Yeniden iyi biri olmak mümkün mü?

“Yeniden iyi biri olmak mümkün!” cümlesi, birinci bölüm başta olmak üzere birkaç bölümde daha tekrar eden ve her an ayağı kayabilen, dili sürçebilen ve kalbine kara kara noktalar konabilen insan için yeniden doğrulabilmek, dilini doğrultabilmek ve kalbini envaiçeşit lekelerden temizleyebilmek adına oldukça ümit vadeden bir cümle olarak durmakta. Uçurtma Avcısı’nın yazarı Halit Hüseyni de romanının başkahramanlarından olan ve hayatının pek çok evresinde pek çok yanlışa imza atan Emir’i sanki bu inançla temize çıkarmanın gayretinde.

Halit Hüseyni hikâyeye, 2001 yılının Aralık ayında, Amerika’da yaşayan Emir’in, Pakistan’da yaşayan babasının yakın dostlarından Rahim Han’la yaptığı bir telefon görüşmesi sonrasında bir anda zihninin, Kahire’de Babasıyla, Ali’yle, Rahim Han’la ama özellikle Hasan’la geçirdiği günlere kadar gitmesiyle ve o günleri sanki tekrar yaşamaya başlamasıyla giriş yapar.

Emir, Hasan’la birlikte büyür. Hasan, evlerindeki hizmetçi Ali’nin oğludur ve hiyerarşik bir toplumsal düzene sahip olan Afganistan’da Hasan, aşağılanan, hor görülen etnik bir azınlığa, yani Hazaralara mensuptur. Emir’in o günkü şartlarda bilebildiği kadarıyla aynı sütanneden beslendikleri için sütkardeştirler. Hasan’ın, arkadaşı ama aynı zamanda efendisi olan Emir’e duyduğu muhabbet, gösterdiği dostluk, yaptığı fedakârlıklar emsalsizdir; ama Emir’in Hasan’a duyduğu muhabbet, gösterdiği dostluk, yapabileceği fedakârlıklar mislince midir, şüphelidir. Çünkü en güzel vakitlerini onunlayken geçirmiş olmasına rağmen Emir, Hasan’a “arkadaşım” bile diyememektedir, başka arkadaşlarıyla bir aradayken onunla oynamak ya da onu da oyunlarına dâhil etmek aklına bile gelmemekte; Hasan, Emir’in gözünde emirlerini yerine getirmek ve hizmetini ifa etmekle yükümlü, irabdan mahalli olmayan bir Hazara olmanın ötesine geçememektedir. Dahası kitap okumaya çok düşkün olan Emir, bir Hazara olması sebebiyle diğer Hazaralarda olduğu gibi okuma yazma öğrenmesine gerek duyulmayan Hasan’a Şahnâme gibi çok sevdiği kitaplardan okurken Hasan anlamını bilmediği bir kelimeyi sorduğunda Emir, ebleh kelimesinin zekî, akıllı anlamına geldiği yalanını söyleyebilecek kadar da acımasızdır. Her fırsatta onu küçük düşürmeye çalışmakta, ancak yıllar sonra gerçek sebebini anlayabileceği babasının Hasan’a olan ilgisini ise içten içe kıskanmaktadır.

Her yıl düzenlenen uçurtma şenlikleri

Afganistan’da her yıl uçurtma şenliği düzenlenmektedir ve bu şenlikte kimin uçurtması herhangi bir uçurtmaya av olmadan gökyüzünde kalabilmeyi başaran son uçurtma payesini elde ederse ödülü de o uçurtmanın sahibi almaktadır. Babasının arzu ettiği gibi bir çocuk olamadığı için çok üzülen ve onun gözüne girebilmek için sürekli çaba harcama ihtiyacı hisseden Emir, o sene, yani 1975 yılının uçurtma şenliklerinde birinci olmak ve böylece bir tek konuda da olsa babasının gurur duyabileceği bir iş başarmış olmak için kararlıdır. Üstelik bu hususta yardımına müracaat edeceği Hasan da çok iyi bir uçurtma avcısıdır. O yılki şenlikte Emir’in tahmin ettiği gibi inanılmaz bir mücadele gerçekleşir ve nihayetinde avladığı son uçurtma ile gökyüzünde kalan tek uçurtma kendisininki olur. Ödülün alınabilmesi için ise avlanan son uçurtmanın düştüğü yerden ele geçirilmesi gerekmektedir. Sürüklenen uçurtmayı yakalamak için koşan Hasan’a, “Hasan, getir onu!” diye seslenen Emir’e Hasan büyük bir teslimiyetle “Bin tane iste, senin için yakalayayım.” diyecek ve uçurtmanın peşinden gidecektir. İşte, Emir bugün her ne ise, onu o yapan olaylar silsilesi de o andan itibaren yaşanmaya başlayacaktır.  

Hasan’ı elinde yakaladığı uçurtmayla sokağın sonunda kıstıran zengin ve itibarlı bir ailenin çocuğu olan Assef, kendisi gibi olan birkaç avenesinin de yardımıyla Hasan’ı iğrenç arzu ve isteklerinin kurbanı edecektir. Mide bulandıran bu olaya tanıklık eden Emir ise ne Hasan’ı kurtarmak için bir girişimde bulunabilecek ne de gıkını çıkarabilecektir. İnsanlardan sadır olan eylemler de dillerden dökülen sözler de hatta zihinlerden geçen düşünceler bile iyi veya kötü olsun fark etmeden mümbit bir toprağa atılan güçlü bir tohum mesabesinde sanki. Ne yapılan bir iyilik ne de yapılan bir kötülük ya da ağızlardan dökülen sözün ne iyi olanı ne de kötü olanı asla kendi hacmiyle, kendi kütlesiyle sınırlı kalmıyor, en azından benzerlerinin de gün yüzüne çıkmasının zeminini oluşturuyor. Tanıklık ettiği bir çirkinliğe engel olmayan, üstelik kendisine yardım etmek için çabalarken zulme maruz kalmış bir mazluma yardım elini uzatmayan Emir’in bu hatası, iç dünyasında vicdanının ruhuna yaptığı baskı ile dayanılmaz bir raddeye ulaşacak, Emir, pişman olmayı ve af dilemeyi tercih edemediği için vicdanının sesini susturmayı deneyecek ve hata üstüne hata yapacaktır.

Emir’le Hasan arasında geçen diğer olaylar silsilesinin neler olduğu konusunda merakın giderilmesini okurun kitabı okumasına bırakalım, biz biraz da kitabın edebi değeri üzerine konuşalım.

Çok sade bir dil ve anlaşılır bir üslup kullanan Halid Hüseyni, başından sonuna kadar olayları ve kişileri, kitabının zekâ fışkıran bir aklın ürünü olduğunu ispat etmek istercesine o kadar güzel tasarlamış ki yaşanan her olayın, ağızdan çıkan her sözün ilerleyen zaman diliminde -aradan çok uzun yıllar geçse bile- inikâsını görmek mümkün, tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Zaten bu dünya yaptıklarımızın yankılanıp yine bize döneceği bir dağ mesabesinde değil midir? Mesela, Hasan’ın Emir için ipi koparılan son uçurtmayı avlamak için gösterdiği çabanın bir benzerini yaklaşık çeyrek asır sonra Emir, Hasan’ın oğlu Sohrab için gösterecektir

Heyecan bitmiyor

Uçurtma Avcısı’nda heyecan hiç bitmiyor, nefes nefese kalmış bir şekilde bir olayın takibini yaparken hemen ona yine sizi nefes nefese bırakacak başka bir olay eklemleniyor. Bu sebeple hacimli denebilecek bir ebatta olmasına rağmen başka kitaplarda olmadığı kadar kısa bir sürede bitirmek ve bu konuda bir rekora imza atmak mümkün. Kitabı okurken çoğu yerde kendinizi orada, olayın içinde buluyorsunuz; Emir’in Hasan’a hırsızlık iftirası atması sebebiyle Ali ve Hasan’ın yıllardır yaşadıkları evi terk etme ve hizmet ettikleri insanlardan ayrılma kararı aldıklarını açıkladıkları o anda sizin de boğazınıza bir şeyler düğümleniyor, yüksek irtifa sebebiyle oksijen azalmış gibi nefesiniz tıkanıyor, kalp atışlarınız hızlanıyor.

Yaşamın iyi veya kötü sürprizlerle dolu olması gibi Uçurtma Avcısı da sürprizlerle dolu. 1980’li yılların başlarında Afganistan’a Rusların girmesiyle olağan seyrinde giden yaşam bir anda tepetaklak olacak, güzel dostluklara, güzel hatıralara ve güzel olan daha pek çok şeye mekân olan Kabil, hiç kimsenin kimseye güvenemediği, belli bir ücret ya da gözdağı karşılığında, kardeşin kardeşini, hizmetçinin efendisini, arkadaşın arkadaşını, kısacası herkesin birbirini satmaya hazır olduğu bir kâbus şehre dönüşecektir. İnsanlar dinlenenler ve dinlenmeyenler diye ikiye ayrılacak fakat ilginç bir şekilde kimin hangi tarafta olduğu asla bilinemeyecektir. Bu sebeple mesela bir elbise provasında terziye söylenen rastgele bir söz ya da gelişigüzel bir yorum o kişinin Poleh-çarki zindanlarına gitmesi için kâfi sebep olacaktır. Gelişen bütün bu olaylar zinciri ise Baba’nın, oğlu Emir’le Amerika’ya kaçma kararı almasına sebebiyet verecektir. İşte bu kararın gerçekleşmesi için birbirine yabancı on iki insanın sığındığı muşamba bir örtü ile gizlenmiş kamyonun kasasında yaptıkları yolculuğa dair satırları okurken kurtuluşunu bu yolculuğun selametine bağlayan yolcuların dudaklarındaki dualardan sizin dudaklarınızın da terennüm etmeye başladığını görecek; ortamın havasızlığından ve etrafı kaplayan nahoş kokular yüzünden sizin de midenizin bulanır gibi olduğunu hissedecek; yolculuğun sonunda planda olmadığı hâlde mecburi bir mesken alanına dönüşen iki toprak yolun kesiştiği yerdeki tek katlı bir evin bir çift gazyağı lambasının yaydığı kör bir ışıkla aydınlatılmaya çalışıldığı soğuk ve karanlık odasında küfü andıran nemli, ağır koku sebebiyle siz de nefes alamaz hâle geleceksiniz.

Uçurtma Avcısı’nı okuduğunuzda bir işgalin nelere mâl olduğunu da çok güzel gözlemleyebiliyorsunuz. Kendine mahsus zengin bir kültürü, özgün bir geleneği, renkli bir sanatı, zevkli bir edebiyatı, canlı bir ekonomisi, yürürlükte bir siyaseti olan ve o hâliyle halkı için cennet misali yaşanılası konumundaki bir ülkenin nasıl her alanda tarumar edildiğini ve nasıl cehennem misali yaşanmaz bir coğrafyaya dönüştüğünü görüyorsunuz. Can derdine düşen insanların doğup büyüdükleri topraklardan kopmak/kaçmak zorunda kaldıklarını fark etmeniz, çevrenizde pek de eksik olmayan Afganlıların ya da başka bir etnik kökene mensup insanların da bu can pazarını yaşamış olabileceği ihtimalini aklınıza getiriyor ve o an hiç kimsenin kendi yeri yurdu varken, kendi örf ve âdetlerine göre alışageldiği bir tarzda yaşamaları dururken hepsini bir çırpıda terk edip hiç tanımadıkları insanlar arasında, hiç aşina olmadıkları bir kültürün içinde, belki hor ve hakir görülmeyi de göze alarak yaşamayı tercih etmelerinin bir lüks için olmadığını bütün hücrelerinizle hissediyorsunuz.  İşte o zaman bir kez daha bütün bir halkıyla birlikte Afganistan’ı perişan eden Rusya’ya karşı kin ve nefret duyuyorsunuz.

“Afganistan’da çocuk var, çocukluk yok”

Yazar, Sovyetlerin işgali sonrasında Taliban’ın kendi halkına yaptığı zulmü de çok güzel resmetmiş; stadyumda binlerin önünde taşlanarak öldürülen kadın ve erkekler, bir zamanlar üniversitede profesörlük yapmışken yaşayabilmek için dilenmeye mecbur kalacak kadar sefalete mahkûm edilenler, aç kalan çocuklarını doyurabilmek ümidiyle protez bacağını satmak için pazarlık yapma zilletine düşürülenler, Afganistan’da çocuk var, çocukluk yok sözünü haklı çıkaracak şekilde yetimhanelerdeki masum yavrulara reva görülenler ve rahmetli Zarifoğlu’nun “Ne çok acı var” sözünü dilinize pelesenk etmenize vesile olacak kadar daha neler neler… İşte bütün bunları okuduğunuz zaman din kisvesi altında halkına zulmeden Taliban’a da kin ve nefret duyuyorsunuz. Ama bu kitabın yayımlanmasından bir yıl önce 11 Eylül saldırılarını bahane ederek Afganistan’ı işgal eden bir başka ülke olarak karşımıza çıkan Amerika hakkında değil açıktan bir eleştiri buna dair en ufak bir ima dahi bulamayınca ister istemez teenni ile hareket etme gereği duyuyor ve Emir üzerinden Amerika’yı kurtuluş yurdu gibi gösteren yazarın, yeniden iyi biri olmak mümkün diyerek romanının başkahramanı Emir’i tezkiye etme gayretini sorguluyor ve gerçekten yeniden iyi biri olmak mümkün mü, diye soruyorsunuz. 

Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’inde okuduğum ve çok etkilendiğim bir cümle vardı: “Yurdunu hangi insan daha çok sevecektir: doğduğu yerden ölünceye kadar hiç ayrılmayan insan mı? Yoksa en genç çağında yurdundan ayrılarak savaşa gitmiş, esir düşmüş, bir daha dönme umudunu tam yitirmişken ansızın esen hızır yeliyle kendisini yine ülkesinde bulan insan mı?

Emir Afganistan’dan ayrıldığında henüz on sekiz yaşında vatanı ve milleti için elinden yapabileceği hiçbir şey gelmeyen bir gençti belki. Ama yıllar sonra baba bir kardeşinden yeğenini kurtarmak için Afganistan’a tekrar geldiğinde şartlar onun için daha farklıydı. Fakat kendine mihmandarlık yapan Ferit “Kalmak istiyor musun?” diye sorduğunda “Hayır, hayatımda hiçbir yerden kaçmak için böylesine güçlü bir arzu duymadım” demişti. Bu cevap okuru, ister istemez benzer bir olaya, 1975 yılına, uçurtma şenliklerinin yapıldığı kış ayına, yardımına ihtiyacı olduğu hâlde yardım göremeyen Hasan’a, yardım etmeyi değil gizlice sıvışmayı/kaçmayı yeğleyen Emir’e götürüyor. Emir, neden Afganistan’ı hiç olmazsa Amerika’yı sevdiği kadar sevememişti? Emir, neden Hasan’ı yüzüstü bırakıp gittiği gibi öz yurdunu da yüzüstü bırakarak gitmeyi tercih etmişti? Yeniden iyi biri olmak gerçekten mümkündü, ama Emir için de mümkün olmuş muydu!?

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa Alımcı
Mustafa Alımcı - 1 yıl Önce

Emeğinize yüreğinize sağlık hocam.

Yazık bu zamanda bir tek dost yok,
İnsanlar içinde hiç sevindiren yok,
Bu zamanda gamsız olan,
Ya insan değil, ya bu dünyayla bağı yok.
*
Alçağız toprak gibi, yücelik işte bu,
Sarhoşuz aşk ile, akıllılık işte bu,
Bütün bu dertlerle adını anmayız dermanın,
Doğrusu, gerçek dertlilik işte bu.
*
Ne oturuyorsun Efzel, dostlar gitti,
Yaya kaldın sen, atlılar gitti,
Bahçede kim kaldı karga ve çaylak dışında,
Gümüş tenliler, güzel yüzlüler gitti.
*
BABA EFZEL

Arife Gül Balkis
Arife Gül Balkis - 1 yıl Önce

Muhteşem Selma Hanim elinize yüreğinize saglik

Fadime Akcay
Fadime Akcay - 1 yıl Önce

Emir hic bir zaman iyi olmamisti kolayi secmisti

banner26