Yeni bir medeniyet arayışı

‘Oğlum Behçet... Sen bir medeniyetin iflası nedir bilir misin?

(...)

Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin.
Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.’

(Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste)

Osmanlı’nın son döneminde bütün dünyada olduğu gibi bizde de bir ‘arayış’ vardır. Değişen dünyada yerimizi almak için canhıraş bir gayret söz konusudur. Lakin bütün çabalar bünyeyi hastalıktan temizlemeye yetmemiştir. Çünkü tümör bütün bünyeyi sarmıştır ve de temizlenmesi artık kolay kolay mümkün gözükmemektedir. Yapılan müdahaleler ise sadece hastanın ömrünü bir parçacık uzatmıştır.

Peki hastanın bir nevi ömrünün hasılatı olan bütün o yüzyılların tecrübeleri berhava mı olacaktı? Dünyanın dört bir yanına nizam veren Devlet-i Ali kül olup tarihe mi karışacaktı? Hiç mi filizlenecek tohum yoktu? Boğuntudan boğuntuya savrulan, cepheden cepheye koşan aç, sefil ve de biçare çil yavruları ne yapacaktı şimdi?

Evet, Osmanlı'nın son dönmelerinden bahsediyoruz.

Balkan toprakları elimizden-avucumuzdan çıktı, Kafkasya coğrafyasını yitirdik, Afrika’da durmak artık bir hayal! En önemlisi Mekke’siz, Medine’siz, Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz, Halep’siz… nasıl yaşayabilirdik? Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı eserinde Kudüs’ün düşüşünü anlatırken o günlerin halet-i ruhiyesini şöyle dile getirir:

Karargâhın içinde: Kudüs düştü! sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Halep’e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı.

Artık yalnız Anadolu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğa, onun bütün rüyalarına ve hayallerine allahaısmarladık. 

Zeytindağı’nın çamları arasından, güneşi hiç sönmeyecek, hiç akşam gölgesi görmeyecek gibi bakan Lut çukuru şimdi bütün imparatorluğu içine çeken bir mezar gibi genişleyip derinleşiyor.

Eşyamı ve kâğıtlarımı bavuluma yerleştiriyorum. Artık Şam’dan ayrılıyoruz. Cemal Paşa İstanbul’da istifa edecektir.

()

Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. Yarın kendimizi Anadolu köylerinin arasında Kudüs’süz, Şam’sız, Lübnan’sız, Beyrut’suz ve Halep’siz öz can ve öz ocak kaygısına boğulmuş, öyle perişan bulacağız.

Kumandanım harap Anadolu topraklarını gördükçe:

- Keşke vazifem buralarda olsaydı, diyor.

Keşke vazifesi oralarda olsaydı. Keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun boş ve terk edilmiş vatan parçası üstünden geçseydi.

Eğer kalırsam, diyor, bütün emelim Anadolu’da çalışmaktır.

Eğer kalırsa, eğer bırakılırsa... Anadolu hepimize hınç, şüphe ve emniyetsizlikle bakıyor. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş gelene geçene:

- Benim Ahmed’i gördünüz mü? diyor.

Hangi Ahmed’i? Yüz bin Ahmed’in hangisini?

Yırtık basmanın altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor.

- Bu tarafa gitmişti, diyor.

O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi? Kanal’a mı? Sarıkamış’a mı? Bağdat’a mı?

Ahmed’ini buz mu, kum mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi?

Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed’ini görsen ona da soracaksın:

- Ahmedimi gördün mü?

()

Hayır... Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik, fakat Ahmed’in her şeyi gördü; Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.

()

Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bu anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek....

Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik.’*

Ahmed’siz bir dünya

Evet, durum tam da böyledir. Artık Ahmet’siz bir dünyaya kendimizi hazırlamalıydık.

Şimdi var gücümüzle Anadolu müdafaasını vermek zamanıdır. Genci-yaşlısı, kadını-erkeğiyle öz can müdafaası yani...

Çünkü Akif’in Asım kitabında dediği gibi;

‘Yurdumun kan kusuyor mosmor uzanmış denizi!
Tüter üç beş baca kalmış... O da seyrek seyrek...
Âşinâ bir yuva olsun seçebilsem, diyerek...
Bakınırken duyarım gözlerimin yandığını;
Sarar âfâkımı binlerce sıcak kül yığını.
Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar;
Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar.
Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler,
Sâde yalçın kayalar, sâde ıpıssız çöller.
Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün;
Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün.
Gündüz insan sesi duymaz, gece görmez bir ışık,
Yolcu haykırsa da baykuş gibi, çığlık çığlık.
«Bu diyârın hani sâhipleri? » dersin; cinler,
«Hani sâhipleri? ..» der, karşıki dağdan bu sefer!
Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar?
Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar?
Hani bir şanlı Süleyman Paşa? Bir kanlı Selîm?
Âh, bir Yıldırım olsun göremezsin, ne elîm!
Hani cündîleri, şâhin gibi, ceylân kovalar,
Köpürür, dalgalanır, yemyeşil engin ovalar?
’ **

Hal böyle olunca can havliyle son sığınağımız Anadolu’da tutunmaya çalışmışız. Yirminci yüzyılın başında bir avuç Anadolu coğrafyasını bile bize çok görenlere karşı canla-başla ama en önemlisi iman gücüyle verilen Kurtuluş Mücadelesi bir parça kendimize gelmemizi sağlamış böylece.

-Kendimize gelmişiz de elde avuçta ne kalmıştır?

-Her şeyin yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.

-Peki ne ile olacak bu yeniden imar ve diriliş?

-Şüphesiz insan gücüyle…

-Nerede o yetişmiş insan gücü?

-Çanakkale’de 13-15 yaşlarındaki geleceğin beyinlerini de yitiren bu ümmetin çocukları ne yapsın şimdi?

En müşkülatlı mevzu da bu idi. -Bugün de öyle değil mi?- Hayır mevzu sayısal olarak varlık-yokluk meselesi değildir. Söz konusu olan nitelikli, ahlaklı, inançlı, donanımlı, çağın ilmine vakıf insan meselesidir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mahur Beste’de; 

‘Oğlum Behçet... Sen bir medeniyetin iflası nedir bilir misin? (...) Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin.
Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.’***
derken aslında tam da varlıkta yokluk çeken yetişmiş insan eksikliğine dikkati çeker.

Bir kere insan bozulmayagörsün, gerisi çorap söküğü gibi dağılıp gider. Tekrar kendisine gelmesi toparlanması zordur insanın. Çünkü insan bir makine değil, içine ruh üflenen canlı bir varlıktır.

Netice…

Şüphesiz medeniyetlerin hammaddesi insandır. İnsan aradan çekilince devletlerin de medeniyetlerin de bir kıymeti harbiyesi kalmaz. Böyle bir durumda yapılacak yeni medeniyet arayışları da sonuçsuz kalacaktır. Ya da rüzgârın savurduğu yöne doğru medeniyet dairesinden medeniyet dairesine geçişlerle köksüzleşecektir. Kökü olmayan medeniyet ağacı ise her an devrilmekle karşı karşıyadır.

İşte bugün sorunumuz da budur!...

Kaynak:

*(Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay, Pozitif Yayıncılık)

**(Safahat, Mehmet Akif Ersoy, DİB Yayınları)

***(Mahur Beste, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergâh Yayınları)

YORUM EKLE
YORUMLAR
Y. Çukur.
Y. Çukur. - 1 ay Önce

Allah razı olsun diyorum.

Fatma Erdoğan
Fatma Erdoğan - 1 ay Önce

Evet hocam yüreğine sağlık
Çok güzel ve anlamlı bir yazı okudum. Çok doğru dediniz
İnsan bozuldumu dünya da medeniyet diye bir şey kalmaz...