Ziyaüddin Serdar’la yolum nasıl kesişti?-III

Serdar’ın içinden geçtiğimiz muhataralı süreçlerde telkin ettiği şeylerle bizimle ortak bir yolculuğu mu, bize bir rehberliği mi, yoksa şimdi aklıma bile getirmek istemediğim başka şeyleri mi kastediyor olabilirdi, bilemiyorum. Bütün bu birbirini kovalayan sorularımı harekete geçiren onun Türkçede daha yeni yayımlanan son kitabı oldu.

2004’de yayımlanan kitabı bizde ancak geçtiğimiz yıl okuyucuyla buluşma imkânı bulabilmişti. Bana kalırsa Serdar belki de Cenneti Arayan Adam başlığıyla Türkçeye çevrilen bu kitabı sayesinde daha geniş çevre ve muhitlerin ilgi odağı hâline gelebilmiş ve belki de bu sayede tanınmış oldu. Eskiden beri değişik vesilelerle Türkiye’ye geldiğini bildiğim Serdar’ı aslında yakından bilen ve tanıyanların sayısının hiç de az olmadığını da ben bu sayede öğrenmiş oldum. Bütün bu popülaritesine rağmen ben kendisini ancak geçtiğimiz ay görme ve tanıma fırsatı bulabildim.

Tanıdığım Serdar’dan kitaplarına gitmek ne kadar zorsa kitaplarından kendisine ulaşmak da o kadar zor. Edebiyat tahlillerinin belki de en zevkli tarafı yazarla kurduğu metinler arasındaki ilişkiyi doğru bir şekilde tutturabilmeyi başarmaktır. Ancak bunun benim için bir hayli zor olduğunu belirtmem gerekir. Gerçekten de ister kitaplarını takip ederek isterse doğrudan kendisine kulak kabartarak bu birbirinden farklı bedenleri bir arada tutmak Serdar söz konusu olunca bir hayli zor gibi görünüyor.

Nasıl ve neden böyle oluyor bir türlü karar veremediğim “şu tanıma biçimleri” hakkında bugün hangi anahtar sorularla yola çıktığımızı tartışmak isterim. Merak ettiğimiz biri hakkında bizim için gerekli olan bilgilere nasıl erişebiliriz? Bir kozmik ya da istihbari bilgiden söz etmediğim açık. Hem bunlardan bize ne! Nedir, nasıl biridir? Ne yer ne içer? Derdimiz bunlarla sınırlı. Eskiden olsa ne kadar da kolaydı. Abdesti, namazı var mıydı? Çevresinde nasıl bilinirdi? Eli ayağı düzgün müydü? Etrafındakilere bir itimat telkin ediyor muydu? Soy ağacında ne vardı ne yoktu? Kiri pası var mıydı? Borçlarına sadık mıydı, emanete ihanet eder miydi, vesaire vesaire. Kısacası millet onu nasıl bilirdi? Hepsi buydu. Zaten teneşir tahtasının önünde giden yolcu hakkında da cümle ümmet-i Muhammed’e sorulan aynı minvalde bir soruydu. Giderayak “iyi bilirdik” demek bir usul ve asalet meselesiydi; ancak yaşayan birine bu kolaylıkta bir şeyler söylemek için -eğer bir de gerekliyse- adamakıllı bir sondaj gerekirdi. Kısacası sorular için böyle bir cetvel tutulduğunda cevap bulmak hiç de zor değildi.

Bu türden soruların peşini bırakmıştık

Kabul etmek gerekir ki artık hayatımızı bu türden soruları takip ederek sürdürmeyi çoktan bırakmış durumdayız. Hem alacağımız cevaplarla bir tutum geliştirmek de pek o kadar kolay değil. Tanınmış bir yazarı, bir düşünür ya da sanatçıyı değerlendirirken elimizde tuttuğumuz mikyas ister istemez değişiyor. Hoş başka konularda da artık muhatabımızın gerçek dünyası hakkında sahici soruları takip etmekten vazgeçeli çok oldu. Şimdi aranılan şeyler üç aşağı beş yukarı belli. Artık bize lazım olan onun kalemi, fikriyatı, söylem düzeni, referans dünyası, tanınırlık düzeyi, statüsü, etki alanı ve pazarlama gücü. Bunlara başka şeyler de eklemek mümkün mü bilmiyorum; ama şimdi mesela sadece camideki vaizin bize, oradan da kalbimize erişip erişmediği merak konusu olabiliyor. Bunun dışında onlarca insanla konuşuyoruz, pek çok kişiye kulak veriyoruz, okuduklarımız hiç de az değil; ama bir Allah’ın kulu da kalkıp bütün bunların itimat telkin edip etmediğini sormaya ihtiyaç duymuyor. Şimdilik ihtiyaç duyulmuyor, belki de ileride buna cesaret de edemeyeceğiz. Yazarın, düşünür ve sanatçının her neyse varlığını üzerine oturttuğu sosyal sermayesi bizi tatmin etmeye yetiyor. Rehberliği nasıldır, bizi nereye götürüyor, biz onda ne bulduk, kalbi nasıldır? Giderek gereksizleşen bu mevzular şimdi zaten çoktan fantastik birer ilgi olarak kodlanmaya başlamıştır.

Nereden bakılırsa bakılsın okuduğum tüm metinlerin sahibi işte şimdi tam da karşımda, orada mütemadiyen konuşan adamdı, ne boş konuşuyor ne de içimizden birimizi savsaklamayı göze alıyordu. Birbirinden bağımsız bir şekilde kendisine yöneltilen sorulardan birini alıyor ustalıkla da öbürüne geçiyordu. Belli ki bu konularda çok tecrübeliydi. Şimdi onunla birlikteydim. Seçili bir grupla beraber paylaştığımız şu büyük yemek masasının hemen başında oturan oydu, akşam sırf onu dinlemek için yıllar sonra ilk kez tekrardan gidip doluşacağımız Opera binasındaki o büyük sahnede de dolaşarak konuşacak olan da oydu. O konuşacak biz zaten dinleyecektik. Sorun şuydu: Okuduğumuz adamla muhabbet ettiğimiz, kulak verip dinlediğimizle şu sahnedeki adam aynı adam mıydı? Bir soru daha vardı, o da mühimdi, geçilemezdi. Sahi biz bu kargaşayı başka kimler için yaşamıştık daha kimlerle de yaşayacaktık? Nerden bilecektik? Nasıl bilecektik?

Serdar’ı dinlemek için bir araya gelenlerin pek çoğu belli ki bizde en son yayımlanan kitabından haberdardı ve o söz alırken herkes şu aktüel konulardan bahsetmesini özellikle istiyordu. Ziyaüddin Serdar, Cenneti Arayan Adam’da kendi Müslümanlık tecrübesini hem cesur hem de cömert sayılabilecek bir şekilde açıkça sergilemekten kaçınmıyor, çoğumuzla kolayca eşleştirilebilecek kişisel hikâyelerimizle neredeyse onunla hemencecik aynileşiyorduk. Yaşadıklarını biz de yaşamıştık. Dünya ölçeğinde bilinen cemaatlerin, dinî grup ve toplulukların neredeyse hepsinden yaralanmış bir şekilde yaşadığı hemen her şeyi duygu dozu yüksek bir şekilde bir bir sıralıyor, kendisini takip edenlere alarm üzerine alarm, ayar üzerine ayar veriyordu. Çok çekmişti belliydi, yaşadıkları yabana atılacak gibi değildi. Tanıdık bildiklerin hepsiyle yolu kesişmiş, bizim iyi bildiklerimizden de kötü bildiklerimizden de çok çekmişti. Bunu anlamak zor değildi. Kitabını bir solukta okumak mümkündü, zaten elden bırakılması güç bir metindi. Bizi anlattığından emindik, ama iyi de neden bu kadar çok dolaşmış neden elini bu kadar çok taşın altına sokmuştu? Neyin derdindeydi? O bir kahraman mıydı? Bir guru muydu yoksa bir mürşit mi? O kadar garip hikâyelere birebir tanıklık etmişti ki şimdi kalkıp bize manevi mürşit olarak ortaya çıkmasının artık hiçbir inandırıcı tarafı olmayacaktı. Hem sakalı da yoktu. Ne bir tutam sakalı olanlarla ne upuzun sakalları olanlarla yolunu denkleştirmek gibi bir hevesi vardı. Cenneti yoldan çıkarak bulmaya niyetlendiği söylenebilirdi; ama ne var ki o mıntıkada da bir cennet olmayacaktı.

Kaçıyor muydu, kovalıyor muydu?

İngiltere’de mazbut bir apartmanın en üst katında başlayan hikâyesi “cenneti aramak” metaforu etrafında süren bir serüveni resmediyordu. Kendi yakın çevresinde “ele geçirilmeyi” hak eden bir pozisyonda olduğunu tahmin etmek zor değildi. Hemen her cemaat belli ki onu kendi grubuna katmak için can atıyordu. Tarikatlar, cemaatler, entelektüel gruplar, siyasi oluşumlar, hatta içinde devletlerin şu ya da bu şekilde yuvalanmayı tercih ettiği büyük proje mimarları da bu heyecan verici ve uzun metrajlı filmde Serdar’ın peşindeydiler. Öte yandan benim gibi bu düzeyde bir gerilime hayatı boyunca hiçbir şekilde tanıklık etmemiş biri için bu akışkan süreci anlamak pek de kolay değildi. Benim için Serdar kaçıyor muydu kovalıyor muydu berrak değildi, karışık ve tuhaftı.

Bu kadar çok şeye aklı kesen birinden o kadar çok şey beklerdik ki… Benimkisi de öyle oldu. Yaşadığı çeşitlilikler dile kolaydı, adam oturmuş hepsini sektirmeden anlatıyordu. Bir retorik ustası olduğundan şüphem yoktu, ama cambaz değildi. Belki bütün söyledikleri birer kurmaca belki bir düzmeceydi. Bilmiyorum. Ama anlattığı her şeye nasıl olmuş da hepimiz birbirimizle yarışır gibi aşina olduğumuzu belli etmiştik. Hakikaten biz de onunla birlikte İngiltere’deydik, onunla beraber Suud, onunla beraber İran ve onun gitmekten bir türlü yorulmadığı onca coğrafya onca keder. Türkiye, Malezya, Katar… Ne garip bir şey, hepsinde biz de vardık. Bizi alıp götürmüştü, onun gibi düşünmemek için hiçbir sebebimiz kalmamıştı, bizi kendi hikâyesine dahil etmiş biz de geri döndüğümüzde kendi mevzumuzu kaybetmiştik.

Hepsini düşündüm. Elimizde hiçbir şey kalmamıştı. Eleştiri güzel bir hasletti. İslam dünyasında ortaya çıkan oluşumları kendi hâline bırakmanın, onları sorgusuz sualsiz bırakmanın kabul edilebilir hatta meşru sayılabilir hiçbir tarafı yoktu. O da bunu yapıyordu, eline aldığı diline doladığı her yapıyı öyle ince öyle zarif dokunuşlarla hırpalıyordu ki artık sizde ondan sonra kalkıp ne Seyyid Kutup’tan ne Mevdudi’den ne de İsmail Faruki’den öyle keyifle söz edecek bir hâl kalmıyordu. Etrafımız meğer ne kadar çok defolu, arızalı, hasarlı şeylerle doluymuş diyor, sonra da yüksek teknolojilerin, albenili söylemlerin ve cenneti bu dünyada bize ikram etmeyi vaad eden modern yaşama biçimlerinin kucağına düşüyordunuz. Garipti.

Her şeye yeniden başlamalıydık

Ona baktığımızda hepimiz için başa dönmekten başka bir çare kalmıyordu. Her şeye yeniden başlamalı, elimizde avucumuzda her ne varsa hepsinden kurtulmalı ve sanki başka bir moda geçmeli ama cenneti aramaktan vazgeçmemeliydik. Arama böyle bir şeydi, etrafımızdaki kırık dökük şeylere tanıklık ettikçe cennetten vazgeçeceğimiz açıktı. O bulacağından emindi ama bizde heves kalmamıştı.

Kişisel kanaatimce bana birer verimlilik, çeşitlilik ve sınanma alanı olarak görünen şeylerin hepsi onda resmen tek tek her birine ateş püskürtülmesi gereken karanlık mevzilerdi. İnsan istedikten sonra herkeste hata bulabilirdi, üzerinde yoğunlaşıldığı zaman kim kusursuz kim masumdu? Ne var ki Serdar saf ve temiz olandan başkasıyla yaşayamazmışız gibi bizi ısrarla aklı sıra steril saydıklarıyla bir araya getirmeye çalışıyordu. Hem ne akıldır bilinmez birbirine zıt yapılara da girip çıkmakta hiçbir sakınca görmemişti. Arabistan’da havaalanında dövülürken de İran’da pesperişan bir şekilde oraya buraya savrulurken de tamam amenna inanmıştım bu adam bir gezgindi. Macera arayışında olduğu söylenebilirdi; ama bizim muhitlerde gezmeye doymuyordu. Ne var ki ona görünen şeyler yola başka bir vesileyle çıkanlara asla görünmeyecekti.

Serdar profesyonel bir Müslümandı. Küresel ölçekte bir dili aynı ölçekte sürümü olan bir mecrada kullanıyordu. Aidiyeti bizim dünyamızda karşılığı olan bir ortaklık taşımıyordu. Girip çıkmalarının, dokunup ayrılmanın verdiği bilmişliklerin onun götürdüğü yer bize uzaktı. Her şeyden önce profesyoneldi. Belki bu garip ve tuhaf tercihlerimizle hayatımızın zehir olduğu bir dünyada o sadece adı sanı bilinen bir kayyum belki de bir “ceo”ydu. İyi bir stratejist olduğu muhakkaktı, sıra dışı bir gelecek bilimciydi. Kâhin değildi ama dedikleri her daim doğru çıkıyorsa bizim gideceğimiz başka bir yer yoktu. İbn Haldun’u hatırlatan yanları arasak bulunurdu ama Kâtip Çelebi’ye benzer tarafları hiç mi hiç yoktu. “Ben demiştim” derken hınzır, “bütün bunlar olacak göreceksiniz” derken çoktan bileti kesilmiş gibiydi. Yeni bilme biçimleri karşısında önüne geleni uyarıyor, Harari’nin bir çırpıda ve bir solukta yapmaya çalıştığını geniş bir zaman ve coğrafyaya serpiştirerek yapıyordu.

İşi her durumda Allah’a bağlayanlara tepki veriyordu, onsuz işleyen bir yasanın peşindeydi, belki de koyanın Allah olduğundan bizim gibi onun da şüphesi yoktu, ama Cenneti ararken ona da pek rastlamak istemiyordu.

O bir Müslümandı, evet, ama en çok da “profesyonel Müslüman” olarak değerlendirilmeyi hak eden bir kayıtsızlığından söz edilebilirdi.