Yeni bir şuur inşası üzerine

Hârizmî, Kindî, Fârâbî ve Gazali'yle bir zamanlar dünyanın ilim merkezi olmuştu Bağdat... Bağdat yakılıp yıkıldı. İşgalin bahanesi kitle imha silahlarıydı, ama bu silahlar bulunamadı. Adamlar Birleşmiş Milletler'e kanıt sunarlarken kendilerinin kullandıkları ortaya çıktı. Hollanda merkezli PAX organizasyonu Koalisyon Güçleri'nin sivillere karşı seyreltilmiş uranyum içeren top mermileri kullandığını açıkladı. İngiltere'de Irak Savaşı Araştırma Komitesi işgalin son seçenek olmadığını, Saddam Hüseyin’in o dönem için ciddi bir tehdit olmadığını raporladı. Bugünkü işgali Chomsky tanımladı. Batının yerleşimci sömürgeci geleneğine indirgedi bunu...

Bizler demans gibi gibi bir şey yaşıyoruz. Yeni bir şuur inşa etmeliyiz. Müslümanların altı yüz yıl önceki anlamı ile bugünkü anlamı birbirinden farklıdır. Bu anlam uçurumu üzerine kafa yormalıyız. Süha Arın 1987 tarihli "Ağacın Türküsü" belgeselinde bağlama yapan bir ustayı gösterir. Usta en iyi müzik aletlerinin yıkılan eski evlerin tahtalarından yapıldığını anlatır. Belki de bu tahtalar eski evlerin eski sevdalarını, hasretlerini bildiklerinden farklı titriyorlardı diğerlerinden... Bizleri ne titretebilir? Geçmişi ve sevdamızı hatırlamak. Bugüne böyle sağlam bir şekil verebiliriz ancak. Bir zamanlar Endülüs'ün Hristiyan ve Yahudileri, etkisinde kaldıkları İslâm toplumunun hayat tarzını taklit ediyordu. Müsta‘ribler (Mozarabes) olarak adlandırılan bu kimseler, Müslüman isimleri almanın dışında Arapça kullanıp Arap adetlerini, kıyafetlerini benimsemişti. Kurtuba yüzyıllar boyunca ilim ve kültür ihraç etmiş, medeniyete kaynak olmuş en önde gelen bir İslâm şehriydi. Medine’nin oğlu, Bağdat’ın, Şam’ın küçük kardeşiydi. Bugünkü Müslümanlar bilim geleneklerini, estetiği ve hayat tarzlarını kaybetmiş durumda...

Huntington'un Medeniyetler Çatışması tezini konuştuğumuz 1990 sonrası dönemde İslâm ülkeleri Batı’yla çatıştı mı? Hayır… Bir araya geldiler mi? Hayır… Huntington’a göre bölünük ülkeler zayıf bir kültürel bütünlüğe sahip ve hangi medeniyete ait oldukları konusunda çelişki yaşayan ülkelerdi. Bu bölünmenin en bariz örneği olarak Türkiye’yi diyordu. Almanya %35 ateist nüfusuyla, kuzey ve doğuda Protestanlığı, güney ve batıda Katolikliğiyle, Çekya %60 Ateist, %30 Katolik nüfusuyla bölünmüş olmuyor. Peki, Türkiye neden bölünüklüğün en iyi örneği olarak tanımlanıyor?

Şimdilerde birileri farklı şeyler söylemeye başladı. Graham Fuller A World Without Islam (İslâmsız Dünya) kitabında “Eğer İslâm dini olmasaydı dünya nasıl bir yer olurdu?” sorusunun "Medeniyetler çatışması olmazdı, terör olmazdı" şeklinde cevaplanamayacağını öne sürüyor. İslâm’ın bir sorun kaynağı olarak görülmesinin meselelerin doğru biçimde değerlendirilmesinin önündeki engel olduğunu, Ortadoğu’nun sakinleşebilmesi için Batı’nın askeri ve siyasi müdahalelerine son vermesi gerektiğini söylüyor.

Bugün mesele kendisine Dubaileşme veya Iraklaşma seçenekleri sunulan İslâm coğrafyasının yeni bir Kurtuba modeli çıkarıp çıkaramayacağıyla ilgilidir. Bu doğru kimseleri bulup desteklemekle ilgili bir şeydir. Geçmişte sivil toplumda Çelik Gülersoy gibi bakanlardan, belediye başkanlarından daha mühim biri çıkmıştır, 1970’lerden itibaren İstanbul’un devrik mezar taşlarını ayağa kaldırmış, Beyaz Köşk’ü, Yeşil Ev’i, Hidiv Kasrı’nı Büyükada İskelesi’ni onarmıştır. Hayrettin Karaca gibi toprağa, ağaca, Anadolu’ya sahip çıkan birisi çıkmıştır.

Şehirlerimizde kent ormanı teşkil edilmesi gibi her vilayetimizde Cumalıkızık gibi geleneksel kültür ve mimarinin teşhir edildiği köyler, marka kasabalar oluşturulmalıdır. Bugün Rothenburg ob der Tauber’i, Český Krumlov’u daha detaylı araştırmak lazımdır. Kasabalarımızı, köylerimizi koruma altına almamız, köy turizmini desteklememiz lazımdır. On yıl önce Ankara’daki bir toplantıda TaTuTa temsilcileri, Turizm Bakanlığı’nın üst düzey idarecilerinin yüzüne karşı bizim yaptığımız turizm faaliyetlerinin yasal bir zemini bulunmuyor, jandarma tesislerimizi basıp işletmemizi kapatıyor dediklerine şahit oldum. Geçen zaman içinde işletme sayılarını arttırmış olsalar da Türkiye’de agroturizmin halen başlangıç aşamasında olduğu söylenebilir.

Şükürler olsun ayağımızda on beş bin liralık ithal ayakkabı yoktur. Gençler biz kara lastik giyeceğiz. Bir geleceğimiz olması isteniyorsa İstanbul’da ve Ankara’da on katlıdan yüksek binaların yapımı durdurulmalıdır. Buralarda rantla esaslı bir harbe girilmelidir. İstanbul’un nüfusunun elli yıl zarfında makul bir seviyeye çekilmesi, Anadolu’da yeni kurulacak orman dostu şehirlere kaydırılması planlanmalıdır. 

YORUM EKLE

banner19

banner26