‘Yüz Türk Büyüğümüz’ bugün nerede, ne yapıyor?

Nedim Ali (Mehmet Ali Zengin) ile dünyada tanışmak nasip olmadı. Bir kez mektuplaştık. Kâmil Aydoğan’ı da dergi kapandıktan sonra tanıdım. Beş yıl; o, Ankara Milli Eğitim Müdürü, ben de Kültür Komisyonu’nda görevli öğretmen olarak birlikte çalıştık. Bu iki imzayı görenler veya duyanlar, öncelikle İkindiyazıları’nı hatırlar.

Bu ülkede Andırın gibi herkesin ilk anda hangi vilayetin ilçesi olduğunu hatırlayamayacağı bir ilçede, tesiri yurt dışına kadar varan bir edebiyat dergisi yayımlandı.

İki imza Kamil Aydoğan (H. İsmail Yasin)  ve Nedim Ali bu dergide kimleri buluşturmadı ki… M. Ruhi Şirin, Mustafa Kutlu, İbrahim Sadri, Yunus Develi, Ammar İlkay, Aydın Ünal, Muhsin Zeki, Ömer Erinç, Abdulkadir Kaçar, Mehmet Bal, Kamil Doruk, Feramuz Aydoğan, Atıf Bedir, Mustafa Aydoğan, Nazlı Nihal Özer, Mehmet Şeker, Murat Yalçın, İhsan Deniz, M. Akif Kireççi, İbrahim Eryiğit, Recep Karip, Ulviye Zeynep İlbak, Şaban Abak, Şahan Çöker, Mevlana İdris, Fikri Özçelikçi, Hüseyin Atlansoy, A. Baki Koşar, Recai Yahyaoğlu, Abdulnasır Yıldırım, Kuddusi Doğan, Necati Polat, Bilal Akhoroz, Recep Karip,  Kamil Yeşil, Mehmet Efe, A.Kemal Nacaroğlu, Şahin Taş, Cevdet Karal, Kemal Sayar, Hakan Albayrak, Nihat Genç, Şeyhmus Dağtekin, Süleyman S. Kalkan, Mehmet Erdoğan, Mustafa Özçelik, Arif Ay, Serap Ural, Müştehir Karakaya, Nazir Akalın, İbrahim Sarı, Osman Özbahçe, Mehmet Narlı, Nurullah Genç, Ali K. Metin, Hüseyin Akın, İbrahim Kiras, Gökhan Özcan, Mustafa Şahin, Halime Toros, Salih Zengin, A. Kemal Temizer, Nabi Avcı, Hüseyin Hatemi, Ahmet Kot, Cemal Süreya, Adnan Özer…

Ağırlıklı olarak şiir ve öykü yayımlayan dergi, yeri geldi güncel siyasi konularda tavır almaktan geri kalmadı. Dört sayfa yetmedi, altı sayfa, sekiz sayfa çıktığı oldu. “Posta Çıkını” sayfası ilave etti ki bu sayfa bana göre günümüz “twitter” vazifesi gören bir sosyal medya ortamı idi. Yazarlar, şairler bu ekte birbirlerine selam gönderir, yaptıklarından haber verir, adres değişikliklerini kayda geçirir, yeni çıkan kitap, dergileri haber olarak paylaşırdı. Kim evlenmiş, kim nişanlanmış, kim askerde bunları da öğrenirdik.

Yetmedi; “Bağımsız Ama Tarafsız Değil” adı ile Makkas’ı ilave etti. Dr. Memmet Gül bu ekte ironisi hayli bol değinilerde bulunur, memleketin kültür-sanat-düşünce dünyasına ait konulara neşter atardı.

Pulu okuyucu ve yazar gönderiyordu

Kâmil Aydoğan, otobiyografik romansları, “Kısık Vadisi” ve “Atlık Dağı Türküsü”nde İkindiyazıları ile ilgili sürece yer vermiyor. Nedim Ali, ondan önce göç ettiği için, işin başındaki kişi olarak, süreçle ilgili ondan da pek bilgi kalmadı. Şahitliklerle yetinmek zorundayız artık.  

Ne demek istiyoruz?

Evet; paramız yoktu, pulu destek olarak okuyucu-yazar gönderiyordu.

Kültür Bakanlığı ve Bakanlarımız bizim mahalleye ait değildi.

Bu kadar çok gazetemiz, yayınevimiz, televizyonumuz, radyomuz yoktu.

Ama aşk vardı, dava vardı, samimiyet vardı. O aşk ve samimiyet, sarı sarı her ay gülümsüyor, gülümsetiyor, öfke, vecd, aidiyet, ümmet bilinci olarak ellerde somutlaşıyor, dillerde dolaşıyor, gönüllerde yaşıyordu.

Geçmişe mazi derler, demeyin; bizim mazimiz her daim âtimizi içinde barındırır. Biz onun için sık sık maziye bakarız. Bir gözümüz daima dikiz aynasındadır. Sırtımızdan kim bıçaklayacak diye değil; gözümüz arkada kaldığı için de değil. Bakalım arkamızdan kimler geliyor, izimizi süren var mı, çok hızlı gidiyorsak hızımızı keselim, araya başkaları girmesin ve konvoy olduğumuz unutulmasın diye arkaya bakarız, gerimizi kontrol ederek yürürüz hep.  

İşte bu yazı geriye bir bakış atfetmektedir.

İkindiyazıları ile tanıdığımız, bize kendini tanıtan, kervandayım diyen bazı imzaları, bazı portreleri yukarıda sıraladım. Ancak yekûn bundan ibaret değil tabii. Zaman içinde bu lokomotife nice vagonlar eklendi. Bazıları da trenden indi. Nefesi yetmedi. Ne demişti merhum Cemil Meriç: “Dergiler mezarlığı.” Ben de dergiler için “İsimler, portreler, imzalar mezarlığı” diyorum.

Olacak o kadar.

İkindiyazıları’na bazı imzalar müstear isimlerle katıldı. Bazıları telefon ile derginin o ayki sayısını yönetti. Kervana katılanlar “Kimlik Belirlemesi” başlığında sunulduğu gibi; “Yüz Türk Büyüğü” olarak takdim edilenler de oldu.

*

“Yüz Türk Büyüğü”

“Yüz Türk Büyüğü” denilince benim aklıma, ortaokul ve lise yıllarında, yani 12 Eylül 1980’den önce, okul duvarlarımızı süsleyen Türk büyükleri gelir. Çoğunluğu illüstrasyon olan bu görsellerde Dede Korkut, Ahmet Yesevi, Yunus Emre gibi edebî büyüklerimizin yanında; Osman Bey, Orhan Gazi, Yıldırım Beyazıt, Yavuz Sultan Selim, Barbaros Hayreddin Paşa, Piri Reis gibi devlet büyüklerimiz de vardı. Görsellerin altında birkaç paragraflık yazı ile bu büyüklerimizin özgeçmişleri anlatılıyordu. Biz, teneffüslerde merdivenlerden inip çıkarken onları selamlar, yazıları okumaya çalışır, bir gün onlar gibi olmayı hayal ederdik.

Gün geldi, 12 Eylül 1980’de Kenan Evren bir düdük çaldı, demokrasi maçı bitti, parlamento kapandı. İki hafta sonra okullar açıldığında bir de gördük ki bizim okul duvarlarındaki Türk büyüklerimiz de kaldırılmış. Sonra öğrendik ki askeri rejim, bu görsellerin, talebelere iyi örnek olmadığı, anarşist fikirlere zemin hazırladığı sonucuna varmış ve kaldırılmasına hükmetmiş.

Yaaa, böyle işte.

Kenan Evren bu kararı ile “Bundan böyle Türk büyüğü benim” demiş idi.

Neyse ki fazla geçmedi. 90 yılında, Kemal Sayar, İkindiyazıları’nda (derginin beşinci yılı) işaret fişeğini ateşledi ve yeni dönemin “100 Türk Büyüğü” ile tanıştık. Sunuş şöyle:

Tarih, hiçbir şey öğretmez bize, diyor Sting bir şarkısında. Biz kendi tarihimizi yazmalıyız. Onların tarihinden öğrenecek hiçbir şey yok çünkü. Çün­kü onların yazdığı tarihte gönül adamlarına, şairlere, ehl-i dil ve dîn'e yer yok. Beyinsiz politikacılar, yüreksiz laf cambazları ve 'sahte kahramanlar' doldu­ruyor onların tarihini. Sifonu çekmenin vakti geldi.

Ben başlatıyorum. Siz de yanınızda ve yörenizde tanıdığınız gönül ehlini yazın, kendi tarihimizdeki yerlerini alsın onlar da. Tarih yazmak dünyanın gizli damarlarına güvercin salmak gibidir.' Koy verin, hapsetmeyin güvercinleri.

Bu takdimin ardından Kemal Sayar kendi Türk büyüklerini tanıtmaya geçiyor. Kimler mi var? Adını ilk kez duyduğunuz kişiler, (doğrusu biz de o zaman ilk kez duyduğumuz kişilere rastladık)  müstearlar, gerçek şahsiyetler. Ancak ete kemiğe bürünmüş, Yunus diye görünmüş kişiler çoğunlukta idi. Aşk, dava, samimiyet üçgeninde buluşmuş portrelerdi hepsi de.

Yer yer ironik, sadece portreyi çizenin ve portre sahibini yakından tanıyanların bilebileceği imalar, ihsaslar içerse de bu portler, bizim camiamıza ait ilk portre örnekleridir ve üstelik yaşayan insanları mevzu edinmektedir.

Halit Kalkandelen, Molla Kasım, Mehmet Bodur, Nedim Ali, Erol Göka, Ömer Özsöğüt, Hüseyin Atlansoy, Yüksel Peker, Gökhan Özcan, Gökhan Akçiçek, Tayyip Atmaca, Bestami Yazgan, Fatih Köksal, Ömer Muhtar, Deniz Celal, Vildan Serdaroğlu, Mesture Gözüpek, Ayşe Tabak, Sevgi Kurun, Hasan Akçay,  Ahmet Çiğdem, Osman Özcan, Ömer Serdar, Selim Erdoğan, Hıdır Toraman, Sıtkı Caney, Bilal Akhoroz, Ahmet Kekeç, Ömer Erdoğan, Necip Tosun, Süleyman Sahra, Rahmi Kaya, Nurettin Yaşar, Cemal Şakar, Şefik Âşıkoğlu, Süleyman Özdoğan, Salim Kanar, Hüseyin Aytan, Necdet Subaşı, Abdurrahim Karadeniz, Fetani Battal, Fehmi Öztürk, Şerif Benekçi, Aişe Sözen, Yunus Develi, Recep Karip, Arif Kingir, M. Emin Alper, İsmail Aykanat, Nazir Akalın, İsmail Esti, Selami Ece, Mehmet Erdoğan, Recep Seyhan, Demir Ali Taşçı…

Laf aramızda “100 Türk Büyüğü” ile ilgili portrelerin en sonuncusu biz yazmışız. Çünkü bizim portrelerimizin yayımlandığı sayıda “100 Türk Büyüğü yazı serisi bu sayıda sona ermiştir” notu var. 

Üşenmeyip saydığınızı ve rakamın yüzü bulmadığını, “Eee, hani bunun gerisi nerede” dediğinizi duyar gibiyim.

Doğrusu ben de bilmiyorum. Çünkü arkası gelmedi. Benim tahminim şöyle: İkindiyazıları’na gönül vermiş, yazı göndermiş, pul ikram etmiş, okumuş, tavsiye etmiş herkes “Yüz Türk Büyüğü” listesine dahildir. Dergi de bu isimleri değişik vesilelerle toplu olarak yayımladı.

Portre yazılarına örnek olsun diye buraya birkaç portreyi almakta yarar var diye düşünüyorum.

MOLLA KASIM

“20. yüzyıl Türkiye'sinin en mühim mütefekkir ve muharriri. Zehir zemberek yazı­larıyla yıllardır kültür dünyamızda bir fırtına gibi esiyor. Eski Zaman ceridesinin yaşadığımız ülkeye taş çıkartan bir sıklıkla maruz kaldığı darbeler aslında onun güçlü kalemine karşı yapılıyor. Şu sıralar aylık mecmualarda yazıyor. Evvel Zaman İçinde adlı kitabı yakınlarda yayınlandı. Kurduğu parti sessiz ve derinden memle­ket siyasasına el koymaya hazırlanıyor. Hakkında anlatılan fıkralardan biri şöyle: İki japon turistik bir gezi için gittikleri Vatikan'da birden mahşerî bir kalabalık içinde bulmuşlar kendilerini. Konuşmasını yapmadan önce Papa, uzaklardan ziya­retine gelen Molla ile kucaklaşmış, sohbet etmiş. Bu durumu uzaktan izleyen Japon­lar birbirlerine sormuş: Yahu Molla Kasım'ın kucaklaştığı o beyazlı adam kim? Uzun lafa gerek yok: onu herkes tanıyor ve onu herkes çok seviyor, (k. s.)”

NAZİR AKALIN

“Erzurum 1964. Kendi adı Bay Nazir, babasının Fazıl Bey. Laikliği ihlal ettiği gerekçesiyle lise ikinci sınıfta tutuklanmış. 85'te başlayıp, 88'de bıraktığı gazeteciliği esnasında, "Kamunun telaş ve heyecanını tahrik ettiği" iddiasıyla Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde yargılanmış. Avukatı kendisi. Yazan yayın­layan, hesaba çekilen, ama hep bir ak alın taşımanın endişesiyle yaşayan bi­risi. En yakın arkadaşı, şiiri!. Şiirin üç güzeliyle de (aruz, hece, serbest) sıkı fıkı dost. Arada sırada şiir defterlerini yakmasa, bu üç güzelden birisini ayartacaktır umarım. Nazarından kaçacak bir şeyler arayıp durur zaman boyu. Gecenin üçünde-dördünde çarşıya çıktığı olur. Kendini gerçekleştirmeye yöne­lik bir insan tipini canlandırır hep. Fakat bu, rol yapmanın ötesinde, bir ger­çek olarak çıkar karşımıza. Tuhaf değil mi? (n.g)”

NEDİM ALİ

Hasret Geceleri şairi. Asıl adı M. Ali Zengin. 1961, Andırın. Okuma yazmayı ilkokulda öğrenmiş. Bundan sonraki tahsil ve kültürünü resmi kurumlarda değil de kişisel çabalarıyla sürdürmeyi yeğlemiş. Sahibi ve genel yayın yönetmeni olduğu ga­zetesi Andırın Postası'nda, İkindiyazıları gibi, hiç de bir kasabaya 'yakışmayan' sanat dergisine yer veriyor. Bir rivayete göre yılda binbeşyüz civarında mektup ya­zıyor. Dr. Memmet Gül'ün pek yakın bir akrabası. İlle de Hasret Geceleri şairi. Andırın'da şiirden kuşlar salıyor gökyüzüne, (k. s.)”

Tadımlık verdiğimiz bu örneklerden akıl yürüterek diğer portrelerle ilgili bilgi, düşünce ve duyguların ifadesini tahmin edebilirsiniz.

Evet. Burada isimlerini sıraladığımız kişiler yüz Türk büyüklerimizden. Bazıları için “büyütülmüş”; bazıları için gerçek büyüğümüzmüş diyebilirsiniz. Bir de sorabilirsiniz: Acaba bu büyüklerimiz şimdi nerdeler? Ne yapıyorlar? Ben de merak ettiğim için bu soruyu yazının başına taşıdım. Esas soruyu sona sakladım:

Acaba günümüzün “Yüz Türk Büyüğü” kimler? Bazıları devlet adamı, bakan, milletvekili, gazeteci, televizyon yorumcusu, bürokrat, iş adamı oldu. Bazıları nasıl başladı ise orada. Öykü, şiir vs. Bazıları trenden indi. Bazıları, dünya ve içindekiler sizin olsun, ben gidiyorum, dedi ve sırlandı.  

Ve onlardan geleceğe kimler kalacak?

Bunu zaman gösterecek…

Bu yazı vesilesi ile zikrettiğim Posta Çıkını ve Makkas ekleri ile ilgili söylenecek çok şey olduğu için, o faslı geçiyorum. Bir yazı borcum olsun. Ancak peşin peşin ödememiz gereken iki rahmet borcumuz var. Nedim Ali ve Kâmil Aydoğan. Her ikisine de rahmet olsun. Fatiha’yı siz ilave edersiniz artık.