Yoksulluktan zenginliğe Tapınak Şövalyeleri

Selçukluların 1071 Malazgirt Zaferi ve ardından Türkler tarafından Kudüs’ün geri alınması İslâm dünyasında sevinçle karşılanırken Batı’da karamsarlığa neden olur. Avrupa’daki Hıristiyanlar başta Papalık dâhil olmak üzere ne yapacaklarına dair fikir yürütmeye başlarlar. Türkler Anadolu’ya girmiş ve Kudüs’ü de almıştır. Bu durum hiç hoş değildir, Hristiyan hacıların geçiş güzergâhlarından biri de Anadolu topraklarıdır. Kudüs Türklerin elindedir. Esasında Türklerin Anadolu’dan geçen ve Avrupa’dan gelen Hacılara karşı ciddi bir tehdit oluşturduğunu söylemek doğru olmaz. Fakat 1071’den çeyrek asır sonra Anadolu’da Haçlıların katliamlar yaptıklarını söylemek doğrudur. Anadolu’da veya kutsal topraklarda Türklerin Hristiyan hacılardan ciddi bir gelir elde ettiğini de tahmin etmek mümkündür. O dönem Türkler, böyle bir turizm gelirinden niye mahrum olmak istesin? İslâm’ın diğer dinlere hoşgörüsü bir yana, Kudüs ve civarının her iki taraf için de ciddi bir gelir oluşturduğunu hatırlamak gerekir.

1071 yılından itibaren Haçlı Seferleri hakkında fikir üretmeye başlayan Avrupalı din adamları bunu da Türklerin büyük zaferi Malazgirt’e dayandırmaktaydı. Zira Bizans, o muazzam savaşta mağlup olmuş Batı’nın üstünde kara bulutlar dolaşmaktadır. Avrupalı din adamlarının Hristiyan toplumlarını Kudüs seferine hazırlamaları ortalama 20 yıl sürmüştür. Zihinlere atılan Kutsal Savaş tohumlarının ilk yeşermesi, Papa II. Urbanus’un Fransa’da, 1095 yılında Clermont Konsili’nde yaptığı ateşli konuşmayla başlar. Bizanslıların, Selçuklulara karşı destek istemesinin de etkisiyle gerçekleşen Clermont Konsili’nde Urbanus yaptığı konuşmayla Katolikler savaşa bilenmeye başlamıştır.

Konsil’deki konuşmadan 5-6 ay sonra, 1096’nın Mart ayında yola çıkan Haçlı orduları 19 milletin askerilerinden teşkil ediyordu. Boğazı geçerek Anadolu’ya giren Haçlıların ilk hedefi Selçuklular’dı. İznik’i kuşatan muazzam Haçlı ordusuna Selçuklular tarafından ağır kayıplar verdirildi. Haçlı orduları kalabalıktı. Binlerce ölü verdikten sonra Anadolu içlerine ardından Kudüs’e ulaşan Haçlılar geçip gittikleri yerlerde katliamlar da yapmışlardı.

15 Temmuz 1099 günü Kudüs’ü işgal eden Haçlılar bölgeyi kontrol altına alırken, asırlardır şehirde yaşayan Müslümanları da çıkarmışlardır. Müslümanlar Kudüs’ün dışında, kırsalda ve dağlık alanlarda yaşamaya mecbur edilir. Haçlıların işgal ettiği Kudüs’e Avrupa’dan akın akın hacılar gelmeye başlar. Bu hacılara da şehirden atılan Müslümanların geçiş güzergahlarında saldırdıklarını gerekçe gösteren Haçlılar tarafından, “askeri tarikat” düzeyinde de diyebileceğimiz bir güvenlik sağlama birimi oluşturulur, bu; Tapınak şövalyeleridir.

Haçlı Çağı konusunda uzman bir isim olan Muhittin Çeken’in yedi yılda hazırladığı ve 2020’nin Eylül ayında Timaş Tarih Yayınları’ndan “İsa’nın Yoksul Askerleri: Tapınak Şövalyeleri” başlığıyla çıkan kitapta Kudüs’ün işgali sonrası oluşturulan şövalyeler şöyle anlatılmakta:

“Kudüs’ün ele geçirilmesi ve burada Haçlıların denetiminde bir krallığın inşa edilmesi, Avrupa’dan Doğu’ya çok sayıda Hristiyan hacının gelmesine neden oldu. Ancak Avrupa’dan hac ibadeti için Kudüs’e doğru yola koyulan bu hacılar, Doğu’ya ulaştıklarında, Haçlılar tarafından daha önce Kudüs şehrinden atılan ve şehrin dağlık kesimlerini mesken tutan Müslümanların saldırısına maruz kalmaya başladılar. Hacılar özellikle Yafa-Kudüs güzergahı üzerinde, Müslümanların saldırılarına uğrayarak zaman zaman mallarını, zaman zaman da canlarını kaybettiler. Birinci Haçlı Seferi esnasında Doğu’ya gelen bir grup şövalye, hacıların maruz kaldıkları ve krallığın içinde bulunduğu şartları müşahede ederek hacıları korumak amacıyla bir örgüt kurmaya karar verdiler. Kaynaklara göre Tapınak Şövalyeleri, bu düşüncenin bir tezahürü olarak ortaya çıkan dini-askeri karakterli bir örgüt oldu.

Hacıları korumayı amaçlayan bir örgüt tasarısını geliştiren Tapınak Şövalyeleri, kendilerine kutsal bir misyon yükleyerek “İsa’nın Yoksul Askerileri adı altında yoksulluk yemini ettiler. Ancak Tapınak Şövalyeleri, kuruşlarından çok kısa bir süre sonra, muazzam bir güç ve zenginliğe ulaştılar (s.22).”

İlk başta dokuz kişiden teşkil eden ve ilerleyen süreçte Haçlı Seferleri’nin önemli bir unsuru haline geline gelen “Tapınak Şövalyeleri” hakkında bugüne kadar yazılmış en kıymetli eserlerden olduğunu düşündüğümüz Muhittin Çeken’in bu kitabını asıl mühim kılan özelliği konuyla ilgili bilgilere gerçekçi yaklaşımı ile “ticari eser” kaygısından uzak olmasıdır. Tapınakçıların hikâyeleri daha çok dönemle ilgili mitlerin öne çıkarılmasıyla ve popüler bir dil ile anlatıldığından birçok önemli ayrıntılardan özellikle, İslâm’a ve Türklere dair bilgilerden okur mahrum bırakılıyordu. Okurun mahrumiyeti bir yana, dönemin tarihi akışı sözünü ettiğimiz algıyla ters-düz olmaktaydı. Doğru istikamette ve olması gerektiği gibi anlatan Muhittin Çeken’in bu gayretine bir nevi “tersine mühendislik” de diyebiliriz. Mühendisliği oryantalist takipçilerini şaşırtırken, Doğu’nun tarih bilincine de katkı saplamaktadır.

Tapınak Bölgesi'nin önemi

İnançlarından ötürü kendilerini “yoksul” olarak tanımlayan “Tapınak Şövalyeleri Örgütü”, Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü geri aldığı 1187 yılına kadar, karargâh olarak kullandıkları Tapınak Bölgesi’nde kendileri için kiliseler, ahırlar, depolar ve kaleler inşa ederler. Üç din bakımından bölgenin önemi söz konusu kitapta şöyle anlatılmakta:

“Tapınak Bölgesi’nin İslâm nazarındaki kutsiyeti, Peygamber Hz. Muhammed’in Mirac hadisesiyle başlamaktadır. Tapınak Bölgesi, Kur’an-ı Kerim’deki çeşitli ayetlerde etrafı mübarek kılınmış bölge olarak anılmaktadır. Ömer b. Hattab döneminde temeli atılan ve Emevi Hükümdarı Velid b. Abdülmelik tarafından bu bölgeye inşa edilen Mescid’i Aksa ve akabinde Emevi Hükümdarı Abdülmelik b. Mervan döneminde inşa edilen Kubbetü’s-Sahra, bu bölgenin kutsiyetinin somut unsurları oldu. Bu bölge, 1099’da Haçlılar tarafından ele geçirildiği tarihe kadar Müslümanların hakimiyetinde kaldı. Özetle ifade etmek gerekirse, Kudüs ve Kudüs’ün merkezini oluşturan Tapınak Bölgesi, İlahi dinlerin mensuplarına göre, insan ile Tanrı arasındaki münasebetlerin yeryüzündeki zirvesini temsil etmekteydi. Üç ilahi din mensupları, Yüce Tanrı’nın tapınağı hiç terk etmediğine inanmaktaydı (s.74).”

Papalık, Tapınak Şövalyeleri Örgütü’nü açıkça desteklerken, “Tanrı’nın yeryüzündeki egemenliğini tesis edecek” bir örgüt şeklinde tanımlayarak Troyes Konsili’nde 1129 yılında meşrulaştırmışlar ve haklarında fermanlar çıkarıp kendi unsurları gibi çeşitli planlarda kullanmışlardır. Papalığın Doğu’da ve Batı’da hayata geçirmeyi planladığı Haçlı Seferleri’nde askeri, iktisadi ve diplomatik açılardan önemli bir kolu olan Tapınak Şövalyeleri konuyla ilgili kimi kaynaklarda müstakil bir yapı olarak anlatılmaz ve Haçlıların sıradan bir kolu gibi gösterilir.

Haçlı seferini ve kralı finanse ediyorlar

Yola “yoksul” olarak çıkan Tapınak Şövalyeleri, İkinci Haçlı Seferi’nin ana destekçisi olmasıyla öne çıkar. Hayli masraflı olan ve başarısızlıkla sonuçlanan seferlerden ikincisine askeri desteklerinin yanı sıra maddi olarak katkı sunan Tapınakçılar, kendilerinin iyi bir konuma gelmelerinde ve saygı görmelerinde önemli yeri olan Fransa Kralı Louis’e borç para vererek ülkesine dönmesini sağlarlar. İkinci Haçlı Seferleri sırasında Tapınak Şövalyeleri hayli zengindir. İkinci Haçlı Seferleri sonrasında, Haçlılar adına yapılan bütün organizasyonlarda, Avrupa’dan Doğu’ya, özellikle seferler başta olmak üzere, Tapınak Şövalyeleri zenginlikleri sayesinde sözü geçen aktörler olurlar:

“Lideri olduğu ve başarısızlıkla sonuçlanan Haçlı Seferi’nin ardından, Fransa’ya dönecek kadar bile parası kalmayan Louis’in yardımına Tapınakçılar yetişti. Tapınak Üstadı Everard, Akka’ya giderek Louis’in istediği parayı tedarik etti. Kral Louis, Başkeşiş Suger’e bir mektup yazdı ve Tapınakçılara 2000 gümüş mark tutarında bir geri ödeme yapmasını istedi. Bu miktar o denli yüksekti ki, kraliyet mülklerine ait yıllık gelirin neredeyse yarısına tekabül ediyordu. Bu durum, yapılan Haçlı Seferi’nin maliyetini göstermesinin yanı sıra Tapınakçıların o zamanlar ne kadar zengin olduklarını da kanıtlamaktadır (s.139).”

Akka Kuşatması sonun başlangıcıdır

Tapınak Şövalyeleri Örgütü’nün bölgedeki varlığı 1291 yılında son bulur. Sultan Baybars liderliğindeki Memlükler, Akdeniz sahili boyundaki Haçlıların şehir devletlerini yok etmiş geriye bir tek Akka kalmıştır. Akka şehrinin önemli ticari özelliğinden olsa gerek Memlükler buraya dokunmamıştır. Bir ara Akkalılar ile karşı karşıya gelen Memlükler aralarında barış anlaşması imzalarlar. Avrupa’dan “kutsal savaş” için ve Haçlı ordusuna katılmak üzere Akka’ya gelen birtakım kişiler şehirdeki Müslüman tüccarları sebepsiz yere katleder. Şehrin sonunu getiren bu hadise, Tapınakçılar ile Haçlıların bölgeden silinmesini başlatacak olaylar zincirini tetikler. 1291 yılında Akka’yı yerle bir eden Türkler, Tapınakçıların da Haçlıların da bölgedeki varlığına son verir. Akka Savaşı’nda Tapınakçıların Büyük Üstadı da dahil olmak üzere birçok şövalye can verir.

Haşhaşilerle benzerlikleri ve temasları

Tapınakçıların varlığını gösterdiği Haçlı Çağı’nda, İslâm dünyasında da Haşhaşiler faal durumdaydı. Tarikat görünümünde olmalarına rağmen siyasi eylemlerde bulunan Haşhaşiler, Tapınakçılarla benzerlik de göstermektedir. Aynı dönem ve aynı coğrafyalarda faaliyet gösterirken bu iki örgüt temsil ettiklerini iddia ettikleri uygarlık havzaları açısından ilk olma özelliği taşıyan uygulamaları hayata geçirmişlerdir:

“Her ikisi de rakip dinler olan Hristiyanlığın ve İslâm’ın kendilerine has ideolojilerini temsil ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Buna karşın, dinsel ideoloji görünümü altında teorik olarak din kavramıyla pek bağdaşmayacak türden dünyevi çıkar endişesi de her iki örgüt açısından dikkat çekmektedir. Bir başka deyişle, bu örgütlerin söylemleri ile uygulamaları arasında daima büyük mesafeler olmuştur. Öyle ki özellikle Haşhaşiler’in İslâm dünyasının o zamanlar mevcut dini ve siyasi politikalarına karşı düşmanca tavırları, belki de Müslümanlara, Müslümanlarla savaşan Haçlılardan bile daha çok zarar vermiştir. Her iki örgüt de aslında din çatısı altında değerlendirilen mukaddesatı kılıf olarak kullanmışlardır. Bunu yaparken kendi ideolojik programlarını yürütmüşlerdir. Bununla birlikte, iki örgüt arasında kaçınılmaz şekilde temaslar da olmuştur (s.165-166).”

Tapınak bankacılığının işleyişi

Tapınak Şövalyeleri Örgütü’nün bir de bankacılık sistemi vardı. Dünyanın birçok yerinden elde ettikleri bağışlarla dönemlerinin en zengin tarikatı konumuna yükselen örgüt, Doğu’da ve Avrupa’da kurdukları “Tapınak Evleri”nin şubeleriyle de kurumsallaşma yoluna gitmişlerdir. Türk-İslâm dünyasına karşı mücadele eden Haçlılar adına Batı’dan toplanan bağışın Doğu’ya aktarılması için sistem de geliştiren Tapınakçılar, Doğu’ya hacı ve asker sevkiyatı yaparken, Avrupa’dan da Doğu’ya ziraat ve sanayi ürünleri taşımaktaydı. Açıkçası hayır işlerini de ticari işlerini de birlikte yürütüyorlardı. (Özellikle belirtelim, Doğu’da ticaret yaptıkları tüccarların önemli bir kısmı da Müslümandı.) Para yoluyla Haçlı politikasında kontrolü iyice ele alan Tapınakçılar, Avrupa krallıklarını da tedirgin etmekteydi. İşte böyle bir dönemde ellerinde bulunan ve Doğu ile Avrupa’daki paralarını kontrol edebilmek adına bankacılık sistemine geçen Tapınak Şövalyeleri, Kudüs yolculuğunda Hacıların paralarını ve değerli eşyalarını çaldırma yahut kaybetme riskine karşı, iki türlü ödemenin yapıldığı ve “kambiyo sistemi”nin atası sayılabilecek bir işleyiş geliştirmişlerdi:

“Bu sisteme göre, Avrupa’dan hac seyahatine çıkan hacılar, paralarını veya değerli eşyalarını, Tapınak Şövalyeleri’nin Avrupa’daki şubelerine teslim etmeye başladılar. Tapınak Şövalyeleri, para, altın gibi değerli eşyalarını Avrupa’daki şubelere teslim eden hacılara, teslim ettiği miktarın bedelini ve parayı yatıran kişinin kişisel bilgilerini ihtiva eden şifreli bir kâğıt/mektup veriyorlardı. Tapınak Şövalyeleri’nin kendisine verdiği şifreli kâğıdı alan hacı, Kudüs’e ulaştığında, örgütün buradaki şubesine giderek Avrupa’da kendisine verilen şifreli kâğıdı gösteriyordu. Yalnızca örgüte mensup kişilerin çözebileceği bir şifreyle yazılan kâğıdı alan örgütün Kudüs şubesi üyesi, hacının kimliğini doğrulayıp Avrupa’da yatırdığı para ve altını kendisine teslim ediyordu (s.359).”

Zenginlikleri sonları mı oldu?

Fransa Kralı IV. Philip ile sorunlar yaşamaya başlayan Tapınakçılar, tam güçlendikleri ve kudretli oldukları bir dönemde Papalık tarafından dışlanmaya başlanmışlardır. Fransa’yı merkeze alan ve yaklaşık bir asır boyunca Fransa Kraliyet Hazinesi’ni kontrol altında tutuan Tapınakçılar, kral adaylarının eğitimiyle de ilgilenmekteydiler. 1285 yılında Fransa Kralı olan IV. Philip, başlarda örgüt ile bir sorun yaşamıyor gibi görünse de 1307 yılında Tapınakçılarla mücadeleye girişir. Kraliyet ile örgüt arasındaki mücadele daha sonra uluslararası sorun haline gelir. Bugüne kadar konuyla ilgili çalışmalarda Fransa Kralı ile Tapınakçıların arasının neden açıldığına dair net bilgi bulunmasa da dönemle ilgili hayli ilginç ve zengin bilgiler ihtiva eden “İsa’nın Yoksul Askerleri/Tapınak Şövalyeleri” kitabının yazarı Muhittin Çeken örgütün sonunu getiren nedenleri şöyle açıklamaktadır:

“Nedenleri konusunda, gerek dönemin gerekse günümüz yazarlarının büyük bir ihtilaf yaşadığı bu meselede ağırlıklı görüş, Philip’in Tapınak Şövalyeleri’nin servetine sahip olma arzusuyla açıklanmaktadır. Fransa Krallığı’nın o dönemde içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar ve Tapınakçıların sahip oldukları servet ise bu görüşlerin beslendiği temel dinamikler olarak dikkat çekmektedir. Philip’in örgütün servetine göz diktiği için böyle bir operasyona giriştiğini iddia edenler, Kral’ın Tapınak Şövalyeleri’nden önce Yahudi ve Lombardlar gibi yabancı unsurları ülkeden sınır dışı edip mallarına el koyması olaylarını, bu duruma emsal göstermektedir (s.415).”

Yaklaşık iki asır boyunca Doğu’da ve Batı’da faaliyetler gerçekleştiren Tapınak Şövalyeleri Örgütü başta sapkınlık olmak üzere çeşitli suçlarla itham edilerek 1312 yılında Papalık kararıyla resmi olarak kapatılır. Son büyük üstadları Jacques de Molay yakılarak idam edilir. Örgütten geriye kalan yahut günümüze kadar ulaşan kendileri hakkında fazlaca da belge bulunmamaktır. Öte yandan örgütün hâlâ günümüzde de varlığını sürdürdüğü yönünde söylentiler de mevcuttur.

YORUM EKLE

banner26