Ziyaüddin Serdar’la yolum nasıl kesişti?-I

Bana kalırsa dünyada tanımayan yoktu ama bizim buralarda oldukça dar sayılabilecek muhitlerde tanındığını düşünüyordum. Şaşkınlığım biraz da ondandı. Geçen baktım, onunla aktif bir iletişime ancak doktora yaparken geçebilmişim. Aktif derken ruberu görüşmeden bahsediyor değilim. Aksine metinlerine nüfuz ederek yaklaşmak, belki ne dediğini anlama konusunda özel bir mesai harcamak anlamında bir şey benim dediğim.

Onu çıkardığı dergilerden tanıyan hocalarım vardı. En çok da Inquiry’yi hatırlıyordum. Benim ilk okuduğum kitabından hareketle onun neyi var neyi yok tüm yazdıklarına ulaşmak gibi bir hevesim hiç mi hiç olmamıştı. İlgim okuduklarımla sınırlıydı ve üzerine yeni bir şeyler eklemek için aradan birkaç on yılın geçmesini beklemek gerekecekti. Sonradan bana da ilgililere de oldukça geliştirici gelebilecek kitaplarının çoğunu ancak birkaç yıl önce fark edebilecek, uzunca bir zaman aralığından sonra ona yeniden ulaşmanın keyfini şöyle usturuplu bir şekilde çıkarmak isteyecektim.

Oysa ben onun yazdıklarından daha en başta kendimi çok da zayıf hissettiğim bir dönemde haberdar olmuş, doktora yaparken kullandığı kimi kavramlardan müthiş etkilenmiş, hatta “Onu bana Allah gönderdi” diye kendimi bir hayli de mutlu hissetmiştim. Kullandığı kelimeler resmen birer can simidim olmuştu. Ama hepsi o kadar. Dolayısıyla onu tanımam biraz işlevsel biraz da hazır önüme gelmişlikle alâkalı bir ilginin, belki de gelişigüzel bir merakın ürünüydü. Onunla ilgili olarak düşünmeye oldukça geç yaşlarda başladığımı itiraf etmeliyim.

Ondan okuduğum ilk kitap

Ziyaüddin Serdar’dan söz ediyorum. Doktorada didik didik edip okuduğum ve tezde de ne yapıp edip bir şekilde kendi referans listeme eklemek durumunda kaldığım Serdar’ı ben ilk kez 13 Şubat 1986’da duymuş olmalıyım. Aldığım kitaba böyle bir tarih atmışım: 14.2.1986. Fakültenin son dönemi olmalı, uzatmaları oynadığım bir vakitte kitabı çıkmış ve ben de onu kütüphaneme dahil etmekte hiçbir mahzur görmemişim. Satır satır okuduğum ender kitaplar arasında; hatta şimdi aradan 33 yıl geçtikten sonra kalkıp evdeki o ilk aldığım kitabına göz gezdirmeden edemiyorum, hakikaten nasıl da dikkat kesilip okumuşum, nasıl da her satırını oturup üşenmeden çizmişim. Hatta sanırım tez hazırlığındayken de kalkıp bir defa daha elden geçirmişim. Anlaşılan çok sevmişim, belki başka bir şey. Bana iyi geldiği kesin ama sonra da elimi dokundurmamışım.

Serdar’ın İslam Medeniyeti’nin Geleceği başlığıyla okuyucuya sunulan kitabını doğrudan bu yazarı bildiğimden mi, yoksa ele aldığı konuya ilgi duyduğumdan mı almıştım, bunu hatırlamam zor. Bununla beraber yine de bir tahminde bulunmak gerekirse ben muhtemelen o kitabı ya etrafımdakilerin yönlendirmesiyle ya da belli başlı kimi yayınevlerine doğrudan angaje olduğum için almış olabilirim. Seksenler hep öyleydi, Yeryüzü ya da İnsan, İz ya da Beyan kazara bir şeyler çıkarsa onun içeriğine falan bakmadan hemencecik elimizi cebimize atar, gider onu alır ve hızla kütüphanemize yerleştirirdik. Şaka bir yana yaptığımız da öyle yığma falan olmazdı, aldıklarımızı çokluğuna falan bakmaksızın bir bir elden geçirir, hiçbirini atlamadan teker teker okurduk. Ancak bütün bu okumaların neye mal olduğu sorusu şimdilik boşlukta kalmaya mahkûmdu. Ne bulsak okuyorduk, ne duysak ikna oluyorduk.

O günlerde herkes gibi biz de boyumuzdan büyük işlerde mesai harcamaktan hoşlanıyorduk. Dahil olduğumuz evren bize kendimizden çok dünya hakkında bir takım sorumluluklar yüklüyordu. Milleti biz kurtaracak, herkesi kuşatmış makus talihi biz yenecektik, ne cesaretti nasıl bir bağlanmaydı akıl fikir ermezdi; ama yine de biz bu durumdan pek hoşnuttuk. 80’lerin ortalarında darbenin yükünü daha henüz yeni atlatmaya başladığımız günlerde Serdar bize mensubu olmaktan iftihar ettiğimiz bir dünya hakkında açıkçası ileri geri laflar ediyor, bizim parti siyasetiyle imam hatip ruhu arasında gidip gelen siyasi evrenimizi darma dağın ediyordu. Başka yerlerden de besleniyorduk, bizimle ilgilenen çoktu. Etrafımızda yeni sorular sorarak keyfimizi kaçıranlar da vardı, bizi her türden probleme karşı kayıtsız kalmayı önerenler de. Aralarında kalmıştık, soruları takip ettiğimizde cevapsız kalıyorduk, onlara bigâne kalmayı seçtiğimizde kendimizi anlamsız hissediyorduk.

“Kasabaya gelen bir film kadar heyecan vericiydi”

Serdar’ın kitabı umut vermesine veriyordu; ancak yine de bütün bu güzel şeyleri illa da bizi yorarak sunmayı daha çok tercih ediyordu. Daha onu yeterince tanıdığımız söylenemezdi. Kasabaya gelen bir film kadar heyecan vericiydi, başka bir film geldiğinde onu unutmaya çoktan hazırdık. Henüz bizde, gelen her bir şeyi adam akıllı bir dikkatle takip etme konusunda esaslı bir meleke oluşmamıştı. Neler neler okuyorduk, bugün onların çok az bir kısmını bugünkü dikkatimizle yeniden ele alabilseydik eminim allameyi cihan olurduk. Ama o zamanlar öyleydi, çok da yadırganacak bir durum olduğunu sanmıyordum.

Yaşadıklarımız sevimli, karşılaşmalarımız mantıklı, bizi huzursuzluğa sevk edecek ağır travmalarımız hiç yok denecek kadar az olduğunda Serdar’ın zehir zemberek cümlelerinin farkına varmak da mümkün değildi. Doğrusunu söylemek gerekirse yazdıklarını satır satır okuyup arada içlerinden sözümona sarsıcı cümleleri bir başka deftere kaydedip arada etrafımızdakilere okuyup paylaşsak da bunlar tanınmış bir şairin artık hit olmuş dizelerine duyduğumuz yakınlıktan daha farklı değildi. Bakıyorduk bakmasına, okuyorduk okumasına ama kimse ne okuduğundan haberdardı ne de gördüğünden.

Aslında yeni görüşlere açık olmanın da tıpkı yeni seslere kolayca dikkat kesilebilen kulak gibi olmayı gerektirdiğini biliyordum. Çevremizde onlarca görüş, binlerce düşünce, milyonlarca fikir cirit atıyordu. Türkçü, Batıcı ya da İslamcı söz dağarcığından isteyen istediğinden kolaylıkla edinebiliyor, belki İsmet Özel’in dediği gibi “insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” olabiliyor, birine pek fazla odaklananlar öbürünü pekâlâ es geçebiliyorlardı.

Ben Ziyaüddin Serdar’ı bütün bu sınırları terk etmeyi göze aldığım bir vasatta fark etmeye başlamıştım. Hakkında bildiklerim sınırlıydı. Yıllar önce İslam Medeniyetinin Geleceği’ni gerçi altını çize çize okumuştum; ancak ondan bende kalan hiçbir şey yok gibiydi, İngiltere’deki çalışmalarından bir şekilde haberdardım. Zaman zaman Mavera’da ya da İktibas’ta belki de Aylık Dergi’de onun yazdıklarının çevirilerine rastlıyor, toplamda sorumluluk sahibi bir Müslüman olarak onu elimizdeki iyi adamlar listesine eklemekte hiçbir beis görmüyorduk.

Dünyaya bakmak, “orada neler oluyor”u belki de olabildiğince çapraz sayılabilecek bir çeşitlilik içinde okumaya tevessül etmedikçe ondan hayır namına bir şey çıkmıyordu. Bakmak da görmek de duymak da işitmek de anlamak da kavramak da önemli bir adımdı; ancak bütün bunlar içinde yakıcı bir huzursuzluk, dertli bir bakış açısı, daha iyi bir dünyanın kuşkusuz hiç de zor olmayacağına dair kuvvetli bir inanç, yanı sıra inat, yanı sıra ümit gerekliydi. Hepsi lazım, hepsi acildi. Çünkü ateş bacayı sarmaya başlamıştı, dert bir değil elvan elvandı, karşıki dağlara kar yağmış, buralara ulaşması an meselesiydi.

Bizim gibilerin tuhaflığını diline dolamıştı

Bizim birbirinden bağımsız işleyen garip maceralarımız vardı. Entelektüel yönelimlerimizi akademiyle duygusal yönelimlerimizi gündelik hayatımızla ilişkilendirmekte bir hayli sorun yaşıyorduk. Serdar’ın gelecek üzerine kaleme aldığı kitap tam da bizim gibilerin bu tuhaflığını diline doluyor, bu birbirine değmeyen yol alışların hasarlı sonuçları hakkında bizi uyarma gereği duyuyordu. Dediklerini duysak önlem alırdık belki; ama bana kalırsa bütün bunlar bize çok bilmiş bir ukalalıktan daha fazlasını vermeyecekti. Hem bize yetecek bir sürü insan vardı. Rahmetli Necip Fazıl ulusal gururumuzla İslami köklerimiz arasında bizim gibi düşünmeyenlere kolaylıkla kibir gibi görülebilecek bir şekilde bana kalırsa bir hayli iddialı hatta dengeli sayılabilecek bir hikâye kurmayı çoktan başarmış; bizim şu kendi kendimize yeterlik hakkındaki kesin fikirliliğimize olağanüstü düzeyde katkı sağlamıştı. Artık önümüze çıkan her engeli aşabileceğimize kesin kanaat getirmiştik. Allah uzun ömürler versin, Sezai Bey zaten daha fazlasını derinden yapma hususunda başka hiç kimseyle kıyas kabul etmeyecek bir şekilde bize sözün ve onun üzerine oturacak bir medeniyetin tılsımını vaz etmiş, biz artık biri start vermese bile koşmaya anında başlayacak bir tempoya çoktan kendimizi kaptırmış gibiydik.

Bir bunlar mıydı bizi kendi yağımızla kavrulmaya zorlayan daha pek çok kişi vardı. Etrafımızdaki sınırlar çit üstüne çit, ikişer üçer dörder kat kat döşenmiş bir zincirden farksız değildi. Gidişlerin yasak olduğu bir yerde gelişler de yasaktı. Geçişliliğin olmadığı bir yerde sınırlar bizim tarz-ı hayatımıza göre işliyordu. Kendinizi hangi bağlamda üretmeyi seçtiyseniz sınırlar da o düzlemde sizi kuşatmaya alıyordu. Siyasal, dini, kültürel ve entelektüel hudutlar artık başka hiçbir şeyle karıştırılamayacak kadar aleni ve yakın, asla aşılamayacak kadar da sert ve sivri uçlarla etkili bir maniaya dönüştürülmüş durumdaydı. Sağın da solunda yolu aynı yere çıkıyordu, oraya başka mecralardan gelen İslamcılar da sonuçta bu engeller arasında resmen kalakalmış durumdaydılar.

Serdar’ın söyledikleri o zamanlar ben dahil kimsenin pek fazla ilgisini çekmemiş, ortaya attığı görüşler genellikle birer fantastik söylem olarak tiye alınmıştı; ama zaman içinde söylediklerinin pek çoğunun ne kadar da önemli ne kadar da hayati şeyler olduğunu biz işte içinde yaşadığımız hayatla gerçek bir temasa girmeyi başardığımızda acı bir şekilde hissedecektik.