Yurtsever’in çığlığı: "Benden Başka Herkes"

 “Benden Başka Herkes”, Sıddık Yurtsever’in ilk kitabı. İz Yayınları etiketiyle çıktı. Gerçekliğin çerçevelediği, acının bir tokat gibi sarstığı, umudun perçem perçem yayıldığı öyküler. Bir taşranın baş ağrısı ya da kırsalda hiç çıkmayan o sancılı diş.

Plautus, bir oyununda karakterlerden birine şöyle dedirtir: “Yüreğimiz var ama yüreğimizi dayayacak bir yer yok.” Yurtsever, yüreğini öykülere mi dayıyor? Olabilir. Belki. Ama ben, o taşranın çelimsiz insanlarının yüreğini Yurtsever’in kalemine dayadığını düşünmeyi yeğlerim.

Öyle ya, karısıyla kavga ettiği için bütün köye minareden “Batsın bu dünya” dinleten bir imam elbette yüreğini dayayacak bir yer arıyordur.

Yurtsever’in öyküleri için “taşranın baş ağrısı” dedim. Nedir o baş ağrısı? “Mevlana çay ocağında darül Harp tartışması, Cuma namazlarını aksatmayan Hasan ve ona sitem eden asabi Ahmet, Humeyni’nin askerleri, Pavlov’un köpeklerine karşı Cumhuriyet’in yılmaz bekçileri.” Eğer bu saydıklarım size uzak geldiyse üzgünüm, ya burada yaşamıyorsunuz ya da fildişinden kulesine saklanan o kendini beğenmiş, faydasız elit entelektüellere özenti bir hayat yaşıyorsunuz. Hangi durumdaysanız o durum için geçmiş olsun dileklerimi iletirim.

Edebiyat, doğrudan hayata ayna tutabilir. Toplumcu sanat, bireyci sanat gibi tartışmaların burada önemi yok. Hangisi olursa olsun, tutulan ayna hayata tutulmuş aynadır ve aynalar hiçbir zaman gerçeği olduğu gibi göstermez ancak görebilmek için başka bir seçeneğimiz de yok. Arif değiliz ki içimize bakabilelim! Perdeliysek mecburen hayata da bir başka perdeden yani aynalardan bakacağız. Burada bize aynayı edebiyatçılar tutuyor. Bittabi ki kendi pencerelerinden tutuyorlar ama ne önemi var, bütün pencereler aynı kainata açılıyor.

Öykü ise hayata dair bir kesit, şiir nasıl iç dökümü ise öykü de bir çığlık. Yaşamın tam merkezinde kendisine yer edinmiş ama aynı zamanda da yersizliğin verdiği sıkıntıyı çığlık atarak kendinden atmaya çalışıyor öykü yazarları. Oysa içlerinde biriken o her ne ise onları terk etmiyor, çığlık ne kadar güçlüyse içlerinde o kadar yer buluyor aslında. Durum böyle olunca da çığlıklarını bize ulaştırmış oluyorlar. Kendileri kurtulamadıkları gibi aynı yersizliğe bizi de dahil ediyorlar. Yersizlik yanlış mıdır? Elbette hayır. Dünyaya yeri muamelesi yapanlar kaybetmişlerdir. Peki Yurtsever’in attığı çığlıklar ne?

“Cümleleri bir kıymık gibi kalbine batıran Hurdacı Bahattin”, “ayakkabısı kokan, ayakları kokmayanlar”, “bir üst geçitten ölümü seyredenler”, “kafasında mengeneye sıkıştırılmış Ortadoğu analizleri biriktirenler”, “Çağrı filmini seyredip Hz. Hamza’nın şehit olduğu sahneye, ardından Antony Quinn’, onun da ardından Kaddafi’ye ağlayan sofi, “Hagi, Jardel, Taffarel üçgeninde heyecanla Gs maçı takip ederken ‘o gavurların bizi muasır medeniyetler seviyesine çıkaracağına’ kalpten inanan Fatihler”, “kış vaktinde kurdun kuşun bile yeryüzünden çekildiği o zemheride boynunda sevdiklerinin idam künyesini cehennem ateşi gibi taşıyanlar”…

Yurtsever’in kalemi, yaşamın Müslüman damarından damlıyor. Yurtsever’in kalemi, gücünü Allah’tan aldığının bilinciyle kımıldıyor. O yüzden bir anda karşımıza, köylerinde genç yaşta hastalığa tutulup da yokluktan hayatını kaybeden bir genç kızın vebalini boynunda hisseden, vicdan azabıyla gözyaşını berzaha doğru akıtan ihtiyarlar çıkıyor.

Yaşam dedik, zıtlıklarla dolu. Bir yanda gözyaşı akıtan ihtiyar varsa öte yanda yokluğun üstüne var gücüyle giden, her şeye rağmen kale gibi dik duran, durmaya çabalayan, durması gerektiğinin bilincinde olan dalyan delikanlılar da var elbet. O yüzden bir gencin gözleri ışıyarak, bakışları kar berraklığında, şu övüncüne de şahit oluyoruz: “Bir gömlek diktirmişim terziden. Bağrımı açmışım. İlk çıkan bıyıkları salmışım aşağı. Uzasın babam.”

Uzasın babam. “Gelsin Samsun 216’lar”, ciğerler delinsin. “Kalbi borsanın ritmine ayak uyduran beyefendiler bir doz şehvet” peşinde koşsun. Yüzlerce kez yemini tutmamış, tövbesini bozmuş o herif, oyun başında yakalanınca ilk kez yemin ediyor, ilk kez tövbe yolunu tutuyor gibi aşkla, inançla bir daha kursun bilmem kaçıncı kez kurduğu ama ilk kez kuruyor gibi istençle söylediği o kelimeleri: “Ekmek Mushaf çarpsın oynarsam bir daha.”

Ne gördük aynada? Başka başkalıklar gördük. “Post cihazı, muhasebe, KDV dahil, insanlar hariç.”

Kalem Müslüman kalem ise, kuyuya düşen Yusuf ise her zaman umut vardır. Kardeşlerin attığı kuyuda kimsesizlik hissedilmez, çünkü sahip Allah’tır. Ve yaşanılan acının getirisi isyan değil, imtihandır. Eğer “yürürken, yeni döşenen kaldırım taşlarının çıkardığı sese estağfurullah çeken Cemil” varsa, “kurşunlar gül olur, katranlar bahçe”. Bu yüzden onca acıdan sonra Yurtsever’in kitabı biterken Ali’nin ablasının o anı yüzümüze parıltı saçar: “Ağlayan gelin çiçeklerine takıldı gözüm. Ağlamaktan vazgeçmiş gülümsüyorlardı.”

Başta bir çığlık dedim. Öykü yazarının çığlığı. Şiire karşılık. Yine de emmoğlunun Fatih’e sorduğu soruyu size sormadan yazıyı bitiremeyeceğim: “Sakince söylenen her söz hakikat midir?” 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Elif Yılmaz
Elif Yılmaz - 1 ay Önce

Yazarı ilk kez duydum okuyacağım.

banner26