler dikilmiş. Yemyeşil Hadımköy askeri alanlar, gri beton dağlarına dönüşmüş. Betonlaşmanın böyle kör bir talihi var. Aradan bir nesli sildiğinizde geriye bir acayiplik kalmaz, çünkü onlar bilmezler oranın önceki halini, gerçekliği gördükleri gerçeklikten ibaret sanırlar. Ancak fotoğraflara bakınca anlayabilirler gerçeğin ne olduğunu, İstanbul’un ellili-altmışlı yıllarının fotoğraflarına bir bakın, inanabilecek misiniz yaşadığınız şehrin İstanbul olduğuna? Hayıflanarak, söylenerek, sokranarak Büyükçekmece’ye doğru yol aldığımızda güneş ardımızdan yetişiyor. Oysa hava kapalıydı şehirde. Şehirde hava kapalı olunca insan da açık olamıyor. Şehrin dışında ise, hava kapalı da olsa açılacak bir boşluk buluyorsunuz. Açılmak için şehirden açılmak gerekiyor biraz. Bak buralarda daha epeyce tarla var, müteahhitler görmez inşallah. Küçükçekmece, Büyükçekmece; çekmece gölleri... Allah ne kadar güzel nimetler vermiş bu şehre. Küçükçekmece deyince aklınıza göl mü gelir şehir mi, ya da Büyükçekmece! Selimpaşa’nın oralarda güzel yerleşim yerleri var, bu şekliyle kalmalı diyorum, bir tane bile beton kamyonu girmemeli buraya bundan sonra. Diyorum ama öyle olmayacağını, böyle kalmayacağını da biliyorum, acı verici.

Şehirden çıkarken en son, 200 km göstermişti Edirne, Edirne kitap fuarında saat 14:00’da imza programımız var. Daha zamanımız çok, akşam Edirne’de kalıp cuma günü de orada olacağız, dolayısıyla yoldan çıkabiliriz. Otoyoldan çıkıp sahile vuruyoruz, yavaşlıyoruz birden, araç yoğunluğu artıyor, kameralar, trafik lambaları… Yine de çok erken vakitte Tekirdağ’dayız. Sabah çayını sahilde bir mekânda içiyoruz, Hep sahilden devam edeceğiz, Uçmakdere’den geçeceğiz, köylerden kasabalardan geçip Edirne’ye vasıl olacağız.

Tekirdağ tertemiz pırıl pırıl, yol aldığımız caddelerde çöp ve rahatsız edici hiçbir şeyle karşılaşmadık, sokaklar da öyle. Daha önceki ziyaretlerimde de olumsuz bir fotoğraf yok zihnimde Tekirdağ ile ilgili. Anadolu’daki şehirler daha temiz, daha bakımlı İstanbul’a göre, bunu üzülerek ve acı çekerek söylüyorum. Çünkü bu şehirler daha rafine, sahiplenme daha ileri düzeyde. İnsanlar İstanbul’a yaşamaya değil, çalışmaya geliyorlar. İstanbul’a yazık oluyor, hem de çok yazık oluyor. Bu hayıflanmalarla devam ediyoruz, içine düştüğümüz manzara dindiriyor acımızı. Birden dekor değişiyor, Trakya’dan çıkıp Karadeniz’e geçtik sanki, yemyeşil bir örtünün içinden gidiyoruz, Mürefte Barbaros yolundayız.

Naip köyündeyiz, kirazın diyarı, “Kiraz Festivalinin Doğduğu Köy 1961” yazıyor köyün girişinde. Süleymanpaşa’ya bağlıymış bu köy. Kiraz mevsimi yine gelelim diye küçük bir not iliştiriyoruz zihnimize küçük bir çengelli iğneyle. Ve çiçeğe durmuş kiraz bahçelerinin arasından devam ediyoruz. İşte her şey iki ay içeresinde olacak, bu çiçekler meyveye duracak ve haziran güneşinde pişecek, kıpkırmızı kütür kütür kiraza dönüşecek. Allah afetlerden korusun, âmin. Mermer köyünde bir sığır sürüsü çevirme yapıyor, O kadar cüsseliler ki inekler bir anda aralarında kayboluyoruz. Ve o kadar ağır davranıyorlar ki sanki zamanı durdurmuşlar, şaşkın şaşkın bakıyorlar bize. Bir delikanlı çevirmeyi kaldırıyor güçlükle, selam verip savuşuyoruz. Dağlara tırmanıp derelere iniyoruz, bir kaybolup bir çıkıyoruz. Çok enteresan koylardan denizi seyrediyoruz, çok güzel köylerden geçiyoruz. Kendimi koylara koyverip gidesim geliyor. Tabiat yeni uyanıyor, terütaze yapraklar uç vermiş dallarda. Tabiatın en sevdiğim ve kendimi kontrol edemediğim en coşkun halidir bu zamanlar. Tez geçer, birkaç güne tamamen açar bu yapraklar, ben bu halini çok severim baharın. Bir vadiye iniyoruz, Yeniköy’deyiz, burası da Süleymanpaşa’ya bağlı bir mahalle, ama köy demeyi tercih ediyorum. Köy statüsü mahalleye kurban edilmemelidir. Köyler köy olarak kalmalı, mahalleler mahalle. Harika bir Marmara Denizi ve adalar manzarası var bu köylerin. Çok güzel bir tabiat parkı var köyde, Kartaltepe Tabiat Parkı. Bir dahaki sefere uğrarız inşallah.

Uçmakdere yamaç paraşütü kamp alanındayız, güneş parlıyor ama rüzgâr ısırıyor, deniz coşkun. Bu gidişle imza programına zor ulaşırız, ulaşsak da aklımız buralarda kalacak derken bir telefonla kitaplarımızın yanlışlıkta Konya kitap fuarına gittiği, Edirne’ye ancak yarına ulaştırılabileceği bildiriliyor. Artık akşama kadar zamanımız var, daha fazla eğleşebiliriz. Biz denizin kenarında kahvaltımızı yaparken dağın tepesinden ilk uçuş başladı Uçmakdereye doğru. Hava hayli rüzgârlı, uzun süre kaldılar gökyüzünde asılı, bir ara denizin üzerine doğru sürüklendiler, belki de öyle istediler. Onlar yanımıza indi, peşinden başkaları. Bir araç gelip alıyor, pistin başına, yani dağın başına tekrar çıkarıyor. Dört bin liraya uçuruyorlarmış, yükseklik korkunuz yoksa gelip uçabilirsiniz, biz fazla uçmadan yavaş yavaş gidelim.

Toparlanıp tekrar koyuluyoruz yola, manzaranın gözünde bir mekânda çay içiyoruz, çay elli lira ama manzaraya paha biçilmez. Karşımızda adalar, etrafımızda tavşan kafası gibi budanmış bağlar. Bu kuru, topuz üzüm kökleri yeşerecek, yaprak çıkarıp meyveye duracak. Her şey bir düzen ve intizam içinde, kiraz bitecek üzüm başlayacak. “Saymaya kalksanız sayamazsınız Allahlın nimetlerini.” (Nahl/18) Gökyüzünden iner gibi uçarak derin bir vadiye iniyoruz tekrar, Uçmakdere köyündeyiz, uçmakkoyundan Uçmakköyüne… Koca bir çınar karşılıyor bizi köyün girişinde, derenin kenarında. Koca çınar, koca bir tarih, köyün tarihi hakkında bilgi veriyor bize. Eski bir Rum köyüymüş burası, 1918’lerde 500 haneli bir köymüş. Çavuş üzümlerinin Amerika’ya buradan gönderildiği resmi kayıtlarda bulunmaktadır diyor köyün tarihçesi. Durmadan geçebileceğimiz bir köy değil, inip dolaşıyoruz. Köyün içinden geçen derenin kenarından dere boyu seyrediyoruz. Birçok eski ev metruk durumda, bir kısmı yenilenmiş, köylü işi olmadığı besbelli, el değiştirmiş muhtemelen. Küçük bir kır kahvesinde bir çay içimlik oturuyoruz. İşletmeci sempatik genç bir arkadaş. Köyün çok kalabalık olduğunu geçim kaynağı olarak tütün ve bağcılık yapıldığını, şimdilerde ise kimsenin kalmadığını, kalanların geçimi ise köye günübirlik gelen misafirlere hizmet sunmaya dayalı bir geçim kaynağına dönüştüğünü söylüyor. Nereye gitsen hep aynı, köyler boşalmış, emeklilerle yabancılara kalmış. Öyle güzel bir vadiye kurulmuş ki köy, kıyılıp da bırakılacak gibi değil. İki çay parasını olup kabul etmedi, bitişikteki bakkalından alışveriş yaparak el sıkışıp ayrıldık.

Düştük sahil yoluna, Gaziköy, Hoşköy yol uzayıp gidiyor sahil boyu. Köy isimleri hep ilgimi çeker, Gaziköy, Hoşköy ne hoş isimler. Bir de Çöpköy tabelası gördük. Bir hikayesi vardır elbet ama başka bir isim bulunamamış mı ki. Çöpköy Uzunköprü’ye bağlı tarihi bir Pomak köyüymüş. Köyün II. Murat dönemine ait bir hikayesi var. "Uzunköprü, Osmanlı'nın Rumeli'ye kurduğu ilk şehirlerden. II. Murat'ın ve Beylerinin buraları av sahası olarak kullandığı bir alan. Bir gün av dönüşü susamışlar. Çöpköy'den geçerken bir kapı çalarlar; genç bir kız çıkar, ondan su isterler. Kız toprağa gömülü bakır testiden ayran ikram eder. Ayranın içerisine bir tane saman çöpü atar. Padişahın içeceğinden saman çöpü çıkması hoş karşılanmaz ve kız; “avdan geldiğiniz için yorgun olacağınızı düşündüm, ayran soğuk olduğundan birden içerseniz hasta olursunuz, çöp ağzınıza geldikçe dinlenmek zorunda kalacağınızı düşünerek bir saman çöpü attım” demiş. Padişah da “O zaman buranın adı Çöpköy olsun” demiş. Köyün Sultan II. Murat’a dayanan bir hikayesi var. Hikâye böyle olunca kimse köyün ismini değiştirmek istememiş, çünkü hünkar böyle buyurmuş.

Masmavi gökyüzü, masmavi deniz, yer mavi, gök mavi denize sıfır bir yoldan gidiyoruz ve Mürefte’deyiz. Rumcaya dayanıyor buralarda köy isimleri. Mürefte; "binbir çiçek" veya "binbir fidan" anlamına geliyormuş. Üzümün de anayurdu buralar. Ama daha çok Mürefteyi fay hattıyla tanıyoruz biz, Ganos fayı. En son 1912 yılında kırılmış. 1912-1913 balkan harbi, balkanların sarsıldığı kırıldığı yıllar… Zaman ilerledi buralara takılmaya vakit yok. İstanbul’dan çıkarken Edirne 200 km gösteriyordu, 200 km geldik halen 200 km gösteriyor. Şarköy’ün içinden geçiyoruz hava güneşli, insanlar kendilerini dışarı atmışlar oldukça hareketli. Yol kenarında sıra sıra kahvehaneler, insanlar kırılmış gibi çay içip sohbet ediyorlar. Sanırım kış boyu görüşememişler. Yeterince çay içtik biz devam edelim. Buraya kadar köy isimleri Rum kökenliydi, Şarköy; "şehir" anlamına gelen Farsça kökenli "şar" ile Türkçe "köy" kelimelerinin birleşimiyle Şarköy olmuş.

Tabiat değişiyor yeniden, dümdüz bir ovaya doğru yol alıyoruz, etrafımızda yemyeşil buğday, sapsarı kano tarlaları… gözünü etraftan alda git hadi gidebilirsen. Gelibolu’dayız, Çanakkale sınırlarına girdik, Saros körfezine doru yol alıyoruz ve Kavakköy’deyiz. Gelibolu da bana hep naif gelir. “Kemalpaşazâde Gelibolu’nun adı ve kuruluşu hakkında bilgi verirken buranın asıl adının “Kalipoli” olduğu, “poli”nin Rumca şehir, “Kali”nin ise Bolayır tekfurunun kızının isminden geldiği söylentisine yer verir.” (Tevârîh-i Âl-i Osmân, II, 126). Bir günde dört vilayet değiştiriyoruz. Çanakkale Edirne yoluna düşüyoruz, yemyeşil bir örtünün içerisinde hızımızı artırarak devam ediyoruz, bari ikindiye Edirne’de olalım.