Ziyaüddin Serdar’la yolum nasıl kesişti?-II

Serdar’ın sınır tanıdığı falan yoktu. Seksenlerin başında birkaç elif miktarı yazıp çizdiklerinden haberdardık, ancak ele aldığı konulara yakınlaşmaya başladıkça ona daha fazla dikkat kesilmek zorunda kalacağımızı anlamıştık. 90’larda ortaya çıkan tartışmaların hemen hepsi benim ondan, daha önce okuduğum şu İslam Medeniyetinin Geleceği’nden mülhem gibiydi sanki. Kudretli bir heyecan dalgası açığa çıkmış, önüne gelen ne varsa hepsini içine katarak ilerliyordu. Bizim bu sarsıntılardan haberimiz geç oluyordu gerçi; ama yine de ne olup bittiği hakkında Serdar’ın yazdıklarını kısmen de olsa daha önce okumuş biri olarak kendimize bir pay çıkaracak kadar ayrıcalıklı hatta emniyetli bir durumda gibiydik. Sorunlar ne olursa olsun, tartışmalar nerde başlayıp nerde biterse bitsin bizi mutlu eden haberdar olmaktı. Haberdar olmanın kendine has bir statüsü vardı, onu sonuna kadar kullanma lüksümüz hiç azalmayacaktı.

Ortalığı etkileyici bir hızla kuşatan tartışma konularından biriBilginin İslamileştirilmesi”ydi. Ne felsefede okuyorduk ne de bu tartışmaları sürdürecek bir bilgiye sahiptik. Karışık, birbirini kovalayan okumalar arasında bize hemen her tartışmaya müdahil olma imkânı veren bir özgüvenle koşturup duruyorduk. Sonradan fark edecektik, bu mevzular hiç de basit değildi. Sadece felsefeden anlamak kesinlikle yetmezdi, insanın dinden de medeniyetten de haberdar olması lazımdı. Hele gündelik popülizmin etkisi altında el attığımız her şeyin üzerimize bulaşma hatta yapışma ihtimali sandığımızdan da çoktu. Ne yapabilirdik ki hem? Büyüklerimizin bizden bir derece farkı olsaydı belki oturur kendi hâlimize kahrederdik ama öyle bir mesafe de yoktu. Yoktu birbirimizden farkımız; kolay düşünüyor, kolay konuşuyorduk.

Ağır konulara kafa yoranların camide gözü yoktu

Ağırlıklı olarak İsmail Faruki’nin adıyla özdeşleşen tartışmadan biz daha ortalığı sarmadan haberdar olmuştuk. Bu hikâyenin habercisi Ziyaüddin Serdar sayılırdı. Daha bize gelmeden belli başlı tartışmaların ana kalıpları hakkında bir şeyler yazmış olma avantajı hep ona aitti. Ancak ondan öğrendiklerimizi içselleştirip geliştirme, genişletip derinleştirme imkânımız yok denecek kadar azdı. Neyin üzerine koyacak, neyin peşine takacaktık? Öğrendiklerimizin her biri birbirinden bağımsız bir küp havasında gelmiş kapımızın önüne yığılmıştı. Bu küpleri kırmadan dökmeden ellemek, içinde ne var ne yok kurcalamak için elimizi cesaretle ortadan daldırmak gerekirdi. Nerede küp görsek hazineye kavuştuk sanıyorduk, elimize gelenleri nasıl işleyecektik?

Bilgiyle, bilgi felsefesiyle üniversite sıralarında tanışanlar birbirinden kopuk ilgiler içinde en başta İlim ve Sanat’ta bizi tatmin edecek metinler aracılığıyla tanınmaya başlıyorlar, önümüzde sıra sıra dizili pek çok sorunun hem mahiyetinden hem de maliyetinden en çok da onlar sayesinde haberdar oluyorduk. İşi sıkı bir şekilde öğrenmek için gerekli motivasyon yok denecek kadar azdı. Hepimiz yoğunluğumuzu siyasete kaptırmıştık. Türkiye giderek daha çok karışacak gibi görünüyordu, önce bahçeyi adamakıllı bir şekilde temizlemek gerekirdi. Arada ciddi ve içeriğine bir türlü nüfuz edemediğimiz tartışmalara kulak verdiğimiz olsa da yine de onlar son tahlilde olsa olsa entel-dantel konular etrafında bir mesaiden ileri gitmeyecek yorucu şeylerdi. Öyle inanıyorduk. Bu konulara adamakıllı eğildiklerini varsayabileceğimiz insanların bizi hiç de ikna edemeyecek kişilik ve dindarlıkları gözümüzden kaçmıyordu. Ağır konulara kafa yoranların camide gözü yoktu, nereden bakılırsa bakılsın ancak maraba denebilecek büyük bir kitle hep vardı; ama onlar da sanki camiden çıkmaya, arada bir de olsa dışarıya bakmaya hiç mi hiç hevesli değillerdi.

Entelektüel bir sima olarak görünmüştü

Serdar bize entelektüel bir sima olarak görünmüştü. İncelediği konular bize birkaç numara büyük sayılırdı. Ancak bu farklılık onu görmezlikten gelmemize gerekçe olamazdı. Uzaktakileri sevme hızımız yakındakilerle kıyaslanmayacak kadar çoktu. Hele İngiltere’den gelen bilgi akışına karşı gelişen hürmet giderek hem dilimizi hem de söylem düzenimizi yeniden kurma konusunda şimdiye kadar alıştığımız referans setlerini bir kenara atmamıza fırsat veriyordu. Artık teflon tavaların devri başlamıştı, ne yaparsan yap ne kızartırsan kızart ne pişirirsen pişir asla yapışmayan tavalarla tanışma zamanıydı. İki de bir kalay isteyen şu bakır tavaların devri çoktan geçmişti.

Bizim kuşağın etkileşim ağında İslam dünyasından gelenlerin ağırlığı hiç de küçümsenemeyecek bir düzeye ulaşmış sayılırdı. Mısır’dan, Pakistan ve Arabistan’dan gelen çoklukla selefi bir söylem etrafında şekillenen sert bir dil akışına bu sefer bir de İran eklenmişti. Maharetli bir kuşak olduğumuz, birbirine taban tabana zıt bu kaynakları birbiriyle telif edebilmemizden belliydi. Seyyid Kutub yabana atılabilir miydi? Ya Mevdudi? Hele Hasan el-Benna’nın en başta ahlakçı vaazlarını göz ardı etmek mümkün müydü? Hepsi de bize taşın altına elimizi sokmamızı dikte ediyor gibiydi. Hele Ali Şeriati daha da başkaydı. O da diğerleri gibi sözünün eriydi, ancak daha fazlasını ortaya koyma konusunda açık ara önde bir eleştiri dili vardı. O hem şehinşahlık rejimiyle hem de birkaç yıl sonra devrim yapacak kudrete sahip ulemayla sorunlu bir kavrayış biçimine sahipti. İnsan Şeriati okuyunca sanki, kendini bütün dünyaya kafa tutabilecek bir yetkinlik içinde hissediyordu. Ama işte, hepsi güzeldi, fakat raf ömrü diye bir şey de vardı, benim gibi elini çabuk tutmayanlar için bunlar birkaç yıl sonra kullanışsız materyale dönüşme tehlikesi taşıyordu.

Ben şahsen hepsini çok seviyordum. Hayatta ne gördüysek onlar sayesindeydi, fark ettiklerimizin neredeyse tamamı onların eleğinden geçmiş gibiydi. Bizi zalim tiranlar yönetiyordu, din onların elinde resmen kullanılıyor, biz de bu teslimiyet içinde hem bu dünyamızı hem de öbür dünyamızı çekilmez bir hâle sokuyorduk. Dünyadaki hâlimiz belliydi, tadımız tuzumuz yoktu. Öbür tarafa gelince, orada da ne olacağımız karışıktı. Okuduklarımız bizi iki dünya arasında yormaya başlamıştı.

Masa başı bir entelektüel değildi

Serdar bütün bunların bir bileşkesiydi. İslam dünyasında ne var ne yok sanki bizim gibi hepsinden haberdardı, ancak tek farkla ki o masa başı bir entelektüel değildi, hepsine bizzat tanıklık etmiş gibiydi, gitmiş görmüş, ne varsa ölçmüş, biçmiş ve sonuçta bize elverişli ve kullanışlı bir model üretmenin telaşına düşmüştü.

Sonradan, yayınladığı kitaplarla artık eşzamanlı bir şekilde temas kurabilecek bir düzeye eriştiğimizi hissetmeye başlamıştık. Artık ne derse anlıyorduk. Serdar, bize o cenahtan gelen diğer düşünürler gibi daha soğukkanlı, daha ferah bir söylem akışı sağlıyordu. Eğer Abdülkadir Es-Sufi’yi saymaz, hariçte tutarsak açıkçası bize Batı dünyasından gelen Müslüman düşüncesinin tadına doyum olmuyordu. Sufi, kırın dökün diyordu, geriye kalanlar ise bakın, görün, anlayın, kavrayın derdindeydiler. Hepsini yapmaya hazırdık, ama gereken neydi ve ne zaman yapılması gerekeni yapacaktık. Bir fark etmek bizi yormuştu, bir de bir şey yapmak için sırada beklemek.

Formasyonlarının çoğunu Batıda tamamlamış ve genellikle mühtedi olarak bilinen düşünürlerden şimdiye kadar belli ki yanlış bir şekilde kullandığımız şu gelenek kavramını tevarüs etmeye başlamış, bizim gelenek deyince öteden beri gideceğimiz birkaç yüzyıllık mesafeden şimdi onlar sayesinde daha uzun yerlere savrulmaya başlamıştık. René Guénon’un, Frithjof Schuon’un, Titus Burckhardt’ın ve Martin Lings’in yazdıkları hızla Türkçeye çevrilmeye başlamış, onlara göre biraz daha tanıdık sayılabilecek Seyyid Hüseyin Nasr sayesinde bir türlü kavrayamadığımız şu derin maneviyatı da hiç olmazsa kitap düzeyinde anlamaya başlamıştık. Serdar bu halkanın bir parçası değildi; ancak Batı’dan gelen bu esintinin verdiği ferahlığı, tadımızı kaçıracak bir şekilde bozmak da ona düşecekti.