Kısmet işte, ikisinde de önceden haberim olmadı, ama ikisinde de Yusuf Kaplan’ı dinleyebildim. Birincisi Konya’da yapılmıştı. Yusuf Kaplan çağırılmıştı. Hayati önemde çıkışlar yapıyordu Yeni Şafak’taki köşesinde. Yıl 2004. Bu çıkışlar, diğer ifadeyle çağrılar Konya’da yankı bulmuştu. Öyle olmalıydı ki Yusuf Kaplan’ı çağırıp, medeniyet konusu üzerine konuşması istenmişti.
Kim çağırmış, konu neymiş, neredeymiş derken, bir arkadaşımla birlikte kendimizi Yusuf Kaplan’ın karşısında bulduk. Beyaz bir yazı tahtasının önünde, elinde siyah kalemiyle, Yusuf Kaplan anlatmıyor, sanki kavga ediyor ya da bir yokuşu koşa koşa çıkıyordu. Medeniyet meselesini değil 13. yüzyıldan, ta Roma İmparatorluğundan, Mısır veya Çin Medeniyetinden başlatarak ve ustalıkla günümüze kadar getiriyordu. Şimdi çok hayıflanıyorum, yanımdaki arkadaş konuşmayla ilgili notlar tutmuştu. O notları alfabe dergisinde yayımlayacaktık. Kısmet olmadı, yayımlayamadık, o notlar nereye gitti?
Çok cesur çıkışlar yapıyor, anahtar cümleler kuruyordu
İkincisi de böyle oldu. Kahramanmaraş’ta kim getiriyor, neden, nerede, neler konuşulacak demeden, bir arkadaşla birlikte kendimizi Yusuf Kaplan’ın karşısında bulduk. Yıl 2012. Aradan dokuz yıl geçmiş. Ama ben maşallah yine karşımda enerjik, heyecan dolu, atılgan, sancılı ve genç bir Yusuf Kaplan’la karşılaşmıştım. Kaplan’ın mücadelesini verdiği konular aynıydı. Gündem değişiyordu, ama Kaplan gündeme elini kolunu kaptıran düşünürlerden olmadığı için, kendine özel olan gündeminde ilerliyordu. Ve çok cesur çıkışlar yapıyor, anahtar cümleler kuruyordu.
Konya ve Kahramanmaraş… İkisinden de Yusuf Kaplan geçti. Daha sık aralıklarla geçmesini isterim. Her ne kadar söylediklerinden çok bir şey anlamasam; onun çağrışımı bol, bazen çok uzak noktaları birleştiren, birleştirip senteze ulaşan düşünsel faaliyetini, zihinsel işleyişini kafamda tam oturtamasam da, enerjisinden, hareketliliğinden ve heyecanından bile ilham aldığım için.
İki konuşmadan sonra da Kaplan’la sohbet etme imkânı doğmuştu. İki sohbet de kalabalıktı. Böyle bir tarafı da Kaplan’ın; her ne kadar çok ağır, sosyolojik, felsefi konularda yazsa, konuşsa ve bunları ağır bir terminolojiyle yapsa da her türden okuyucu tarafından seviliyor, dinleniyor ve takip ediliyor. Kahramanmaraş’taki kalabalığı daha iyi tanıyorum; avukat, doktor, öğretmen, esnaf, öğrenci, kütüphaneci… Her meslek grubundan dinleyici vardı.
Şu yüzden söylüyorum; Kaplan fikirlerini söylerken, o kadar farklı gruptan insanın karşısında hep aynı adam. Onda hiçbir yamulma, kırılma, bükülme görünmüyor. Aynı ihtiram ve hürmetle, kim neyi sormuşsa, onu geniş geniş açıklıyor. Soru soranı ve soruyu küçümsemeden, sorunun arka planını da göz önünde bulundurup, kısa da olsa onu da aktararak, sorunun altını üstünü, ardını önünü, sağını solunu dolduruyor. Öyle bir dolduruyor ki konu içinden konu çıkıyor. Fikir içinden fikirler fışkırıyor. “Bak bunu da konuşmamız lazım. Çok önemli!” diyerek, o noktaya bir işaret koyuyor. Ben bunu bir de Rasim Özdenören’de görmüştüm.
Edebiyat meselelerine vakıf bir isim Yusuf Kaplan
Öyle olunca, sohbet uzuyor, vakit tükeniyor. Asosyal biri için bu gibi durumlar büyük talihsizlik. Çünkü kalabalık içinden, çok basit dahi olsa, “ya bu da sorulur mu” denilebilecek, belki kötü niyetten değil ama çok da önemli görünmeyen konuları, bazen patavatsızlığa varacak derecede, hiç çekinmeden lap lup sorabilen kişiler çıkıyor. Tüm süreyi onların “ama”ları, “fakat”ları dolduruyor. Çekingen kişilerin önemli soruları öylece kalıyor.
Kalsa iyi, asıl tehlike şurada: Kafanda bir soruyu hazır hale getiriyorsun. Araya üç kişi giriyor. Onlar soruyor, Kaplan cevap veriyor. Onlar bir daha soruyor, Kaplan cevap veriyor. Onlar anlamıyor, aynı soruyu, evirip çevirip hep soruyor, Kaplan her seferinde, büyük bir sabırla, değişik açı ve örneklerle anlatıyor. Bu arada kişinin kafasındaki soru gidip gidip geliyor. Çünkü soruyla konuşulanlar arasında bir bağlantı yok. Varsa da, konuşmalar öyle dallanıp budaklanıyor ki, kişi kafasındaki soruyu muhafaza etmeye çalışıyor, bazen unutuyor, sonra yeniden hatırlamaya çalışıyor. Ve böylelikle olanlar oluyor. Ne oluyor? Soru sorulamadığı gibi, kişi konuşulanları da doğru düzgün dinleyip takip edemiyor. Hem sorudan hem cevaptan hem de konuşulanlardan mahrum kalıyor. Ben bunu bir de İsmet Özel’in sohbetlerinde görmüştüm.
Oysa Kaplan kahvaltı sırasında, “Bahtin’in teorisi ve yöntemi her şeye uygulanabilir. Bunu konuşalım.” demişti. Edebiyat meselelerine vakıf bir isim Kaplan. Belli ki edebiyat dergilerini uzun süredir takip ediyor. Yalnızca sosyoloji veya siyasetle uğraşmıyor. Kaplan düşünsel faaliyetlerle edebiyat arasındaki bağlantıyı fark etmemizi sağlayan isimlerden biri. Öyle olunca sorularımla edebiyattan girip, siyasete ve sosyolojiye açılmak istiyordum. Bu ne Konya’da ne de Kahramanmaraş’ta nasip oldu. İnşallah ilerleyen vakitlerde…