Yazdan kalanlar: Karadeniz'in saklı hazineleri

Zaman dardı, görülecek yaşanılacak çok şey vardı hepsini biriktirdim, şimdi avare kaldıkça yaşıyorum. Sedat Anar santuruyla eşlik ediyor bana. Arada naif sesiyle koparıyor satırlarımdan beni. O bitiyor Farid Farjad başlıyor. Ah! Zaman hep dar, biz ise çokça genişiz. Temmuzda veda ettik bu şehre bu yaz. Bursa üzerinden İznik, Pamukova, Geyve, Taraklı ve gönlümüzün şehri Göynük. Sonrasında Bolu, Kastamonu ve Alaçam. Tabi bu kadar hızlı olmadı. Bursa’da sevgili yeğenim Fatih’e, İznik Göllüce’de baba dostumuz Salim Balaban’a misafir olduk. Her iki aileye de kalbi teşekkürler. Buraları kısa geçiyorum ikisi de ayrı yazıların konusu. Bursa hep gönlümüzde olan bir şehir. Bir Bursa yazısı yazmıştım geçen yıllarda, bir Bursa ziyaretimizin ardından. İçinde sevgili dostum nöbetçi seyyah Yavuz Selim de vardı ama bilgisayarla beraber yazı da çöktü. Sanırım Bursa’yı bu sefer yürüyerek tekrar gezmem gerekecek daha detaylı bir şekilde. Belki Yavuz Selim’le tekrar künefe yiyeceğiz, Koza Han’da çay içeceğiz, Lanlako’da dertleşeceğiz. Aslında gönlümden geçen Ulu Cami’nin oralarda konaklayıp sabahın o güzel vaktinde henüz şehir uyanmadan, ezanlarla uyanıp sokak sokak gezmek bu şehri turistler gibi. O asude vakitlerde o derin mânâ içinde.

İznik ve Göllüce köyüyle ilgili de yirmi yıllık bir hikâye var, o da bir müstakil yazıyı hak ediyor fazlasıyla. İznik, tarihiyle, taşıdığı medeniyetlerin izleriyle görülesi ve düşünülesi bir şehir. İznik Geyve hattı oldukça verimli münbit topraklar. Kuruluşun ve mayalanışın bu topraklarda başlaması bir tesadüften ibaret değil elbette. İznik, Pamukova ve Geyve her türlü meyvenin ve sebzenin yetiştirildiği dağların arasında geniş düzlükler. Bir yanda İznik Gölü, diğer yanda Sakarya Nehri bu topraklara can veriyor. Geyve ne kadar güzel bir isim; Geyve meyve, ayva. Fiil çekimi gibi oldu. Geyve’nin ayvası meşhurdur. Gerisini saymazsak eğer, bir kiraz mevsiminde bir de ayva mevsiminde ziyaret ederiz bu hattı. Göynük’lü de sayılırız yarı. Bir de “Geyve’nin gülleri” var.

Uzun zamandır Kastamonu üzerinden gidip geliyoruz Alaçam’a Bafra’ya. Samsun’u bypass ediyoruz. Ilgaz’a varıp Kastamonu’ya döndüğümüzde içimize bir ferahlık geliyor. Yolun uğultusundan uzaklaşıyoruz yavaş yavaş. Artık istediğimiz yerde durabilir, tüneli de bypass edip Ilgaz dağına çıkabiliriz. Dağın eteğindeki o buz gibi sudan içip canlı suyla plastik kutulara hapsedilmiş suyun farkına varabiliriz. Zaman ve yol durumu belirler bunu. Hiç olmadı bir Ilgaz türküsü tuttururuz. Kastamonu’dan her geçişimizde denk getirip bir kamu misafirhanesinde konaklıyor şehri geziyorduk eskiden. Artık çok zor, kamu misafirhaneleri otel fiyatlarında. Biz de bir çadır edindik. Bir gece Sakarya/Taraklı Karagöl yaylasında, Karagöl’ün kenarında konakladık. Zaten çocuklara sözümüz vardı, böylece sözümüzü de yerine getirmiş olduk. Gün batmadan, bir eşek yükü odunu hazır edip yıktık çadırın yanına. Kurbağa senfoni orkestrası uğurladı günü. Sonra yıldızlı gökyüzü altında çakal ulumaları. Bizim dışımızda iki çadırda bir grup genç var. Gençlerin böyle arkadaş grubuyla kamp yapmaları ne güzel. Elektrik yok, internet yok. “Abi ihtiyaç olursa biz buradayız, hani ayı filan…” Ayı gelse bana koşacaklar eminim! Sonra iki koyun köpeği mevzileniyor çadırımızın yanına, sabaha kadar ayrılmıyorlar. Neyimiz varsa paylaşıyoruz, hoş çok şey istemiyorlar, ekmek olsun yeter, kanaatkâr hayvanlar.

Sırtını dağa yaslamış, içinden su akan kadim şehir Kastamonu hakkında bir yazı nasip olmamışsa, henüz adımlarımız yeterli değil demek ki. Biraz daha vakit ayırıp bu kadim güzel şehrin manevi havasını teneffüs etmemiz gerekecek.

Bakmayın böyle gezi yazıları yazmamıza, çok gezdiğimiz söylenemez. Gittiğimiz i/ellerin sayısı iki elin parkaları kadar ancaktır. Yaptığımız; insanların transit vurup gittiği yollardan çıkıp bir yerlere takılarak gitmek. Yani yoldan sapmak, yoldan çıkmak iyidir zaman zaman. Allah istikametimizi korumada bize yardım etsin. İstanbul’dan Samsun’a gidişimiz bazen bir haftayı buluyor. Bu yıl öyle oldu. Yolu az değiştirerek, az biraz da uzatarak, güzergâh üzerindeki görülecek yerleri görmeniz mümkün. Yaptığımız bu.

Bu sene köyde ata yadigârı eve can vermeye çalıştık. Eski ahşap bir evde kalıyorsanız avare kalamazsınız, sürekli bir yerleri tamir etmeniz gerekiyor. Elinizin keser tutuyor olması lazım en azından. Eski evler yaşlı insanlara benzer, mıknatıs gibi çeker insanı. Gelen misafirler yeni ev yerine önce eski eve uğruyorlar. Herkesin orada bir yaşanmışlığı var, sofrasına oturmuşluğu var. Eski evler bereketlidir. Evden yeni bir ev çıktığı hâlde, geriye bir ev kalmıştı yine. Kalan eski eşyalarla eski ev yine de hayatiyetini sürdürdü. Eşyanın, fazla eşyanın nasıl bir yük olduğuna bir kez daha şahit olduk. Basit eşyalar bile güzel duruyor, bir tutam yayla çiçeği bile farklı duruyor eski evlerde. Hele çocuklar için ayrı bir mutluluk ve eğlence kaynağı oldu. Nerede kurulu sofra buldular, oraya oturdular. Hatta menü takibi yapıp hangi evin, hangi öğününün menüsü sağlamsa oraya gittiler. Eski evi okuma salonu ve atölye olarak kullandılar. Hiç şehre inmeden iki ay kalmışız köyde, göz açıp kapanıncaya kadar geçti zaman. Yaz’ın ömrü az olur derler.

……………………………………

İstanbul’dan komşumuz, dostumuz, Murat Urgancı bizi İnebolu’ya davet ediyordu, bir türlü gerçekleştirememiştik. Bu sefer hadi dedik çıktık yola. Sıcak bir Ağustos günü gökten iner gibi indik Alaçam’a. Alaçam, Samsun’un küçük şirin bir ilçesi. Ama Bafra’nın gölgesinde kalmış hep. Zaten Bafra’nın Alaçam’ı diye biliniyor. Meğer önceleri Bafra’nın nahiyesiymiş. Bir de Alaçam diye bir köyü var Samsun’un, ayırt etmek için bizim ilçe Bafra’nın Alaçamı olarak biliniyor. Bafra ovası bilinir ama Alaçam’ın da çok geniş tarıma elverişli toprakları var. Çeltik tarlalarının ve göllerin büyük bölümü Alaçam sınırları içerisinde. Ondokuzmayıs ilçesi öncesinde başlayıp Bafra’yla en geniş sınırlarına ulaşan verimli topraklar Alaçam’a doğru daralarak devam eder ve Yakakent’te biter, deniz dağlara kavuşur. Bu hat gerilmiş bir yay gibidir, ortasında Bafra bulunur. Kızılırmak bir ok gibi uzanıp Karadeniz’e saplanır. Şehirler zaman içinde değişiyor, bunu içinde olanlar fazla fark edemiyorlar belki. Sosyokültürel yapı değişiyor, şehirler betonlaşıyor.

Bafra’yı yazmıştık daha önce, Alaçam üzerinden devam edelim. Alaçam; tarihi M.Ö 5500’e kadar uzanan, merkezi biraz içeride Karadeniz’in tipik bir kıyı kasabası. Bir kısmı harap olmuş altmış civarında tescilli eski eve sahip. Çarşamba günleri pazar kuruluyor olmasıyla hareketlilik yaşayan şehir, haftanın diğer günleri sakin. Anadolu’nun bir kasabasına gidecekseniz şayet pazarın kurulduğu bir güne denk getirin derim. Hem bölgenin ürün yelpazesini görür, hem kullanılan aksan hakkında bilgi sahibi olursunuz, hem de yüzleri kırmızı kanlı canlı köylüsüyle tanışırsınız.

Yazın köye kente gitmenin en güzel tarafı akraba ziyaretleri, sıla-i rahim. İnsan nasıl tazeleniyor. Teyzemde kahvaltı yapıp hasbihal ediyoruz. Hava ısınıyor, yola çıkıyoruz, Yakakent ve Gerze. Yakakent’e küçük bir balıkçı kasabası diyebiliriz. Geçim kaynağı balıkçılık olan şehre balıkçı barınağı farklı bir güzellik katıyor. Yakakent Samsun’un bu yöndeki son durağı.

Sonra Gerze geliyor, Gerze; deniziyle ve hemen ardında yükselen dağlarla mavinin ve yeşilin her tonunu içinde barındıran küçümen, yaşanabilir ‘sakin şehir’ unvanına sahip şirin bir kasaba. Tabi Sinop’un bir ilçesi, fakat Gerze, Alaçam’la, Bafra’yla daha içli dışlı. Alaçam ve Bafra pazarına gelir, giderler. Sokaklarında gemi maketi atölyelerinin sıkça görüldüğü kasabanın esas gelir kaynağı balıkçılık. Şehir altmış yıl önce bir evin mangalından çıkan kıvılcım sonucu lodosun da etkisiyle feci bir yangın geçirmiş, bin civarında ahşap ev kül olurken bir tarih de yok olmuş.

Sakin şehri rahatsız etmeden sakince geçiyoruz. Bu hatta yollar yenilendi, yeni yol, kıyıyla dağların bağını kesse de ulaşım kolaylaştı. Bir hamlede Sinop’tayız. “Kuzeyin yıldızı ülkemizin kaptan köşkü” Sinop’a uzaktan selam verip Ayancık istikametine dönüyoruz. Sinop’la Ayancık arasında tatlı bir tabiat yapısıyla karşılaşıyorsunuz. Dağlar gerilere çekilmiş, yeşilin her tonunu içeren geniş tatlı meyilli bir coğrafya. Yeşilin içinde resim gibi köyler. Ayancık’a vardığımızda hava değişti şiddetli şimşek ve gök gürültüsü başladı. Ayancık’la beraber bundan sonraki yerleşim yerleri dere boylarına ve dereyle denizin buluştuğu dar düzlüklere kurulmuş. Geçen yıl yaşanılan sel felaketinin izleri silinmeye çalışılıyor, ancak halen derin izler var. Ayancık Türkeli arası zor bir coğrafya yollar virajlı, kâh dağlara tırmanıyorsunuz, kâh denize iniyorsunuz. Fırtınaya tutulmuş taka gibi dala bata devam ediyoruz yolumuza. Yol üzerinde güzel köyler, donanımlı evler ve bol miktarda yabancı plakalı araçla karşılaşıyoruz. Geriye kalanlar da İstanbul plakalı zaten. Bu bölgede gurbetçilerin çok olduğunu biliyorum. İstanbul ise gurbetten sayılmıyor. Gurbetçilerin yılda bir kez de olsa gelip köylerini kasabalarını canlandırmaları güzel.

Yol üzerinde ilginçlikler ilgimi çeker hep. Köy isimleri köylerin kasabaların halleri. Birisi bir vitrin mankeninden bahçesine korkuluk yapmış. Sanırım mısır bahçesi domuz gelmesin diye koymuş. Babam oyuk derdi bunlara, eski kıyafetlerden yapardı. Çarmıha gerilmiş insan gibi dururdu. İkindi vakti hava karardı, gökyüzü denize indi, yağmur bir hışımla vurdu geçti. Sonra hava tekrar yükseliyor, akşam kızıllığı bulutların arasından bir sahne ışığı gibi vuruyor denize. Türkeli’ni de geçiyoruz, bir anda Kastamonu sınırları içindeyiz. Çatalzeytin, dağın eteğinde sahil boyu uzanmış güzel bir kasaba. Adına uygun olarak küçük zeytin bahçeleri görüyoruz, düzgün bir sahili var. Buralarda dere boyu yerleşmemiş tek yerleşim yeri diyebilirim. Tabiat buna izin vermemiş. Diğer şehir ve kasabalar içinden geçen derenin derinliklerine doğru bir kanaviçe işlemesinin derin motifleri gibi. Hava kararıyor güzel yerlerin, manzaranın içinden geçiyoruz, niyetimiz dönüşte uğrayarak yol almak. İnebolu’da dostum Murat karşılıyor bizi, takılıyoruz ardına. Taş döşeli eski bir yoldan ve eski evlerin arasından tırmanırken şehrin ışıkları yanıyor. Bir set başına çıkıyoruz, dere içine kurulmuş şehrin terasındayız. Yine manzarama bir şehir buldum diyorum. Geceleyin şehri uzaktan seyretmeyi severim, bu çocukluğumdan kalma bir alışkanlık. Vadiye doğru bir dantel gibi işlenmiş şehir. Yamaçlarda ışıklar görsel bir şölen sunuyor. Bir şehre akşam girdiğimde sabahı zor ederim, onun gündüz görünümünü, sabah hareketliliğini merak ederim. Nihayet sabah oluyor, namaza gidiyoruz bir Yar’ın başındaki camiye. Ortalık ağarmaya başladı, şehrin ışıkları gece mesaisi yapan işçiler gibi uyku öncesi mahmurluk. Birazdan gündüz uykusuna dalacaklar. Namaz sonrası uyku tutmuyor, bir yolunu bulup çocukları da uyandırıp çıkıyoruz sokaklara. Şehrin çatısı durumunda bir mahalle bulunduğumuz yer. Yamaçların başına kurulan eski konaklar çoğu terkedilmiş, erik, elma, ceviz gibi çeşitli meyvelerin bulunduğu bahçeleri yabani ot basmış. Meyveler yere serilmiş sessiz sedasız toprağa karışıyorlar. Bir yanda bunlara ulaşamayan insanlar, bir yanda o insanlara ulaşamayan meyveler. Yaman bir çelişki. Göç böyle bir şey; köyleri, kasabaları, evleri, bahçeleri, yaşlıları, öksüz bırakıyor.

İnebolu evleri aşı boyasıyla boyanmış, çatıları taş örtüyle örtülmüş ilginç bir mimari. O taşları üzerinde hâlen taşıyor olmaları temelinin ve iskeletinin ne kadar sağlam olduğunun kanıtı. En iyisi İnebolu evleriyle ve İnebolu’yla ilgili bilgi için belediyenin web sayfasına müracaat edelim.

 “İnebolu Evleri genelde 3 katlı bahçeli yapılardır. Bahçelerde erik, fındık, dut, elma, ceviz gibi meyve ağaçları bulunur. Hemen hemen her bahçede su kuyusu bulunur. Ayrıca bahçelerde yaz sohbetleri için çardak veya avlu içinde oturma mekânları bulunur. Evler genelde bordo-beyaz renktedir. Bordo rengini Aşı Köyü'nden çıkarılan toprakla yapılan Aşı Boyasından alır. Aşı boyası bu ahşap evleri 20 yıl boyunca rahatlıkla koruyabilmektedir.

İnebolu evlerinin çatısı genelde dört tarafa eğimlidir. Çatı denizden çıkarılan ve Marla Taşı (Arduaz) denilen geniş ve ince taşlarla örtülmüştür. Çatıda taş kullanılmasının sebebi son derece sert Karadeniz poyraz rüzgârlarında çatının dayanıklı olmasıdır. Marla taşı ise ince, düz yapısı ve ısı yalıtımına sağladığı katkıdan dolayı tercih edilmiştir.

Bu evlerin bodrum katları soğuktan korunmak ve rutubeti önlemek amacıyla taştan yapılır. Şehrin merkezinde bu bodrum katlar iş yeri veya kiler olarak, kırsalda ise ahır olarak kullanılır. Her kat yüksek tavanlı, bol pencereli ve bağımsız bir daire şeklinde ana salona açılan odalar şeklinde tasarlanmıştır. Kat girişleri ana kapı girişinden veya dışarıdan merdivenle ayrılır. Bunun amacı ise aile genişledikçe bağımsız olarak evin rahat bir şekilde kullanılabilmesidir. Her katta tuvalet ve banyo bulunmaktadır. Bunun yanı sıra yatak odasında dolap denilen bugünkü kullanımda ebeveyn banyoya karşılık gelen ilk bakışta gardırop izlenimi uyandıran küçük banyo bulunur. Bazı evlerde iki odadan oluşan çatı katı da bulunur.”

Ekmek alma bahanesiyle Murat Urgancı’yla çarşıya inip biraz dolaşıyoruz. Dere kenarındaki dar düzlüğe kurulmuş şehir. Derenin iki yakasında yamaçlarda eski evler, bir kısmı eski haliyle duruyor. Çatısı taş ve aşı boyasıyla boyanmış göz alıcı renkler. Sokaklar sahilden dağa doğru açılıyor, oldukça hareketli. İlçenin pazarı, köylü yeni inmiş kasabaya yüzlerinden belli. Küçük sepetler, elek, kalbur gibi el emeği ürünler, bahçeden yeni toplanmış terütaze sebzeler meyveler. Çarşı-pazar gezmeyi, özellikle pazarın kurulduğu bir günse gittiğim şehrin pazar yerini gezmeyi, yöreye has ürünleri görmeyi ve almayı severim. Gerçi İnebolu’nun yöresel ürünlerine yabancı değiliz. İstanbul’da kaç yerde İnebolu pazarı var. Bildiğim en geniş olanı Fatih Balat’ta kuruluyor. Başka semtlere de kurulduğunu duydum. Sonra tekrar çocuklarla beraber gezeriz deyip eve çıkıyoruz. Ancak tekrar çarşıya indiğimizde sıcak basmış, Ağustos sıcağında herkes gölgelere çekilmiş, sabahki o hava kaybolmuş, sokaklardaki o hareketlilik bitmişti. Yapılabilecek en iyi iş kent müzesini gezmekti. “Kurtuluşa Giden Yolda İnebolu Kent Müzesi” dönemin Kastamonu Valisi Abdurrahman Paşa tarafından Sultan II. Abdülhamid’in talimatı ile 1882 yılında medrese olarak inşa ettirilen tarihi bir yapı. İstiklâl Harbi sırasında; işgal ordularının el koyduğu Osmanlı silah ve cephanesi İstanbul’dan bin bir güçlükle tekne ve takalarla İnebolu’ya kaçırılmış, kayıklarla sahile boşaltılmış. Buradan da omuzlarda kağnılara yüklenip Kastamonu üzerinden Ankara’ya ulaştırılmış. Üstlendiği bu sorumluluktan dolayı İnebolu, İstiklal madalyasıyla ödüllendirilmiş. İnebolu’nun tarihi, gelenek görenekleri ve İstiklal Harbi’nde üstlendiği bu sorumluluğa ait objeler sergilenmiş müzede. Yolu düşenler müzeyi mutlaka görmeli. Orhan Şaik Gökyay ve Oğuz Atay’ın İnebolu’lu olduğunu da bilgi olarak ekleyelim.

Dönmeliyiz çünkü akşam gelirken yarın uğrarız dediğimiz yerler var, müsaade istiyoruz bir daha gelmek niyetiyle. Sinop’tan kıymetli kardeşimiz Fikri Bal sürekli arıyor “hocam bekliyoruz” diye. Abana, Çatalzeytin, Türkeli, Ayancık ve Sinop üzerinden Bafra’ya seyahat ediyorum. Yol üzerindeki arkadaşlarla çay içebiliriz, demedi demeyin diye anons geçiyorum. Az sonra Türkeli’nden kıymetli dostum Kadir Özcan arıyor. “Çayın başındaki köprünün başında bekliyorum” diyor. “Dur hele daha yeni çıkıyoruz, seni ararım” diyorum.

Abana Hacıveli Mahallesi Camisi’nin önünde güzel bir mekânda çay içiyoruz, hava güzel, İnebolu bunaltmıştı, serinliyoruz. Sonraki durağımızı şöyle izah edeyim: Yolun altına, denizin kıyısına şu manzaraya küçük bir cami ekleyelim, bir de küçümen, şık, bodur bir minare. Küçük birkaç kulübe ev, bir tane de kahvehane. Dalgaları şöyle biraz yükseltelim, şu iki ulu çınarın dallarını minareye doğru uzatalım. Mavi gökyüzünün altına çınarların yapraklarını yeşile boyayalım ve resim tamamlansın cinsinden. Sanki bir küçük kartpostal. Bozkurt Dursu Köyü Poyrazlar Sahil Camii. Ortada köy filan yoktu, muhtemelen köyle cami arasını yol kesmiş, köy dağın yamacında, cami denizin kıyısında balıkçı camisi gibi kalmış. Namazı zaten oraya niyetlenmiştik. Kimsecikler yok, kahvehanede üç beş balıkçı tipli adam oyun oynuyorlar, denizin hışırtısı arasında masaya atılan yumrukların sesi geliyor. Akşam karanlığına geçtiğimiz yerlerden dönüşte gündüz gözüyle geçiyoruz. Buralarda manzarasına deniz koymayan köyü ve evi dövüyorlar. Köylerin, kasabaların, evlerin deniz manzarasına doyum olmuyor, arayıp da bulunamayacak cinsten.

Yine akşamı ettik iyi mi! Civardaki öğretmen evlerini arıyoruz, yer yok Ağustos sonuna kadar doluyuz diyorlar. Her seferinde böyle oluyor ara ki bulasın. Zaten fiyatlar uçmuş. Türkeli’ni geçemeyeceğimizi biliyorum ama sesimi çıkarmıyorum. Geç de olsa köye döneriz diyorum. Akşam namazıyla Türkeli’ne vasıl oluyoruz. Çayı geçiyoruz, köprünün başında bekliyor Kadir dostumuz. Çayı geçiyoruz, çayın denize kavuştuğu yerde biz de çaya kavuşuyoruz. Semaver fokurduyor. Kadir dostumuz iki arkadaşıyla ailecek masaları kurmuşlar. Türkeli çayının denize kavuştuğu yerde içinde cami de olan bir şehir parkı burası, yeni yapılmış. Namazdan sonra keşkek ve çay eşliğinde sürüyor muhabbetimiz. Sonra Mehmet Ünlü ’ye ulaşıyoruz geliyor, geç vakitte de Şükür Şentürk. Bu arkadaşlar Bafra İmam Hatip’ten ve Yavuz Selim Yurdu’ndan arkadaşlarımız. Aynı havayı solumuş, aynı kazandan çay içmişiz. Ortak geçmişimiz, maziye ait hatıralarımız çok. Hava güzel, muhabbet koyu. Bol bol kulak çınlatıyoruz.

Zaman ilerliyor, çocuklardan sürekli kalkalım ihtarı alıyorum. Durumun farkına varan arkadaşların üçü birden bu saatte Türkeli’nden çıkışın olmadığını yüksek sesle dile getiriyorlar. Kısa bir tartışmanın ardından Şükür Şentürk bizim üst kat müsait sizi orada misafir edelim deyip noktayı koyduğunda bize de bu konuyu kapatıp muhabbeti bir süre daha devam ettirmenin dışında bir seçenek kalmıyor. Tabi bizim konaklama için misafirhane aradığımızı ve bulamadığımızı bu yazıyla duyacaklar. Hatta akşam ezanı öncesi Türkeli meydanındaki belediyeye ait bir misafirhane ile geçen diyaloğu da ekleyelim. Ondan da haberdar olsunlar. Kapıya bırakılan telefonu arıyorum, Buraların aksanıyla konuşan bir arkadaş cevap veriyor. Bir an bizim Kadir Özcan’ın sesine benzetiyorum. “Kadir sen misin?” diyesim geliyor, ya Kadir’se işte baltayı taşa vurduğumuz andır. Mevzuya giriyorum bir oda olup olmadığını soruyorum. Bir oda var ama camı yok diyor. Duraksıyorum, birden toparlayıp “zararı yok hava sıcak zaten, perdesi var mı?” diyorum. O da duraksıyor, camı yok, siz perde soruyorsunuz diyor. “Yav desene penceresi yok şunun” deyip gülüşüyoruz. O sıcakta penceresiz bir odada konaklamayı göze alamıyoruz.

Sohbete muhabbete doyum olmuyor, ancak vakit ilerliyor. Kadir ve Mehmet’le vedalaşıyoruz. Bu güzel gece için kendilerine ve ailelerine tekrar teşekkür ediyorum.

Şükür Şentürk’ün peşine takılıyoruz. Eğri büğrü hayli yol alıyoruz ve Helaldı’ya geliyoruz, helal olmasa zaten gelmezdik. Oradan da Akçabük köyüne tırmanıyoruz. Dağın eteğinde yıldızların altında güzel bir köy. Sabahleyin Şükür Şentürk kardeşimin kış hazırlıklarını görünce kışın sert geçeceği kanaatine varıyorum. Düzen intizam mükemmel. Eline, emeğine sağlık.

Kahvaltı masasında muhabbeti uzatıyoruz. Zaman kısa, mevzu uzun, evini ve kalbini bize açtığı için Şentürk ailesine kalbi selamlar teşekkürler. “Yolcu yolunda gerek.” Pırıl pırıl bir hava, o güzelim doyumsuz tabiatın içinde devam ediyor yolculuğumuz. “Ve kuzeyin yıldızı, ülkemizin kaptan köşkü” Sinop’a geliyoruz. Bu ifadeyi seviyorum, kıymetli dostum Yahya Çınkıl kullanıyor. Bir kamu görevini henüz üstlenmesine rağmen Sinop’un gönlüne dokunuyor. Şehir dışında olduğu için görüşemiyoruz. Bizi adım adım takip edip ısrarla davet eden kıymetli kardeşim Fikri Bal ve dostum yurt arkadaşım Harun Köksalan’la çay içip muhabbet ediyoruz. Bu iki arkadaşla da ortak bir maziye sahibiz. Kalbi selamlar, teşekkürler. Bir Selçuklu mirası olan Alâeddin Camii’nin avlusunda nefesleniyoruz. Enine inşa edilmiş olan bu caminin sadeliği, geniş avlusu ve şehrin merkezinde yer alışı zihnimdeki sayılı eserlerdendir. Şehirleri, merkezlerindeki ulu camilerden ibaret sayarım. Merkezinde tarihi camisi, çarşısı, bedesteni yoksa şehir de yoktur. Bu şehir, bu yazının burasına sığmaz. En iyisi fazla gölge etmeden gidelim bu şehirden.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Orhan SOy
Orhan SOy - 2 ay Önce

Bu serüveni sizinle henüz facebookta arkadaş olmamışken Hocahanımın paylaşımlarından keyif ve gıpta ile takip ediyorduk. Sizin bu yazınızda tekmili birden tek seansta rejisör farkıyla ama yine keyifle seyrettik. Ailece aynı açıdan bakabilmenin avantajıyla nice serüvenlere yelken açmanızı dilerim. Biz takipte olacağız.

banner19

banner36