Yüksek İslâm Enstitüsü’ndeki eğitim programı için Muhammed Hamidullah’ın teklifleri

10 Haziran 1959, Türk eğitim tarihi için dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu tarih Türkiye’de BMM tarafından 7344 sayılı kanunla İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nün açılmasının karara bağlandığı gündür. Yeni açılan bu Enstitünün lokomotifi Celaleddin Ökten Hoca’dır. Ömer Nasuhi Bilmen, Mahir İz, Üsküdarlı Hafız Kurra Ali Efendi, Ahmed Davutoğlu, Ali Nihat Tarlan, Bekir Sadak, M. Zekai Konrapa, Nihat Sami Banarlı, Kemal Edip Kürkçüoğlu, Celal Saraç, Nihad Çetin, Halil Can, Yaman Dede gibi üstadlardır.

İstanbul YİE’nin açılışından sonra, İmam Hatip Okulları’nın da idari/kadro ve eğitim programlarını yürütmek için Bakanlık bünyesinde Din Eğitimi Dairesi kurulur ve genel müdür olarak da Kemal Edip Kürkçüoğlu tayin edilir.

Enstitü yeni kurulduğu için ders programları, programların muhtevası konusunda müzakereler yürütülmekte, teklifler alınmaktadır. Zamanın Din Eğitimi Dairesi Genel Müdürü de bu hususta Muhammed Hamidullah’ın da fikrini sorar. Hamidullah, bu isteğe binaen Paris’ten uzun bir mektup yazar. Adı geçen mektup, bir dönem Din Eğitimi Genel Müdürlüğü’nde görev yapan merhum Cemal Cebeci tarafından kayda geçirilmiştir. (Doksanüç Yılın Ardından, s. 151-160)

Mektup, çok az kişinin bilgisi dahilinde kalmış olmalı ki Hamidullah’ın eserleri içinde yer almamıştır ve ehlince de tartışılmamıştır. Bu mektup aslında Türkiye’deki dini eğitimin geçirdiği serencamın ve arayışların da tarihidir.

Mevzu, yeni kurulan YİE’nin dersleri, derslerin muhtevası, kaç yıl okutulacağı gibi hususlardır. Bu husus, enstitü çevresinde, siyasiler arasında, basında, dini hayat ve tahsil ile ilgilenen çevrelerde tartışılmış ve son nokta vurulmamış olmamalıdır.  Din Eğitimi Dairesi’nin Genel Müdürü Kemal Edip Kürkçüoğlu da yetkili merci olarak Hamidullah Hoca’dan fikrini sorar.

Dikkat edilirse yukarıda adı geçen YİE hocaları içinde, ders vermek vazifesi ile gelen birkaç hoca dışındaki hocalar akademik aşamadan geçmemişlerdir Medrese sistemi ile yetişen bu eşhasın diğer bir özelliği “İnsan, insanın gölgesinde yetişir.” anlayışı ile arif ve mutasavvıf kişiler olmaları, birçok âlimin rahle-i tedrisinden geçmiş olmalarıdır. Branşı Kimya olan Mahir İz’in tasavvuf dersleri hocası olması, bunun en tipik örneğidir. Eskilerin “mütebahhir” dedikleri bu zevat, talebelere de bu yönleri ile tesir etmişlerdir. Adı geçen hocalar; okuttukları dersler ve ders araçları arasında bir tutarlılık varsa da bu, dönemin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte değildir. Çünkü muhteva, sınırlar, anlayışlar, yorumlar hocalar ve eserleri ile sınırlıdır. Oysa “yeni şeyler söylemek lâzım”dır.  Bir spekülasyon olsun diye değil; bir tespit olarak söylüyorum ki Türkiye’de son 70 yıldır din eğitimini, dini yorum ve anlayışı büyük oranda bu kadro ve bu kadronun şekillendirdiği nesil belirlemiştir. Ankara İlahiyat Fakültesi, YİE’den önce açılmasına rağmen neden orası değil de burası? Çünkü Ankara İlahiyat Fakültesi’nden böyle bir beklenti yoktur. Bu fakülte o günkü Türk toplumunun dini düşünce ve hayatındaki ihtiyaçları karşılama beklentisinden ziyade, siyasi mülahazalarla açılmıştır.  O kadar ki Ankara İlahiyat Fakültesi dediğimiz eğitim kurumunda esas dersler arasında Kur’an-ı Kerim yoktur. Fakültenin talebeleri Kur’an okumayı kendi kendine, aile büyüklerinden ya da Ankara’daki cami görevlilerinden vs. öğrenmiştir.

İslâmi ilimler “Dogmatik İlimler Kürsüsü” denilen bir başlıkta toplanmıştır. Felsefi bir tanımlama olsa/kabul edilse bile bu adlandırma “pejoratif” bir adlandırmadır. Vahye dayalı ilme(Kur’an’a) ve bu ilimden doğan fıkha, tefsire, akaide/kelama, (tasavvuf zaten yok) “dogmatik” kavramı ve “pejoratif dil” ile öğrenen bir ilahiyat talebesinin İslâm’a bakışını düşünebiliyor musunuz? Üstelik temel derslerin hocaları sayı olarak yetersizdir. Dinin itikadi değerleri başta olmak üzere kaynaklar; içeriği pozitivizmin belirlediği Batılı felsefi anlayışlarla “çatıştırılmaktadır”. Burada pozitivizme geçiş üstünlüğü verilmektedir. (Bkz. Pozitivizmin Amentüsü/O. Comte /// Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi- Murtaza Korlaelçi) 

Denilebilir ki İstanbul YİE, A.İ.F’nin karşılamadığı, karşılayamadığı, kendini sorumlu hissetmediği bu alandaki ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur. Bundan dolayı Kemal Edip Kürkçüoğlu, yeni kurulan YİE ve sayıları yedi, sekizi anca bulan İmam Hatip Okulları’nın dersleri, ders muhtevaları, yılları, hocalarının nitelikleri ne olmalıdır; sorusunun cevabını aramaktadır. İ. Ü’de misafir öğretim üyesi olan, İstanbul, Ankara, Konya, Erzurum gibi şehirlere konferanslar veren, karakteri, ilmî, irfanı, yaşayışı ile itimat telkin eden, yazdığı ilmi eserlerin yanında Batı’da da otorite kabul edilen akademisyen (Prof. Dr.) Muhammed Hamidullah akla gelir.

Mektup; YİE’nin sorunu imiş gibi görünse de aslında kadim bir soru(n)u tartışmaktadır. O da İmam-ı Gazzâli, İbni Haldun gibi meşhur âlimlerde görüldüğü gibi; “ilimlerin tasnifi, hangi ilimleri tahsil etmeliyiz, ne kadarını almalıyız, nâs açıklamalarında riyazi ilimlerin yeri ne olmalıdır, felsefeye ne kadar yer vermeliyiz veya vermeli miyiz?” gibi sorunlardır. (Hamidullah, bu konuda “Tamamlayıcı İlimler Fakültesi /Bölümü teklif etmektedir.)

İlerleme, teknik, medeniyet gibi sınırları tam olarak çizilmeyen/çizilemeyen hususlarla doğrudan ilgili olan bu sorunlar, Cumhuriyet döneminin de sorularıdır. Çünkü geri kalmışlık faturası medrese, tekkelere, hocalara yani din-i İslâm’a kesilmiştir bu dönemde.

Ankara İ. F’nin duayen hocalarından Mehmet S. Hatipoğlu’nun, “30’lu yıllarda fen alanlarında olduğu gibi ilahiyat alanında da tahsil için Avrupa’ya talebe gönderilseydi bugün Türkiye daha iyi olurdu” düşüncesinin gerekçesini; o dönemde Türkiye’deki dinî tahsilin yetersizliğine, İslâmi ilimlerle ilgili temel eserlerin bizden önce Batı dillerine tercüme edilmesine  bağlasa da zımnen Avrupa’ya gönderilecek talebelerin İslâmi/dini ilimlerle, pozitif bilimleri de birlikte tahsil etmenin getireceği avantajlara da işaret var. Avrupa ayağımıza gelmiştir, diye düşünen Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun Hamidullah’tan fikir almasının gerisinde bu gerekçeler olmalıdır.

Mektuptaki tekliflerin gerçekliği, uygulanabilirliği, isabetliliği ve “Bu program uygulansaydı bugün yüksek din eğitimi alanındaki seviyemiz ne olurdu?” sorusunun cevabını akademisyenlere bırakıyoruz.  

Biz Hamidullah’ın diline ve başka bazı hususlara dikkat çekelim.

*Hamidullah, Türkçe’yi maharetle ve bugün birçok tahsillinin anlayamayacağı bazı kelimelerimizle kullanmaktadır.

*“Soğuk Savaş” dönemi tehlikesine (komünizme) karşıtlık, SSCB’nin “komşuluğu” ve o dönemdeki üniversite gençliğinin yönelimleri, Türkiye’nin bu konudaki hassasiyeti de göz önünde bulundurulmakta ve İslâm, komünizme sed olarak görülmektedir.

*Türkiye’deki laiklik refleksini bildiği/hissettiği için çok yumuşak bir dil kullanmakta, siyasilerin ikna edilmesi babından Batı’yı, Katolik Ensitüsü’nü, Batı’nın dine verdiği değeri öne çıkarmaktadır ki biz Hoca’nın bu hususta Din Eğitimi Dairesi’nin elini güçlendirmek istediği kanaatindeyiz.

*Yetişme döneminin yayın faaliyetleri, Paris’teki ilmî hayat, İslâmoloji örneğinde olduğu gibi literatürü, Türkiye gözlemleri, YÜİ ile ilgili intibaları, Türkiye’de olmasını beklediği dini ve ilmi seviye gibi birçok hususlar bakımından önemli ve kaynak özelliği taşıyan bu mektuptan daha önce haberim olsaydı; tarafımızdan yayına hazırlanan (M. Hamidullah-Sorular, Sorunlar ve Cevaplar Beyan Y.) kitabına alırdım. Yeni baskıda inşallah.

Son olarak vefa ve rahmet borcumuzu ödeyelim.

Bu mektubun yazılmasına vesile olan, şair, arif kişi, Kemal Edip Kürkçüoğlu’nu;

Yazılacak o kadar makale, kitap, verilecek o kadar ders, konferans olmasına rağmen sayfalarca mektup yazmak suretiyle bize bir yol, yöntem ve hatıra bırakan Muhammed Hamidullah Hocamız’a;

Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nde görevli iken resmi yazışmalardan çıkarıp unutulmasını önleyen M. Cemal Cebeci’ye;

Allah’tan rahmet dilerim. Kabirleri cennet bahçesi olsun.

Amin.

***

Muhammed Hamidullah

4,Rue de Tournon,Paris(VI)

Paris, le 17.VIII. 1962

*

Sayın Müdür,

Din Eğitimi Dairesi,           

Millî Eğitim Bakanlığı,             

                       Ankara                                    

*

Sayın Müdür,

16 Nisan 1952 tarihli ve 2211/549 sayılı İstanbul İslâm Enstitüsü programlarına dair bana yazdığınız yazıya cevaptır. Bu vesile ile ilgili olarak dairenize İstanbul’da iken ayrı bir mektup göndermiştim.

Şimdi sizlere, bu mevzuda hazırladığım raporu sunmakla kendimi bahtiyar hissediyorum.

Evvela şunu belirteyim ki Türk Hükümeti tarafından YİE’nin yeni teşkilatlandırılmasına dair fikrinin sorulmasından son derece mütehassis bulunmuş bulunmaktayım. Ben bu meselede bir uzman olmamakla beraber, kendi tecrübelerim ve araştırmalarımın neticelerini Hükûmetinize arz ediyorum. Yeni Türk hükûmetlerinin Millet Meclisi önünde itimat oylama celselerinde okudukları programlarında esasen aynı mevzua ehemmiyet atfettikleri de ayrıca dikkat çekici bir şeydir.

Hiçbir millet mesela dindarlar ile laikler arasında çıkan bir mücadelesi ile ne bir ilerleme kaydedebilir ve ne de berhayat olabilir. Manevi ve maddî ilerlemeler için ihtisaslaşma katî bir zarurettir. Bütün dava teşkilatlanma ve iş bölümündedir. Sükûnet içinde birlikte yaşama ve ihtiyaç halinde birlikte çalışma ve karşılıklı yardım, bunlar bir cemiyetin, bir milletin her bir sınıfına düşen vazife ve zorunluluklardır. Bilhassa bizim mevzumuzda ilimler "dini" ve "gayrîdini" veya "manevi” ve "maddî" diyerek ikili bir taksim, yapılacak olursa böyle bir ihtisaslaşma bir mânâ ve değer taşımayacaktır, aksine birinin bütünü ile beraber diğerinin unsurlarını tanımak mecburiyeti vardır. (Everything of something and something of everyting.)

İşte bu İki saha arasında böyle bir köprü kurulmak sureti her ikisi de birbirinin meselelerini takdir edip gereği gibi kıymetlendireceklerdir.

Bu aynı zamanda insan denen yaratığın hem "ruh" ve hem de "beden”den müteşekkil olmasından doğan bir zarurettir.

Bu şekilde bir düşünce asrımıza medenî âlemin getirmiş olduğu bir mütearifedir.

Lasizmin beşiği olan Paris'de Sorbonne gibi laik bir üniversitenin hemen birkaç adım ötesinde dîni bir üniversite de yer almış bulunmakta ve Vougirard Caddesi bu mezkûr iki üniversiteyi birleştirmektedir. Bu dînî üniversitenin talebelere mahsus broşürlerinde şu cümlelere rastlanmaktadır:

"Katolik Enstitüsü Paris Katolik Üniversitesi'dir. Bu bakımdan 1950’de Nice şehrinde tesis edilen hem Beynelmilel Üniversiteler Birliğine ve hem de 1949’da Roma’da tesis edilen Katolik Üniversiteler Federasyonuna dahil bulunmaktadır."

İşte bu Paris dînî üniversitesinin bu suretle halen 420 profesörü, 3 dînî öğretim yapan fakültesinin (ilahiyat, Kilise Hukuku, felsefe) yanında, elektronik, bioloji, zooloji, jeoloji, matematik v.s. tedris edilen fakülteleri de vardır; bu arada Şark dilleri için yirmiden fazla yabancı dil okulu, psiko-pedagojik tedrisatla meşgul sair okullara da bu Üniversiteye bağlanmış bulunmaktadır.

Bu enstitüden (üniversiteden) diploma alanlar sadece papazlık veya misyonerlik mesleğine intisab değil hayatta çeşitli idarî vazifeler almakta ve serbest meslek dallarında faaliyet gösterebilmektedirler. Bir taraftan “iman" muhafaza edilmekte ve diğer yandan cehalet neticesi hakikat hor görülmemektedir. Bu Paris Katolik Enstitüsü’nde aynı zamanda tamamen bir kadınlar üniversitesi de mevcut bulunmaktadır. Bu sonuncuda bilhassa kadınların öncelikle muhtaç oldukları mevzular tedris edilmektedir, bu suretle tamamen onlara dinleri ve asrımızın ilmî mevzuları öğretilmektedir.

Ben Üniversite tahsilimi Bonn şehrinde, Almanyada yaptım. Burada iki dini fakülte vardır, biri Katolik diğeri Protestan. Benim zamanımda üniversite talebelerinin yüzde 40’ı bu iki fakülteye devam ediyordu. Mütebakisi ise diğer fakültelere mensubtular. Şimdi ise durunda büyük bir değişiklik yoktur.

Şu birkaç calibi dikkat vakayı göstermeden geçemeyeceğim. Yeryüzünde ilk telsiz telgraf haberleşmesini tahakkuk ettiren Prof. Branley, Paris Katolik Enstitüsüne mensub bir kimsedir. Yine aynı Katolik Enstitüsüne mensub olan Rousselot "tecrübî fonetik"i keşfetmiştir. Amerika Devlet Başkanlığı eski sekreteri Mr. Foster Dulles herkes tarafından bilinir. Paris’te çıkan le Monde gazetesinin yazdığına göre kendisi fiilen bir Protestan papazı idi. Yine bu gazeteye göre Eisenhower, Amerika Birleşik Devletleri başkanlık adaylığı sırasında bizzat Mr. Dulles tarafından Hıristiyan dinine sokulmuş ve vaftiz edilmiştir.

(Eisenhower'in Yahudi menşeden olduğu söylenir.)

Hülasa din maddî sahada da kendini göstermekten geri kalmamaktadır.                         

Ekseriya tam bir cehaletten doğan peşin hükümler vardır. Tecrübe bunu isbat etmektedir. Kim Türk ordusunun laiklik prensibine bağlılığından şüphe edebilir? «Ben iki sene evvelki 27 Mayıs inkılabında İstanbulda idim. Ordu, üniversitenin, liselerin ve İstanbulda bulunan kütüphanelerin kapanmasını emretmişti. Fakat İmam Hatib Okulu normal faaliyetine devam etmekte serbest bırakılmıştı. Bundan başka birçok defalar askerî otoriteler İstanbul’daki bu İmam Hatip Okulu talebelerinin medenî disiplinlerine dair beyanlarda bulunmuşlardı.

Diğer bir fiilî nokta da vardır ki bir cemiyet içinde bütün mesleklere büyük ihtiyaç vardır. Şayet hükümet hayatî bir mevzuun öğretimini organize etmeyecek olursa bu mesleğin profesyonel geçinen birçok adamları bu boşluğu kendiliklerinden dolduracaklardır. Yahut halk yığınları üzerinde dinî bir ehemmiyet kazanmış bazı kimselere daha az hor davranacaklar ve bu hükümetler onların sempatilerini kazanabilmek için kendilerini lüzumlu kolaylıkları gösterecekler ve en aşağı azınlıkların dinlerine karşı tanınan serbestî tanınacaktır.

Doğrusunu söylemek icab ederse dindarlarla laiklerin menfaatleri aynıdır. Türkleri dinlerinden koparmak onları komünizmin eline teslim etmek demektir. Ve bu ilerde Türkiyenin komünizmin anavatanına bağlanması ve onun hizmetine sokulmasına müncer olabilecektir. Bu meseleye az ilerde tekrar temas edeceğim. Bundan başka Türk Hükümetini bir referandum ilk ve orta mekteplerde din tedrisatını programa almaya sevk etmiştir. Hükümet çeşitli mektepler ve liselerde okunan bütün dersleri göster üzere öğretmenler yetiştirmesi ile meşgul olması halinde, din dersleriyle uğraşacak öğretmenlerin yetiştirilmesiyle de meşgul    olması normal olacaktır. Şayet Hükûmet bu hususu ihmal edecek olursa çeşitli mekteplerde bu mevzuun öğretiminde beklenen birlik ortadan kalkacaktır ve cahil hocalar mezkûr referanduma rey vermiş talebe velilerini istedikleri gayenin tahakkukuna manî olabileceklerdir.

Bir demokraside ekseriyetin rey ve kararı daima birinci planda tutulur.

Bu arada şunu ifade etmeliyim ki İmam Hatip Okulları’nın tesisinde Türklerin gösterdikleri hareket kabiliyeti bütün İslâm âleminde büyük akisler yapmış bir vaziyettedir. Halen Pakistan hükümeti kendi memleketinde dahi tam Hatip Okulları sisteminde mektebler tesis için bir heyeti vazifelendirmiş bulunmaktadır.

Mısır’ın İslâm âlemindeki tesir ve nüfuzu malumdur. Burada mevcut Ezher adlı müesseseye İslâm Aleminin dört bir tarafından genç talebeler gelmektedirler. Zamanla Yüksek İslâm Enstitüsü de İstanbul Teknik Üniversitesi gibi beynelmilel bir müessese haline gelebilir ve bütün Müslüman memleketlerden buraya tahsil için talebeler gelebilir. Bilhassa yeryüzünde eşi bulunmayan İstanbul Kütüphaneleri bunda mühim bir rol oynayacaktır.

Kız Talebeler

Bunlar İmam Hatib Okullarındın mezun olup Yüksek İslâm Enstitüsüne girmek için gelen talebelerdir. Fakat İmam Hatib Okulları Kız talebe kabul etmedikleri için halen bu müessesede kız talebe bulunmamaktadır.

Kadınların Camide imamlık yapmayacakları katî surette sabit ise de vaiz olarak vazife görmelerinde bir mani bulunmamaktadır.

Aynı şekilde onlar liselerde ve sair mekteplerde din öğretimi sahasında öğretmen olarak istihdam edilebilirler. Bu bakımdan İmam Hatib Okullarının kadrolarını genişletmek bilhassa bunların adlarını "İmam Hatib Vaiz Okulları" yahut "İslâmiyet Liseleri" şeklinde değiştirerek kadroların genişletilmesi, cihetine gitmek, bu suretle kızların da bu mekteblere Ankara İlahiyat Fakültesinde olduğu gibi girmesini temin etmek benim temennilerim arasındadır. Muhakkak ki erkeklerden farklı olarak genç kızların seçecekleri bazı ayrı mevzulara da bu mekteblerde yer vermek icab edecektir.                                             

Yüksek İslâm Enstitüsü

Enstitü Müdürünün bana lutfettiği Enstitü yönetmeliğini okumuş bulunuyorum. Bu yönetmelik kâfi derecede suplese sahibdir; uzun boylu tadilata ihtiyâcı yoktur. Bu yönetmeliğin tatbikinde benim tavsiyelerim şu şekilde olacaktır:

İmam Hatib Okulu talebelerinin sahib oldukları yetişme seviyesi göz önünde bulundurularak YİE bugün tatbik edilmekte olan Fransız sistemi yerine İngiliz sistemi üzerinde durarak daha faydalı olacaktır. Bizzat Fransa’da bile kendi tedris sistemlerini gözden geçirmek üzere bir hey'et vazifelendirilmiş bulunmaktadır.

Paris gazetelerine göre İngiliz sistemine doğru bir kayma mevcut bulunmaktadır. Şöyle izah edebilirim: YİE bir akademi yani muhtar bir Üniversite haline getirilmek mecburiyetindedir. Böyle bir müessesede sekiz senelik bir öğretim devresi bulunacaktır.

İkinci senenin sonunda imtihanlarda muvaffak olanlar (İntemediat) derecesine sahib olacaklardır.

Dördüncü senenin sonunda imtihanlarda muvaffak olanlar (Licence) derecesine sahib olacaklardır.

Altıncı senenin sonunda imtihanlarda muvaffak olanlar (Magistrat) derecesine sahib olacaklardır.

Sekizinci senenin sonunda imtihanlarda muvaffak olanlar (Doktorat) derecesine sahib olacaklardır.

Intermediat derecesinde bütün dersler mecburi olacaktır, lisans devresinde ise bazıları mecburi, diğerleri seçimlik olacaklardır. Bu suretle ihtisaslaşmaya doğru bir temayül başlayacaktır. Magistrat devresinde ise bir tez konusuna ilave olarak bir tek ders mevcut olacaktır. Doktorat’da ise talebe bir tek mesele üzerine eğilecek neticede bir tez meydana getirecektir.

Netice olarak Intermediat devresinde ben 33 saatlik bir öğretim tavsiye ederim.

Lisans devresinde 22 saat, Magistrat devresinde 11 saat haftada 3,5 günlük tedrisat olmak üzere.

Öğretim Üyeleri

Enstitü hocalarının mesleki faaliyetinin ehemmiyeti, hükümetlerin YİE’de profesör olarak vazife görecek olan üyelerin bilgilerini derinleştirmek için hususî bir hattı hareket takib etmesini icab ettirmektedir.

YİE’de de üniversite sisteminde olduğu gibi öğretim üyeleri arasında bir derecelenme yapılabilir, asistanlar, doçentler, profesörler. Şayet bir asistan doktora payesini elde etmişse doçent olmaya hak kazanmış olacaktır. Bir müddet profesör olmak için icab eden doktora şartı yabancı bir üniversiteden alınmış bir doktora ile telâfisi yoluna gidilebilir.

Bu bakımdan her sene bir veya iki yabancı devlet bursu hükümet tarafından İslâm tetkikleri sahasında olmak üzere temin edilebilir. Aynı şekil kendi paralarıyla aynı maksatla yabancı memlekete giden talebelere döviz tahsisinde bulunmak lazım gelmektedir. Aynı zamanda bir kısım profesörlere yabancı memleketlere seyahat edip oralarda gerçekleşen İslâmî ilimlerle ilgili tekâmül ve ilerlemeleri tetkik imkanlarını bahşetmek icab etmektedir.

Bu profesörler beynelmilel veyahut mahallî müsteşrikler veyahut İslâmolojistler kongrelerine iştiraklerim temin etmek icab eder.

Kısa müddetlerle dersler yahut konferanslar vermek üzere yabancı profesörler de davet edilmelidir.

YİE’nin unsurları

Henüz üçüncü öğretim yılında bulunmasına rağmen YİE’nin bugünkü binası ihtiyaca kâfi gelmemektedir, kütüphanesi yoktur, buna ilâve olarak spor salonu dahi mevcut değildir. Yeni sınıfların ve yeni mevzuların teşkili ve talebelerin artması neticesi buna mümasil bazı ihtiyaçlar kendini ilerde peyderpey gösterecektir. Osmanlı Türkiyesi’nin eski vezirleri dînî tedrisata esas olmak üzere geniş imkanlar bırakmışlardır. İstanbul’da mesela Beylerbeyi gibi vezirlere mahsus bir saray mevcut olmalıdır ki böyle bir sarayda başlangıç olarak YİE iskan edilebilir.

YİE’nin gayesi

İmanı_ve ilmi birleştirmek,

İnsan düşüncesini durmaksızın derinleştirmek, bu sentezi yeryüzünde yaymak olduğuna göre aşağıdaki ihtiyaçlar üzerinde:

1.YİE’nin muhtar bir akademi halinde bütün fakülteleriyle hakiki bir üniversite olarak yeniden organize etmek,

2.Fakülteler hususunda başlangıç olmak üzere ben şu üç tanesini tavsiye edebilirim:

a) İslâmoloji Fakültesi

b) Tamamlayıcı İlimler Fakültesi

c)Yabancı Diller Fakültesi (Bu fakültede yabancı talebeler için Türk lisanı da okutulacaktır.)

İzah edelim:

İslâmoloji Fakültesi Kur'an Hadis, Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf ve Umumî İslâm Kültürü tetkiklerini esas olarak ele alacaktır.

Tamamlayıcı İlimler Fakültesi’nden İslâmoloji’yi derinleştirmek için faydalı bütün ilimleri anlamaktayım.

Mesela astronomi ve coğrafya cami inşasında kıbleyi, orucun ve beş vakit namazın saatlerini tayin ve tespitte faydalı olacaktır. Uzun devirlerden beri diğer dinlerin tetkiki ihmal edilmiş bulunmaktadır. Bu bakımdan mukayeseli dinler tarihi doğrudan doğruya asıl kaynaklara müracaat ederek gösterilmelidir. Yeryüzünün belli başlı dinlerinin her biri için ayrı kürsüler tesis edilmelidir. İslâm tarihi, arkeoloji meskûkât ilmi v.s. olmaksızın tamamlanmış sayılmaz, ben bilhassa bütün vaizler ve hatipler için kaçınılmaz olsun iyi bir psikoloji öğrenimi üzerinde ısrarla durmaktayım. Türkiye halen kendi lisan imkanlarını boş yere sarf etmektedir. Türkiye’de halen Rusça, Bulgarca, Rumence ve diğer demir perde gerisi lisanlarına vakıf binlerce mülteci mevcut bulunmaktadır. Şayet bunlardan bu lisanların öğretiminde faydalanılacak olursa diğer memleketler Müslümanlarından bu lisanları öğrenmek üzere Türkiye’ye gelecekler ve YİE beynelmilel bir ehemmiyet kazanacaktır.

Nihayet tedrici olarak yeryüzünün bütün mühim lisanlarını bu öğretim programına dahil etmek lazım gelecektir. Zira İslâm yer yüzünde her tarafta mevcut bulunmaktadır.

Yabancı dilleri bilen Müslüman alimler daima aranacaklardır. Türk Hükümeti de bizzat kendi askerî ve siyasî ihtiyaçları için bu lisanların öğretiminden istifade edecektir. Bugün Fransa’da yabancı lisanların öğrenimine büyük bir dikkat sarf edilmektedir.

Tamamlayıcı İlimler Fakültesinde okutulacak dersler arasında İslâm’ın en büyük düşmanına ait doktrinleri yani ateizm, materyalizm ve komünizm doktrinlerinin bilhassa dahil edilmesi kanaatindeyim. Bu doktrinleri bilmeksizin gerektiği şekilde bunları bertaraf etmek imkânsız olacaktır.

Bu dalda diğer bir mevzu da İslâm’ın yeryüzündeki yayılış tarihi de ortadan kayboluş mesela İspanya ve Sicilya Müslümanları tarihi gibi) sebebleri teşkil eder. İspanya ve Sicilya’daki bu ortadan kalkış esasen Kazan ve Ufa gibi Hrıstiyanlar tarafından işgal edilmiş diğer Müslüman devletlerle tezat halindedir.

YİE de Arapça, Farsça ve bir yabancı dil öğretimi hususunda mevcut prensiple tam mutabâkat halinde bulunmaktayım. Yalnız seviyenin yükseltilmesi icab etmektedir. Şöyle ki Enstitüden mezun olan kimseler bu lisanlarda konuşma ve okuduğunu anlama hususunda tam bir yetişmeye sahib olabilsinler.

4.Vakıa olarak zikretmeliyim ki Paris Katolik Enstitüsü tam bir muhtariyete sahib hakiki bir üniversite olub aşağıda gösterildiği şekilde organize olmuş bulunmaktadır.

Bana kalırsa müftüleri, Türkiyenin büyük camilerinin imam hatiplerini, çeşitli üniversitelerden amme idarelerinden ve hatta umumiyetle halktan seçilmiş yetkili diğer alimlerin refakatinde senatoya ve fakülteler meclislerine iştiraklerini sağlamak temenniye şayandır.

Talebelerin çıkaracağı mecmua

Ben şahsen bir şeyi sözlü veya yazılı olmak üzere iki şekilde izah etmenin verimliliğine büyük bir önem atfetmekteyim. Talebeleri hocalarının kontrolünde ve iş birliğinde İslâmla ilgili mevzular üzerinde münazaralar yapmalarına teşvik ve teşci etmek icab eder.

Yazıya gelince şahsî tecrübeme istinaden bir hususu tavsiye edeceğim. On iki yaşlarındayken Haydarabad’da bizim mıntıkanın gençlerine ait bir teşekkülün umumî katibi idim. Bizim yazılarımız muhakkak ki neşre değer şeyler değillerdi. Keza bizler bir gazeteye sahib olacak bir paraya da malik değildik Benim tavsiyem üzerine elle yazılmış aylık bir mecmua neşredilmeye başlandı. Filhakika bu teşekkülün her azası her ay herkes için forma aynı olan bir makale yazmak mecburiyetindeydi. Bu suretle meydana gelen mevkute cildi, teşekkülün azaları arasında dolaşmakta ve bu yüzden de bir abone durumu olmamaktaydı. Çünkü mecmuanın bir tek nüshası vardı. Bir yazı heyeti yazılan makaleleri seçime tabi tutuyordu. Her sene bir yılın en iyi makalesi, 2.genç bir kız tarafından en iyi makale, 3. senede en çok sayfa tutan makale yazmış kimseler için mükâfatlar tevzi ediliyordu. Kırk seneden beri bu mecmua günümüze kadar yaşayagelmiştir.

YİE profesörlere mahsus olmak üzere matbu bir mecmuaya sahib olabilir. Fakat talebeler için elle yazılmış aylık bir mecmua faydadan hali değildir.

Yaz gezmeleri ve dersleri

Avrupa Paris Katolik Enstitüsü de dahil, Üniversiteler nizami olarak imkansızlıkları sebebiyle fakülteye devam edememiş kimseler için yaz dersleri organize etmektedirler. Her sene yüz kadar memlekete mensub yüzlerce talebe Paris Katolik Enstitüsünün yaz derslerine devam etmektedirler. Bu talebeler arasında bazı Müslümanlara da rastlanmaktadır. Bir ay yahut iki ay müddetle günde iki veya üç ders görmek YİE’de dahi İslâmî ilimler sahasında/organize etmek arzu edilir bir şeydir.

YİE talebeleri için Paris Katolik Enstitüsünde olduğu gibi yetişmiş bir profesörün idaresinde yaz seyahatleri dahi tertib edilebilir. Türkiye’nin dahilinde İslâmi ilimlerle ilgili mahaller eksik değildir. Kütüphaneler, müzeler camiler, ulema, mutasavvıf ve şuara gibi büyük şahsiyetlerin medfun bulundukları yerler veya doğum mahalleri gibi.

Ders programı

Şimdi ders programının teferruatının tetkikine geçiyorum. Bu enstitüye gerekli bünye vermek birçok şeye vabastedir. Bugün öğretim konusu olsun mevzular faydadan hali değildirler. Fakat bana öyle geliyor ki bazı mevzular üzerinde gerektiği gibi durulmamıştır. Ben İslâm Hukuku ile Fıkıh arasına bir tefrik yapmam; muhakkak ki talebelere halen Türkiyede mer'î hukukî mevzuatın esasları öğretilmelidir. Fakat bütün tafsilatıyle İslâm Hukuku yani fıkıh keza Usul-ü Fıkıh dahi öğretilmelidir.

Gene mühim bir nokta vardır ki, bu da mukayeseli tetkikler sahasında kendini_gösterir. Kur’an-ı Kerim’in tedvini ve nakli ile diğer dinlerin mukaddes kitaplarının aynı mevzuları içine alan tarihinin mukayesesi, modern hukuk metodolojisi ile Usul-ü fıkhın mukayesesi, modern felsefe ile kelamın mukayesesi ve böylece talebelerin görüş sahası genişletilmiş olacaktır.

Aynı maksatlarla ben çeşitli üniversitelerle teşriki mesaiyi de tavsiye ederim. Mesela şayet YİE’ye mensub bir doktora talebesi İslâmi noktai nazardan hukukî veya iktisadî bir mesele üzerinde bir tez hazırlamaktaysa kendisine iki profesör tahsis edilebilir. İslâmî ilimlerle ilgili bir profesör ve İstanbul Üniversitesinin iktisat veya Hukuk fakültesinden olmak üzere.

Şayet benim başlangıçta yaptığım teklif (Intermediat, Licence, Magistrat) devreleri nazarı itibara alınacak olursa aşağıdaki programı tavsiye ederim!

Instermediat:

Arap dîli, bir Avrupa dili, Kur'an, Hadis, Fıkıh, Kelam ve Tasavvuf mecburi ders olarak

fakülte mevzularına ait bir grubdan talebe tarafından seçilmek üzere iki veya bir derslik ihtiyarî ders.

Licence:

Arap dili, bir Avrupa dili, Fıkıh (Tefsir, Hadis yahut Kelam, Tasavvuf) mevzularından, biri, tamamlayıcı ders gruplarından biri

Magistrat:

Bir tek mevzu Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm vs. ve buna inzimamen bir tez konusu.

Magistrat devresinden mezun olmuş bir talebe ileriki senelerde ya bir Magistrat konusu diploma için yahut YİE’de tedris edilen diğer bir mevzuûn sertifikası için imtihana girmeli istemesi halinde bu imkân kendisine tanınır.

Sonsöz       

Son olarak bir kerre daha tekrar ederim ki hem akademik ve hem de idarî bu meselelerde ben bir mütehassıs değilim.

Benim yukarıdaki vardığım neticeler Millî Eğitim Bakanlığı mütehassıslarına yirminci asır Türkiyesi’nin ihtiyaçları için faydalı bir sistemin araştırılıp meydana getirilmesinde sadece bazı fikirler vermekten ibaret olacaktır.

En derin saygılarımla sunarım.

Muhammed Hamidullah (imza)

CNRS-Paris, 1962

(Derin Tarih Dergisi, sayı 116, Kasım 2021 sayısı 102-108’den iktibas edilmiştir.)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hatice Ünal
Hatice Ünal - 7 ay Önce

Bir kuyumcu gibi maşAllah Kamil Bey. Hamdullah hocaya rahmet olsun. Kemal Edip Kürkçüoğlunu da çok merak ettim. Dunyabizim.com ve Kamil Yeşil'e teşekkürler

Halime Yalçın
Halime Yalçın - 7 ay Önce

Yüksek İslam Enstitüsündeki dersler için dönemine göre büyük bir bakış açısı çizmiş Hamidullah Hoca. Keşke bu vizyonu yerine getiren bir uygulama olsaydı. Mektubu Hamidullah'a yazmayı akleden Kemal Ediy bey'e, bunu kaydeden Cemal Cebeci Bey'e ve Hamidullah'a Allahtan rahmet dilerim. Kamil Bey'e de teşekkürler.

banner19

banner26