Vincent’ten sevgilerle

Bir Van Gogh hayranı değilim. Yağlı boya resimleri severim fakat bunların kimlerin eseri olduğunu bilerek incelemişliğim yoktur. Fakat söz konusu sinema olunca bir yağlı boya resminin görüntüye aktarılması hatta içindeki karakterlerin bir anda canlanıvermesi bana ilginç geldi.

Loving Vincent filmini izlemeye karar vermem böyle oldu.

Her saniye için 12 frame resim kullanılarak 90 dakikalık bir film yapmak inanılmaz bir tecrübe olsa gerekti. Yani yaklaşık 65 bin yağlı boya resimden oluşan bir film.

Her şey Van Gogh’un tablolarından yansımış filme. Kısa hayatı boyunca karşılaştığı karakterler, dolaştığı şehir ve kasabalar, yaşadığı mekanlar… Filmin sonunda Van Gogh’un gerçek tablolarıyla filmdeki karakterlerin yan yana gösterilmesiyle büyük bir şaşkınlık yaşadığımı söyleyebilirim. Karakterlerin birbirine o denli benzerliği işin sanatsal gerçekliğini ve ciddiyetini de ortaya koyuyor.

Film, Vincent’in önce Paris’e oradan da daha güneye Auvers kasabasına yerleşerek hayatının geri kalan günlerini orada yokluk içinde geçirmesi ve bir gün ansızın hayatına son verişi, başkarakter Armand Roulin’in bu ölümü aydınlatma serüveni üzerine kurgulanmış.

Auvers’de bir otelde kalmaya başlayan Vincent, daha sonra kendisi gibi bir ressam olmayı hayal eden Doktor Paul Gachet’ın evine yerleşir. Orada kardeşi Theo’dan gelen yardımlarla hayatını sürdürür. İçine kapanık, yalnız ve kendi halinde bir hayat sürer. Resim yaparak ve kardeşi Theo’ya mektup yazarak geçirir günlerini.

Armand Roulin, doğduğu şehirde yakın dostluk kurduğu bir postacının oğludur. Ölüm haberini alan postacı Joseph Roulin, Vincent’ın kardeşi Theo’ya yazdığı son mektubu ona götürmesini ister. Armand, çokta istemeyerek yola çıkmaya karar verir ve kendisini, Vincent’in ölümünü araştırmasını sağlayacak yolculuğun içinden bulur. Paris’e, oradan da Auvers’e yapacağı yolculuk Vincent’in resimlerine konu olmuş karakterlerin birçoğunu tanımamızı ve ünlü ressamın karakteriyle yüzleşmemizi sağlar.

Daha henüz filmin başındaki kavga sahnesiyle bir aksiyona sahne olacağının işaretlerini veren filmde olaylar hızlı gelişiyor. Film boyunca mekan değişimleri, sahne ve zaman geçişleri esnasında müthiş bir görselliğe ve baş döndürücü bir hıza tanık oluyoruz. Kameranın hareketli olduğu bölümlerde bir renk dalgalanması sorunu yaşanıyor ama sabit planlar gerçek bir tablo güzelliğinde.

Hikaye çok başarılı, Vincent’in ölümü üzerine en ufak bir ipucu vermeden film tamamlanıyor. Filmin, bu çok zor tekniğin bir sonucu olarak 90 dakikayla sınırlanmış olduğunu düşünüyorum. Belki daha uzun diyaloglar, haliyle daha derinlikli bir senaryo, filmin bırakacağı etkiyi daha yukarılara çekebilirdi. Fakat böyle bir filmde senaryo-hikaye derinliği aranmalı mı sorusu da haklı olarak sorulabilir.

Müzikler filmin duygu yoğunluğuna olumlu katkı yapmış

Clint Mansell’in yaptığı müzikler filmin duygu yoğunluğuna ve hareketli sahnelerin ritmine çok olumlu katkı yapmış. Sadece tekniğiyle değil müzikleriyle de konuşulacak bir film olacak Loving Vincent.

Kardeşi Theo’ya yazdığı mektupların sonuna eklediği bir cümle; Loving Vincent. (Vincent’ten Sevgiler) Filmde içine kapanık bir deli, kulağını kesip bir kadına hediye edecek kadar hasta ruhlu olarak gördüğümüz Van Gogh, gerçekte sürekli yazan, okuyan ve düşünen, çevresine faydalı olmak için çırpınan bir dahi. Bu yönü filmde fazla vurgulanmamış olsa da Vincent Van Gogh her yönüyle daha yakından araştırmaya değer bir isim.

Özgün ve eşsiz tekniği, akıcı kurgusu ve kusursuz sinematografisiyle, sinema tarihine adını büyük harflerle yazdıracak olan Loving Vincent daha şimdiden ilkler arasına girdi bile.

Çok zahmetli ama cesur ve nitelikli bu yapım için başta yönetmenler Dorota Kobiela ve Hugh Welchman olmak üzere tüm yapımcı kadroya, hem sinemaya yapmış oldukları katkı hem de biz sinemaseverlere yaşatmış oldukları doyumsuz seyir zevki için en azından bir teşekkür borçluyuz.

Not: Yazı, film ilk vizyona girdiği tarihlerde yazılmıştı. Film dün akşam Türkiye’de ilk kez TRT2’de televizyonda yayınlandı.

YORUM EKLE