Bir memleketi tanımanın en doğru yolu türkülerini dinlemektir. Türkülerini dinlerken tefekküre dalmaktır. Müzik denince bugün şehvet kokan, anlamsız tıngırtılar akla gelse de yakın zamana kadar müzik dendiğinde akla içlerinde koskoca tarih barındıran, her birinin ayrı bir hikayesi olan, yürekten çağlayan, kadere tanıklık eden canlı, hiç eskimeyen türküler geliyordu.
Bu topraklar “benim yaralarım tuzum tuzum der” cümlesinin kurulduğu topraklardır. Bu topraklar da insanı da kutsaldır o yüzden. Dertli insanların yaşadığı topraklardır çünkü. Bu toprakların insanı derdiyle hemhal olmuş insandır. Derdi, Hak’tır. Allah’ın rızasıdır. Aşktır. Sevdadır. Hasrettir. Vuslattır. Derdi sevmektir. Kanaması hiç dinmeyen, kanamasın diye dua edilen, yaraların daha tuzum tuzum dediği dertlere sahiptir bu toprakların insanı. O nedenle kalenderdir, derviştir, civandır, merttir, yiğittir, duruş sahibidir, vefakârdır, cefakârdır, merhametlidir. Vicdanlıdır. Vicdanı olmayan bir gönülden türkü çıkar mı hiç?
Her türküsü ardında derin izler bırakan bir yaşam bırakmıştır bu toprakların. Nelerdir o türküler? Gelin birkaç tanesini hatırlayalım. Hatırlayabilirseniz eğer, sonrasında da neyi kaybettiğimizi hatırlayın lütfen. Olur, mu ey aziz millet?
Aşkın Ne Derin Yaralar Açtı Ciğerimde
Zamanlardan bir zaman. Urfa. Urfa’da varlıklı, hatırı sayılır, sözü dinlenir, merhametli bir bey yaşarmış. Beyin uzun zaman çocuğu olmamış ama Mevla işte, çok sabredene daha çok nimet verir ya, bir gün kızı olmuş. Ayın on dördü gibi, nur gibi, gökten süzülüp gelmiş bir melek sanki. Görenler hayran kalmış, kıskananlar olmuş, birçok ana babanın duasında da vesile olmuş. Zaman geçmiş, kız büyümüş. Dünya boşluk kaldırmaz, ondan olacak herhalde, büyüdükçe güzelliği de artmış. Daha bir güzelleşmiş. Tabii onca güzel olunca talipleri de çıkmaya başlamış. Bey dünürcüleri hep geri çevirmiş. Bey vermek istememiş, kız da varmak istememiş. Bey kızını kendisi gibi varlıklı bir ağaya vermek istiyormuş. Beyin aslında dünya malına düşkünlüğü yokmuş ama etrafındakiler onun aklını çelmişler. Zaten nerede varlıklı ya da kudretli biri varsa, etrafını yamyamların kuşatmadığı görülmüş şey midir? Bir gün beyin
Aşkın ne derin yaralar açtı ciğerimde
Bir makbere döndü koca dünya nazarımda
Huda bilir ki yaş kalmadı didelerimde
Gelen ağlar giden ağlar şu zavallı halıma
Suzan Suzi
Diyarbakır. Kırklar Dağı. İnsanlar bu dağa ziyarete gelirmiş. Çocuğu olmayanlar çocuk için, hastası olanlar şifa için, borcu olanlar esenlik için dualar edermiş. Varlıklı Süryani bir aile, çocukları olmaz. Bir gün evin hanımı ziyarete gider, kurban keser, adak adar, çocuğu olsun diye dua eder. Aradan biraz zaman geçer, bu ailenin güzeller güzeli bir kızı olur. Kızın adını Suzi (Suzan) koyarlar. Annesi Suzan’ı her doğum gününde süsler püsler, güzelce giydirir Kırklar dağına götürür. Çocuğu olduğu için şükür duası ederler, adağını yerine getirmek için de kurban keserler. Suzan’a neden geldiklerini de anlatır. Suzan büyüdükçe etrafında delikanlılar türemeye başlar, evlenmek isterler. Suzan hepsinin reddeder. Hayli zaman sonra Suzan komşularından birinin oğluna gönlünü kaptırır. Müslüman bir ailedir, oğlanın adı Adil’dir. Adil de Suzan’a âşık olur ama aşklarını kimseye söylemezler. Gizlice buluşur, görüşürler. Bir dahaki sene Suzan’ın doğum günü gelir. Kırklara gidilecektir. Annesi kızıyla gitmek istemez, hizmetçileri kızının yanına verir, yollar. Adil de ziyaret yerine gelir, Suzan’ı izler. Kurbanlar kesilirken de Suzan ile Adil uzaklaşırlar, bir dağın arkasına giderler, görüşür sevişirler. Suzan ziyaret yerine geri döner ama fark etmemiştir, hava kararmıştır. Acele eder. Vardığında herkes çoktan hazırlanmıştır, dönüş için adımlarını atmıştır bile. Rivayete göre Kırklar gizli görüşmeyi, haram ilişkiyi bağışlamamış ondan olmuş, bazılarına göre ise genç kızın bahtsızlığı. Doğrusunu Allah bilir. Dönüşte fırtına kopmuş, ortalığı toz kaplamış. Köprüden geçerken Suzan o hengâmede Dicle Nehri’ne düşmüş, bulunamamış. Bir daha kimse görmemiş, ölüsünü bile bulunamaz. Adil acıdan aklını yitirmiş, delirmiş. Divane olmuş. Ağzından sadece Suzan üzerine yaktığı türküler, şiirler duyulmuş. İşte o türkülerden biri bugüne kadar gelmiş:
Ziyaret çarptı bizi
Ben öleydim Suzan Suzi
Köprü altı kapkara
Anne gel beni ara
Saçlarıma kumlar batmış
Tarak getir sen tarak
Köprünün orta gözü
Sular apardı düzü
Ben öleydim Suzan Suzi
Dicle ayırdı bizi
Taşa Verdim Yanımı
Erzincan’ın Esesi köyü… Bir güzel ile bir yiğit, birbirine sevdalanırlar. Görüşürler, buluşurlar, hasret giderirler, özlerler, vuslata ererler. Birbirlerini güzel severler. Gel zaman git zaman oğlan, kızı istemek için aileye haber gönderir. Aile biraz süre ister, kıza danışır, anlarlar ki kızın da gönlü var. Sevdaya karşı çıkmak günahtır derler, evlendirirler. Öyle de güzel bir düğün yaparlar ki köyün bütün gençleri kıskanır. Evlilikleri de gayet güzeldir. Mutludurlar. Gel zaman git zaman çocukları olmaz. Uğraşırlar, şifa ararlar, dualar okuturlar, olmaz. Cenab-ı Hakk’ın takdiri işte. İkisinin de mutluluğu söner. Mutsuz olurlar. İkisi de çocuk sahibi olmak istiyordur. Mutsuzluk her şeylerine sirayet etmeye başlar. Evin, hanenin tadı kaçar. Tartışırlar, kavga etmeye başlarlar. Zamanla kavganın dozu da artar. Birbirlerine ağır sözler söylerler. Birbirlerini suçlarlar. Onur kırıcı, gurur zedeleyici cümleler kurarlar birbirlerine. Ok yaydan çıkmış, kalp nefse teslim edilmiştir bir kez. İşte bir gün yine kavga ederlerken, o güzeller güzeli kız nefsine uyar, kendisini kaybeder ve kocasını öldürür. Pişman olur ama iş işten geçmiştir. Korkusuna kimseye diyemez, gizler. Ölümüne, kaza süsü verir. Yalnız insanlar için için şüphe duyarlar, kimse bu ölüm haberinden tatmin olmaz. Suçlayacak delil de yok ellerde, kimse bir şey de diyemez. Arkadaşlarından biri… Çok sevdiği bir dostudur. O da inanmaz ama ne yapsın? Üzüntüden bir gün oturur, türkü yakar:
Taşa verdim yanımı
Toprak emdi kanımı
Azrail’e can vermezdim
Canan aldı canımı
Dağları duman aldı
Gül dibini har aldı
Azrail’e borçlu kaldım
Bir canım vardı, yar aldı
Bitlis’te Beş Minare
Savaş zamanı… Gâvur, topraklarımızı kendi arasında paylaşmış, topraklarımıza çökmüş. İşgal zamanı… Artık Müslüman memleketinde gâvurun sesi duyuluyor. Ancak millet yılmamış, korkmamış, teslim olmamış. Onca yağmaya, katliama, tecavüze, işkenceye, yoksulluğa, açlığa karşı savaşmış, mücadele etmiş. Küçücük çocuğundan seksenlik babaannelerine kadar, herkes savaş meydanına çıkmış, yapabildiğini yapmış, ölüme koşarak gitmiş. Herkes şehit olmak arzusuyla, gâvuru hilalin ülkesinden kovma gayesiyle canını ortaya koymuş. Ya Allah demiş vurmuş kâfirin suratına. Herkes, kâfir ölürken Allah, Azrail’e yardımcı olarak kendisini atasın diye dua etmiş. İşte o zamanlarda Ruslar da Bitlis’i işgal etmiş. Millet aman vermemiş, savaşmış ve Rusları ya toprağın altına ya da geldikleri yere geri göndermiş. Savaş esnasında yaralanan ve tedavi için başka yerlere sevk edilen bir baba ile oğlu da hem Rusların gittiğini öğrendiği için hem de yaraları iyileştiği için memleketlerine geri dönüş amacıyla yola çıkmışlar. Dideban Dağı’na gelmişler, babanın dermanı kalmamış. Zaten gazi, yaşlı, haftalardır da yollarda… Oğlunu şehre göndermiş, hem şehir ne durumda görsün diye hem de yiyecekle falan dönsün diye… Adım atacak dermanı yok. Oğul gitmiş, baba dağın başında yatmış kalmış. Zaman geçmiş, oğul dönmüş. Babasını görür görmez bağırmış: “Baba, şehirde yaşama dair hiçbir iz yok. Koca Bitlis’te sadece beş tane minare ayakta kalmış, geriye kalan her şey yıkılmış, harap olmuş…” Bunu duyan baba adeta yıkılmış. Zafer sevinci falan kaybolmuş. Memleketi, toprağı… düşman askerleri tarafından, gavurun eliyle yıkılmış… Ağlamaya başlamış. Ağlarken şöyle demiş:
Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan beri gel
Yüreğim dolu yare, beri gel oğlan beri gel
İstedim yanan gelim, beri gel oğlan beri gel
Cebimde yok beş pare, beri gel oğlan beri gel
Oğlu da ilave etmiş:
Tüfengim dolu saçma, beri gel oğlan beri gel
Kaçma sevdiğim saçma, beri gel oğlan beri gel
Doksan dokuz yaram var, beri gel oğlan beri gel
Bir yara da sen açma, beri gel oğlan beri gel