Alıntı

Bosna’nın Hafızasında Açılan Yara: Srebrenitsa’dan Ayvazdede’ye Uzanan “Yeryüzü Sancısı”

Yusuf Kaplan’ın Bosna ziyareti izlenimleri ve Hayrünnisa Karaman’ın kaleme aldığı metin, Srebrenitsa Soykırımı’nın acısını, Osmanlı mirasını ve “Türk kubbesi” olarak tarif edilen medeniyet anlayışını çarpıcı bir dille yeniden gündeme taşıyor.

Ayvazdede Şenlikleri için MTO talebeleriyle Bosna’ya yaptığımız ziyaretin izdüşümlerini paylaşmaya devam ediyorum. Srebrenitsa Soykırımı’nı yıldönümünde unutmadığımızı hatırlayarak MTO’muzun en parlak kalemlerinden Hayrünnisa Karaman kardeşimizin yazdığı nefis makaleyi sizlerle paylaşıyorum.

Leziz, düşündürücü, dili, üslûbu olan derinlikli bir metin bu. Zihin açıcı ve “sarsıcı” okumalar…

***

Mürekkep bir soluktur ve ân’dır seyahatname. Mürekkeple soluklanmaktır da.

Bir cümleyi söylemek için nice zihin cehennemi yaşamak gerekir? Şimdi o yanardağdan bir haber getiriyorum sizlere: Dağ, aştıkça açılır.

Dağ, aştıkça açılır.

Ve etrafa sırları saçılır. Sıra dağlar sınırlamıştır Bosna’nın sırrını.

Şehir bir kuyu gibi iner dağlarından.

Ve hafızların hıfzı kubbelerinde dolaşır, bu hıfz ile muhafaza olur şehir.

Boşnak gelenekte hafızlar Kur’an hıfzını şehrin tepelerinde okurlarmış. Ve inanırlar ki bu speridir şehrin.

Başçarşı’da yeşil kubbeli sebilin karşısında bir çay ocağında baş döndüren bir atmosfer yaşıyoruz; dağların nefesi boğazlardan saçılarak geliyor.

Burada Selim Bey, Yusuf hocamız ve talebe arkadaşlarımızla yaşadığımız atmosfer: Dağ nefesi…

Ne rüzgâr, ne meltem... : dağ nefesi.

***

Ve dağ aştıkça açılır: Blagaj’da Alperenler Tekkesi’ne vardığımızda, mağaranın kendiliğinde ve suyun zikrinde dağ; kendi içine doğru genişledikçe hakikati aşikâr ediyor. Seyir içleştikçe derinleşen bir yankıya bürünüyor.

Ve Tekke dağların arasından bir nefes kuyu boşluğu gibi kabarıyor.

Tekke, Ahmed Yesevi’nin nefesini taşır. Alp-Erenler tebliğlerini küffar beldelerinde yaparlar, o nedenledir ki "Alp-Eren" vasfını taşırlar. Tito ve Prizren tekkeye "Din bir afyondur" cümlesini yazar ve dönemin UÇK örgütü levhayı kurşuna dizer.

***

Dağ insana gebe. Yeryüzü sancılı. Duyun bu sancıyı: Srebrenitsa, demokrasi yalanlarının toprağa gömüldüğü yerdir. 20. yy'da insanlık onurunun ayaklar altına alındığı, kendi

mezarlarını kazdıkları o zemin... "Artık Türklerden intikam alma vaktidir" dediler. Çünkü onlar, bu coğrafyada Türk denilen o adalet şuurundan, o Müslüman varlığından intikam alıyorlardı.

Bir Srebrenitsa çiçeğinin açması binlerin katliamıyla; bir doğumun anlamı binlerin ölümüyle olabilirmiş. Ben 11 Temmuz doğumluyum; ben Srebrenitsa katliamı doğumluyum.

Burada yaşananlar sadece bir savaş suçu değil, bir medeniyetin imha girişimiydi: Evladının annesine tecavüz emrinin verildiği, o körpecik evladın etinin kıyma edilip annesine köfte olarak yedirildiği bir vahşet... Mezar taşları burada bir bezemedir; Srebrenitsa çiçeği açar toprağında ve mavi kelebeklerle yaşar mezarlar, sadece toplu mezarların üstünde uçuyorlar. Unutmadık, unutturmayacağız. Çünkü ‘’Unutulan soykırım tekrarlanır:’’

***

Yolumuz Poçitel’e gidiyor... Türklük; bir ırk değil, toparlayıcı bir “üst kimlik”tir. Dağın kubbe noktasında durur ve eteklerine “hayat” sunar.

Poçitel başlangıçtır ve Fatih’in emanı, Osmanlı kubbe eteklerinde adaletinin hayatlandığı

merkezdir. Fatih emanname yayınlıyor ve bu ferman hâlâ Foynica’da sergileniyor.

***

Düşünün nasıldır dağ. Düşünün nedir asıl… İnsan göğsünce kabaran, göğe uzanan...

Biz bunu Ayvazdede’de yaşadık. Şanlı ve kanlı bayrağın gözüne bakınca insanların göğüsleri kabarıp gözleri ufuk rengine çaldı. Herkes ufka gözlerini dikmiş, şafak sökmesini bekliyorcasına... Namaza durduğunda kalblerimizle kıbleye doğru sıra dağları oluşturduğumuzu düşünün. Ten, ırk, millet, mevkiyet fark etmeksizin Ayvazdede’de Türk atmosferi; nal seslerinin yanında secdeye durduk. Hüzün makamında okunur burada ezanlar.

İşte Türk kubbesi; Sırp, Arnavut, Boşnak, Hırvatı eteklerinde yaşatan dağ.

İşte Türk kubbesi; Sırp, Arnavut, Boşnak, Hırvatı eteklerinde yaşatan dağ. Bir Arnavut "Elhamdülillah ben Türküm" derken ırkını değil, ufkunu konuşur. Bir Sırp "Ja sam Srbin, ali i Turčin" (Ben Sırp’ım ama Türk’üm) der. Özel’in dediğini şimdi haykıralım: "İslam adına ölmeyi göze alana Türk denir." Rudolf’un sancısını duyun: "İslam değilim ama ben Osmanlı’dan, iyilikten başka bir şey görmedim, beni mezarlığınıza alın" diyor.

Özel’in dediğini şimdi haykıralım: "İslam adına ölmeyi göze alana Türk denir."

***

Modern mantık indirgemecidir, "hâkim olmak" ister. Görünür kılmak kaygısı... Kant, sahte bir Avrupa’yı kurma uğruna hakikatin üstünü örttü; "kendinde şey" diyerek teolojiyi önce izafileştirdi, sonra yok etti. İslamsız İslam’la yapılan tam da budur: Önce kıyı, sonra çekilme. İnsan kendi merkezinde ontolojik bir güvensizlik yaşarken; Batı, bu boşluğu epistemolojik alanları genişleterek, yani bilginin tahakkümüne sığınarak aşacağını sanıyor. Ontolojiyi epistemolojiye kurban etmek, krizden kaçmak değil, krizi bilginin ve aracın çarkında büyütmektir. Bilinmelidir ki; ontolojik bir

boşluk, epistemolojik bir dolguyla aşılmaz. Kurtarıcı bir epistemoloji olamaz; araçlar arttıkça,

insan kendi varlığının kuyusunda daha da kaybolur. Tito, duvarlara "din afyondur" kazımıştı. Barış Kilisesi’ne dikilen 10 metrelik haçlar, bir karanlığın gölgesini dayatıyor. Aliya’ya bakıyorum; istedikleri kadar haç diksinler, bunun aydınlığında yaşamaya mahkûmsunuz.

Biz bir kriz yaşıyoruz ve dünyamızı kaybettik. Bunu nasıl anlayabilir, aşabilir ve kendi

dünyamıza nasıl kavuşabiliriz? Hangi insan coğrafyasına -İslam coğrafyası demiyorum- hangi insan coğrafyasına giderseniz gidin, insanlık için tüm gözler Türkiye’nin, Türklerin üstünde. İslam'ın ve insanlığın onurunu Türkler taşıyor.

Bu şuur, Balkanlar’ı bir İslam havzasına dönüştüren o ilahi zırhtır. Bosna-Bursa-Buhara hattı; Buhara’da yürüyüşe başlayan ruhun, Bursa’da devlete, Bosna’da ise Avrupa’nın tam kalbinde bir medeniyet havzasına dönüşümüdür. Bugün Batı’nın var olmasının temel kodları, bu Türk kubbesinin kodlarında yazar.

Bir coğrafyanın kaderine ve kederine şahitlik ettik. Saraybosna; Avrupa’nın Kudüs’üdür.

Şimdi Kudüs’te veya Saraybosna’da fark etmiyor; aynı göğün altında, o "gül devrimi" vaktini bekliyoruz. Unutmadık, unutturmayacağız.

‘’Unutulan soykırım tekrarlanır.’’

Dağ, aştıkça açılıyor. Biz ise yükünü taşıyoruz.

Kaynak: Yeni Şafak