Yaşıyorsak şayet bir bildiğimiz var!

Bilmek ne büyük bir armağandır Yaratıcıdan insana. O’nda olanın bir zerresi insanın sahip olduğu. O kadarı bile büyük bir ağırlık, ağır bir sorumluluk. Bilmek ıstıraptır aynı zamanda. Farkına vardığı andan itibaren insan yalnızlaşmaya doğru adım atar. Bilmediğinizde çoğunluğa tabisinizdir. Çoğunluk bilgi ile değil itki ile yol alır. Çoğunluk sahip olduğu kesretle kendisini devasa bir kütle olarak görür. Kütle sabittir, yerinden oynamaz; hareket eden herkes ona çarpıp toslar. Kalabalığın azameti kütlesindendir. Özel bir mukavemet geliştirmesine gerek yoktur. İleri gitmeyi de geri dönmeyi de akıl edemez. İnsanın en serazat çağı çocukluksa en sorumsuz tarafı deliliktir. İkisinde de bilmemenin her türlüsü mevcuttur. Cahil kişi ne deli ne de çocuktur. Edindiği bilgiler kendini bıraktığı yerde sabittir. Cahil kişi içinde bulunduğu durumu gerçek bilgilenme kabul ettiği için bu yanılgının saadetini doya doya yaşar. Hiç uyanmak istemez ve bir kırıntıdan ibaret olan bilgisine en ufak bir bilgi eklemekten şiddetle kaçar.

Bilmek saklı, gizli ya da kaybolmuş bir şeyi aydınlığa kavuşturma seviyesidir. Bildikçe dünyası genişler insanın, yaraları kanar, ağrıları depreşir ve ıstırabı artar. İyi bir musiki eğitimi almışsanız şayet iyi ses ile kötü ses arasındaki farkı tefrik etme gibi bir belayı satın almış sayılırsınız. Camideki müezzinden sahnedeki sanatçıya, kürsüdeki hatipten mihraptaki imama kadar her tür kişinin sesi sizin beğeni düzeyinizle uyuşmayacağı için ıstırap verecektir. Mimarsanız çarpık kentleşme, şairseniz kötü şiir vasatın altına düştüğünde keyfinizi kaçırmaya yetecektir.

Bilmek çok büyük bir sınav kaynağı. Kişi kendinden başlayarak geniş daireler çizerek tüm evreni tanıma uğraşını bir ömür sürdürecektir. Bildikleri şeyler insanın bulunduğu yeri, gittiği yolu ve ulaştığı sonucu anlamlandırır. Bilmek en kısa tanımıyla anlamlandırmaktır. Zira kişi çok şeyi zihin dağarcığında taşıdığı halde bu bilgilerin neye yaradığını, hangi bütünün parçası olduğunu bilmeyebilir. Ne zaman ki bu idrake ulaşır başa ve sona dair ipin iki ucunu birleştirmiş olur. Hayatın başı ile sonunu uzlaştıran insan son/uç denilen noktaya ulaşmış sayılır. Bütün bildikleri insanın “bilmek” denilen o nihai bütüne ulaşmak içindir. Yani bilmek ve bir de bilmemek vardır; ortası yoktur. Karanlık ve aydınlık, yanlış ve doğru, gerçek ve sahte gibi birbirine karşıt iki yakayı teşkil ederler. Bilebilmek fiilinde bilmek için gösterilen gayret ve güce işaret vardır. Çünkü insan kendini eşyanın hakikatinden çektiği an gözünün önündekini bile görmekten aciz olacaktır. Görmek, bulmak ve bilmek fiillerinin ortaklaşa bir organizesidir.

Bilmek “uyanmak” anlamını da haizdir. Bilmemek uykudur zira. Tevrat’ın Tekvin bölümü 4.babında şu örnek bunu ifade eder: “Ve Âdem karısı Havva’yı bildi. Ve (Havva) gebe kalıp Kain’i doğurdu”. Burada cinselliğe atıf vardır. Hikemi kültürümüzde “kendini bilmek” olarak yer alan seviye zihni ve kalbi kemal ya da erginlik derecesidir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” (Zümer, 8) ayetini de bu minval üzere anlamak lazımdır. Buradaki “bilmek”ten murat hakikati bütüncül idraktir. İnsanın bütün bildikleri oraya akar.

Bilme erişkinliğine ulaştığı zaman kişi artık geri dönüş yoktur. Bilmenin metafizik ikna gücü insanı silahını bırakıp teslim olmaya sevk eder. Bilmek karşısında yapılacak bir şey yoktur artık. Bir kere bildiniz mi bilmemiş gibi yapamazsınız. İnsan 24 saat bildiriye maruz kalandır. Mesaj bombardımanına uğramadığı hiçbir ânı yoktur. Bakmayın siz sorulan soru karşısında insanların “bilmiyorum” demelerine. Bu tavır çekimserliğin, tedirginliğin ve de kararsızlığın bir göstergesidir. Hayat dediğimiz serüven insanoğlunun bile isteye yaşadığı bir sürecin adıdır. Bilerek ve isteyerek mesuliyeti yüklenir insan. Bilmeden ve istemeden yaptığı şeylerden sorumlu değildir insan. Kasıt yoksa maksat değişir. Dünyadaki fiillerimiz kast-ı mahsusa ile tutanaklara geçer.

Dünya bir bilgi çöplüğüdür. İdeolojilerin, doktrinlerin, öğretilerin kullanılıp atıldığı yerdir burası. Bilen bildiğini bilgeliğinde saklar, orta yere saçmaz, pazara sunmaz. Çokbilmişler bu yüzden hiçbir şey bilmeyenlerdir. En başta “haddini bilmek” denilen mertebeden yoksun kalmışlardır. Özdemir Asaf gibi söyleyecek olursak: “Her zaman bilenler her şeyi bilmez/ Her zaman bildiğini söyleyenler başka bir şey bilmez” Bildiğini sıkça vurgulayanlar pazara sunacak tek bir malı olanlardır. Her daim bildiğini söyleyenler bir mecliste sükûta oturacak yer tanımayanlardır. Şayet bilseydi kediler kedi, yılanlar yılan, elmalar elma olduğunu başka türlü davranmazlar mıydı birbirlerine ve de kendileri gibi olmayanlara? Kedi kedi olduğunu bilmediği için bu kadar sessiz. Tıpkı diğer hayvanat gibi. Bilseydi ilk bileceği şey varlıktan sonra yokluk olacaktı ve bütün hayvanlar gibi belki de feryat edecekti.

Anlamakla yapmak arasında bir geçit vardır. Biz insanlar hep bu geçitten geçeriz. Anladıktan sonra bilir, bildikten sonra yaparız. Neyi ne kadar bildiğimiz dünyaya kattıklarımızın yanı sıra dünyada kapladığımız yer kadardır.

Bilseydik böyle olacağını, hiç bilmek denilen ağaca tırmanır mıydık?

Bildiklerimizin çoğu galiba bilmediğimiz şeylerde kendini saklıyor; peşinden koşup bulalım ve onları hakikatin bünyesinde ait oldukları yerlere yerleştirelim diye.