Yalnız ve sessiz kalan Kâbe’den anladıklarımdır

Kâbe, yeryüzünde Tevhid'in sembolüdür ve insanlık tarihi ile yaşıttır. İlk insan eliyle inşa edilmiş olsa da o, insanın değil Allah'ın evidir. Beytullah’tır.

“Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir.”[1]

Kâbe insan eseri olsa da ona atfedilen değer Allah'tandır.  Allah'ın şeairinden olduğu için Allah'ı işaret eder. Allah'ı hatırlatan her şey kıymetlidir. O’nu en çok hatırlatan şey, en kıymetlidir.

Kâbe'ye vardığınızda kendinizi bir insanın ya da bir devletin evine varmış gibi hissetmezsiniz. Aksine Allah'ın evinde hissedersiniz. Zuyufu’r Rahman/Allah'ın misafiri olursunuz. Sizden önce nice nebileri, sıddıkları, salihleri ağırlamıştır bu ev; adını sanını bilmediğiniz, insanlar arasında şanı olmayan, değer görmeyen, varlığı bile fark edilmeyen; ama Allah'ın bildiği, değerliler arasında ilk sıralarda olan nice güzel insanları, insan dostlarını, âlem dostlarını, Allah dostlarını…

Tarih boyunca sultanlar, melikler, emirler gelip gitmiştir de hiçbiri buraya malik olmaya kalkmamıştır. Sahip olmaya kalkanlar da helak olmuştur. Haddini aşıp Kâbe'nin dibine saraylar, gökdelenler yapanlar bile ona sahip olamamışlar.

İnsan eliyle inşa edildiği için insanlığın başına gelen felaketlerden Kâbe de etkilenmiş, yıkılmış, yanmış, sel baskınlarını uğramıştır. Fakat her seferinde muvahhid ve hanif insanlar eli ile yeniden inşa edilmiştir. Hz. İbrahim (as) ve Hz. Muhammed (sas) döneminde olduğu gibi.

Bugün Kâbe sağlam ve dimdik ayakta. Ama bir virüs salgını sebebiyle yalnız. İnsanların çöküşüne, sapkınlığına, azgınlığına, acizliğine, hidayetten ve insanlıktan uzaklaşmasına şahitlik ediyor.

Şimdiye kadar hep insanlar Kâbe'ye gidip dertlerini, tasalarını, temennilerini, tövbelerini dile getirdiler. “Acaba Kâbe bize ne diyor? Bizden ne istiyor? Hangi mesajları veriyor?” diye sormadılar. İnsanlardan uzak kalarak kendi yalnızlığına çekilen; kuşlardan, bulutlardan, yıldızlardan, rüzgârdan, Ay’dan Güneş’ten ve gariplerin duasından başka hiçbir şeyi kendisine yaklaştırmayan ve artık hiç kimseyi misafir olarak kabul etmeyen, milyonların kapısına koşmasına ve Hacerü’l-Esved köşesine dokunmasına izin vermeyen Kâbe acaba ne demek istiyor olabilir?

O Hacerü’l-Esved ki; peygamberler tarihinin en önemli halkaları Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Muhammed'in elleri dokunmuştu ona. Peygamberlerin elini öper gibi onu öpmek için sıraya giren insanlar, heyecanından kendine hâkim olamıyor, onurunu ve gururunu bir tarafa bırakıp ezilme pahasına sıraya giriyorlardı. Belli ki Hacerü’l-Esved aracılığıyla bize uzatılan kutlu eller geri çekilmiş, o da Kâbe gibi kendi yalnızlığına kapanmış.

Sessizliğe ve yalnızlığa bürünen Kâbe sahiden bize hangi mesajları veriyor? Tavaf alanını bomboş gösteren o fotoğrafa bakınca içimden şunlar geçti:

Ben sadeyim, siz lüks yarışına girdiniz.

Ben küçüğüm, siz büyüklük yarışına girdiniz.

Ben Allah'ı işaret ediyorum, siz kendinizi işaret ediyorsunuz.

Ben siyah taşlardan ibaretim, siz kara kalplerden ibaret oldunuz.

Ben, bana güvenip gelenleri bağrıma basıp kanatlarım altına alıyorum; siz, size güvenip gelenleri geri çeviriyorsunuz.

Ben, bana gelenlerin dertlerini dinliyorum; siz, herkese kendi şikâyetlerinizi anlatıyorsunuz.

Ben, her geleni zemzem ve hurma ile doyuruyorum; siz, doymuyorsunuz, doyurmuyorsunuz.

Ben, dünyanın her yerinden gelenleri kendi etrafımda birleştirip, saflaştırıp, kardeş yapıyorum; siz, kendi içinizdekileri bölüp, parçalayıp, düşmanlaştırıyorsunuz.

Ben, gece gündüz kulluktayım, ayaktayım; siz, gündüz gece uyuyorsunuz.

Ben, âlemle uyum içindeyim; siz evrene savaş açtınız.

Ben, geçmişinizi hatırlatmaya çalışıyorum; siz, ‘gelecek’ diyorsunuz.

Üstelik siz etrafımda yedi dönerken verdiğiniz sözleri tutmadınız. Etrafımda dönerken yan yana, kol kola olduğunuz halde, yurtlarınıza dönünce aralarınıza gâvur mahsulü suni sınırlar ördünüz. Düşman oldunuz. Kan döktünüz. Ölen de, öldüren de ‘Allahu ekber’ diye bağırıyordu. Fakat Allah'ı değil kendinizi büyüklüyordunuz, kendinizinkileri ululuyordunuz...

Yurtlarınıza dönünce günde beş vakit yönünüzü bana dönüyordunuz. Ama gönlünüzü ve zihninizi başka kıblelere çeviriyordunuz: Şan, şöhret, servet, şehvet… Kapitalizm, kemalizm, sekülarizm, modernizm, faşizm…

Bana gelişlerinizi turistik seyahatlere çevirmiştiniz. Lüks otellerde kalmak ve leziz yemekler yemek için dolarlarınızı savuruyordunuz. Bana tepeden bakan, Kâbe manzaralı Zemzem Tower odalarında kalmak için binlerce dolar ödeyip; kendinizi öne, beni arkaya alarak çektiğiniz selfie fotoğraflarınızı “Bakın! Kâbe ayaklarımın altında” der gibi kendi dünyanıza yayma derdine düşmüştünüz.

Benim dibimde cennetten gelen Adem'in, Mısır'dan gelen İbrahim'in, Medyen'den gelen Salih'in, Ebu Kubeys’den gelen Muhammed’in, Yemen'den gelen Uveys’in, Fars’tan gelen Selman’ın, Habeş’ten gelen Bilal'in, Anadolu'dan gelen Suheyb’in (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) bastıkları yerlere basıyordunuz, onların secde ettikleri yere alnınızı koyup hep birlikte secde ediyordunuz, fakat secdelerinizden kalkınca emperyalistlerin tuzaklarına düşüp, “Kim, kimin arkasından vurdu?” oyunları oynuyordunuz.

Ümmet olamadınız. Ulus olacağız, ulu olacağız dediniz; onu da beceremediniz, uslanmadınız.

Dilinizden ‘İnşallah’ kelimesi düşmüyordu. Ama bu ifadenin ‘Allah dilerse’ anlamına geldiğini unutmuştunuz. Her şeyin sizin dilemenizle olacağını zannediyordunuz. Allah dileyince sineğin Nemrut’tan, Nil’in Firavun’dan, sapan taşının Câlut’tan, Ebabil kuşlarının Ebrehe’den ve fil ordusundan daha güçlü olduğunu unuttunuz. Güce tapar oldunuz. Cezbedici imajların, süslü kelimelerin arkasına sığındınız: Bilim, teknoloji, yapay zekâ,  dijital devrim… Unuttuklarınızı gözünüzle göremeyeceğiniz kadar küçük bir virüs hatırlattı size. Yenildiniz.

Üzerinde bulunduğum şu kutsal toprakların sahibi olduğunu zannedenler, yıllarca İbrahim’in duasından beslendiler. “Hani İbrahim, “Rabbim! Bu şehri güvenli bir şehir kıl. Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri her türlü ürünle rızıklandır” demişti. Allah da, “İnkâr edeni bile az bir süre, (bu geçici kısa hayatta) rızıklandırır; sonra onu cehennem azabına girmek zorunda bırakırım. Ne kötü varılacak yerdir orası!” demişti.[2]

İbrahim'in duasından nimetlenenler, yerden fışkıran petrolden, gökten (uçakla) yağan hacılardan kazandıklarını, saltanatlarını devam ettirmek için Batılılara, Allah düşmanlarına aktardılar.

İbrahim, atası Adem'den yadigar olan benim yerimi bulabilmek için eşi ve küçük İsmail’i ile bu çöle geldiğinde Allah üç temel şey karşılığında benim yerimi ve temellerimi ona göstermişti: Şirk koşma, temiz tut, kullarıma değer ver. “Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik.”[3]  

Ey Müslümanlar! Yeniden ata yadigârı, peygamberler emaneti Allah'ın evine, bana kavuşmak isterseniz kirlerinizden arının. Eğer Allah'ın değer verdiklerine değer verecekseniz, Allah’ın çağrısını yeniliyorum size:

“İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler...” [4]

 

[1] Âl-i imran, 96

[2] Bakara, 126

[3] Hac, 26

[4] Hac, 27

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hasan Abaoğlu
Hasan Abaoğlu - 5 ay Önce

Allah razı olsun İsmail hocam. Yüreğine kalemine sağlık

Faruk Turhan
Faruk Turhan - 5 ay Önce

Ağzına sağlık hocam Allah razı olsun

Islam mazharoğlu
Islam mazharoğlu - 5 ay Önce

Allah razı olsun

Ali İNCİ
Ali İNCİ - 5 ay Önce

Eline, gönlüne sağlık, güzel insan. İnşaAllah Kabenin söylediklerini hiç olmazsa onu kıblesi olarak kabul edenler olarak biz anlarız.

Mustafa Kurt
Mustafa Kurt - 5 ay Önce

Gayet güzel tespitler... Tebrik ediyorum... Hayıflanma dilinin yerini ufuk ve çözümleme dili almalıdır... Teknoloji ve dijital vb. İmkanlara sahip olanlar tabii olarak seyreden bir hastalık yüzünden zor duruma düştüler diye yenildiniz demek kolaylıcılık... İlahi otoritenin mucizelerle insanları zaman zaman imtihana tabi tutmasını İsrailoğullarının mucizelerle imtahana tabi tutulmasına benzetebiliriz...Bu tamamda bize Hz. Musa , Harun ve İsa'nın havarileri ve sahabenin güzide isimleri gibi öncü, saf, inanmış, adanmış cağdaş temsilcilere ihtiyacımız var... Onları mucizelerle değil de tabii yollarla yenmeye ihtiyacımız var..

Sunullahizani
Sunullahizani - 5 ay Önce

Allah razı olsun.

Mehmet eryılmaz
Mehmet eryılmaz - 5 ay Önce

Yazınızı okudum Allah razı oldun hocam çok üzgünüm. Hani rabbimiz bizlelere.biz ne ettikse kendi elimizle ettik bizi bağışlamaz (durumumuzu düzeltmez) bize acımazsan kaybolanlar arasına karışır gideriz.Allaha emanet olun hocam saygılar

Ali Aytekin
Ali Aytekin - 5 ay Önce

Allah razı olsun çok sağolun hocam!
Düşünüp toparlanıp, Tevbe istiğfar ederek kendimize gelelim inşAllah