Veciz latifelerin baş karakteri İncili Çavuş neden unutuldu?

Kimdir İncili Çavuş? Bir fıkra kahramanı deyip geçebilirsiniz. Geçmişle aramıza perde çekildiği ve perdenin diğer tarafı hep daha da çok sislendiği için bunu diyemeyebilirsiniz de çünkü biz, “bilmemeye” mahkûm edildik. Gerek bu sitede gerekse gazetede yazdıklarımdan haberdar olanlar (ki belki de çok az kişi haberdardır ancak ben yazmak zorundayım) benim daima kaybettiklerimizden bahsettiğimi bileceklerdir. Ben hatırlatmak zorundayım. Hatırlamak ve hatırlatmak. Çünkü yüzyıllara damga vurmuş bir medeniyetin evladı olarak, modern ve seküler bir çağda yaşadığımın bana kaderin yüklediği bir vazife olduğuna iman ederek kendimi bir “hatırlatıcı” olarak görmekteyim.

İncili Çavuş bir diplomat. Biyografik bilgi tam yok. Ancak 16. yüzyılın sonları ile 17. yüzyılın başlarında yaşadığı, asıl adının İncili Mustafa Çavuş olduğu ve padişahın kendisini çok sevdiği bazı kaynaklarda geçmekte. Tabi hakkında kesin malumatlar olmadığı için kaynaklar irdelendiğinde farklı bilgiler de karşımıza çıkmakta. Doğrusunu Allah bilir. Misal; İncili Çavuş hakkında ilk ciddi araştırmayı 1918 yılında yapan Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, İncili Çavuş’un Kanuni Sultan Süleyman’ın “musahibi” ve “nedimi” meşhur Firuz Ağa olduğunu söylemekte. Memleketine dair de kaynaklarda çeşitli yerler yazmakta. Onun Diyarbakırlı olduğunu söyleyenler de var, Artvinli olduğunu da, Bursalı olduğunu da. Esasında bunların bir önemi yok ama bir şahıs üzerine yazıldığında veya konuşulduğunda denmesinin faydası olabilir.

İncili Çavuş iyi eğitimli bir diplomattır. Arapça ve Farsça bilgisi üst düzeydir. Dış siyaset alanında çeşitli görevler üstlenmiştir. Ancak İncili Çavuş kitap yazmamış, diplomatlığına dair herhangi bir hatıra var olmamış, kendisi fıkralarda yaşamıştır.

İnkılaplardan sonra geçmiş unutulduğu, yok olmaya mahkûm edildiği için de İncili Çavuş da insanımızın hafızasından silinmeye yüz tutmuştur. Eğer birilerine hatırlatabilirsem ne mutlu bana! Fıkra deyip de geçmemek lazım. İsmet Özel “Eskiler aramaz iz sürerdi” diyor ya, iz sürdüğünüzde yola kimle çıkarsanız çıkın, yol boyunca karşılaşacağınız “muhteşem bir medeniyet” olacaktır! İncili Çavuş, padişahla sıkı fıkı dostluk ilişkisi yaşamıştır. Padişah onun nüktedanlığını, hazırcevaplığını çok sevmiştir. Ancak insanoğludur neticede, padişahı kızdırdığı da çok olmuştur. Padişah onu bazen saraydan kovmuş, ancak bir süre sonra özleyip buldurup geri getirmiştir. Bazen de silahtar ağayı sinirlendirip dayak yemiş, günlerce hasta yattığı olmuş ancak iyileşince yine saraya gelmiştir.

Bizde eskilerden fıkra deyince akla Nasreddin Hoca gelir. Hoş, o da doğru bilinmez ya! Nasreddin Hoca büyük bir zâttır, bugün dönen fıkraların çoğu ona ait değildir. Nasreddin Hoca’nın fıkraları zahirde nasihat içerir ve komiktir, derinine inildiğinde tasavvufi hakikatler barındırır içinde. Ayrıca çoğu fıkrası da müstehcendir. (Nasipse bir gün Nasreddin Hoca’yı ve Doğu’nun müstehcenlik algısını da yazalım inşallah.) İncili Çavuş’u araştırırsanız veya birazdan ekleyeceğim az sayıda da olsa fıkraları okursanız onun da Nasreddin Hoca’dan aşağı kalır yanının olmadığını göreceksiniz.

O zaman biraz gülelim, düşünelim ve İncili Çavuş ile tanışalım:

Ateş Yok

Hocanın biri çubuğunu yakmakta olan İncili Çavuş’a: “Behey İncili!” der. “Bilirsin ki cennette ateş yok. Çubuğunu orada nasıl yakacaksın?”

İncili hemen cevabı yapıştırır:

“Bende gider cehennemde sizin için yakılan ateşten alırım!”

Biraz da başka yerde adalet göstersin

İncili Çavuş bir gün Bursa’nın Söğüt Kasabası’na gider. Halk kadıdan şikayetçidir.

“Böyle insafsız, böyle rüşvetçi bir kadı olamaz! Hak, adalet yalnız kesesini doldurmak için bir vesiledir. Şimdiye kadar ne yaptıysak bu herifi buradan kovdurtamadık.”

İncili, valiye şikâyet etmelerini söyler. Halk da işe yaramayacağını, padişahın İncili’yi sevdiğini, üstelik İncili’nin zekasına güvendiklerini, beraber gidip valiye İncili’nin şikâyet etmesini rica ederler. İncili de onca övgüden sonra geri çevirmez teklifi. Valiye giderler.

Vali, kadının rüşvet ortağıdır. Kadı haberdar olduğu için valiye önceden durumu bildirmiştir. Vali, misafirleri kabul eder. Onlar şikayetine başlamadan, bastırmak için Kadı’yı övmeye başlar.

“Kasaba nasıl? Halk nasıl? Bir sıkıntı yoktur inşallah. Sizin orada bizim sevdiğimiz bir ahbabımız vardır, kadıdır. Çok alimdir, görgülü, edeplidir, biz ona kefiliz. Şanslısınız öyle bir kadıya sahip olduğunuz için. Bizden selam iletin inşallah.”

İncili hiç bozuntuya vermez, sazı eline alır:

“Evet Efendimiz! Çok haklısınız. Kadı Efendi gerçekten de çok âlim birisi, ilim sahibi. Çok dürüst, çok adil, fazilet sahibi bir kişi. Başka yerlerin kadıları gibi rüşvet yemez, haksızlık etmez, adaletten şaşmaz. O nedenle zannederiz başka vilayetlerin de böyle bir kadıya ihtiyaçları vardır. On senedir çok şükür bizim kadılığımızı yapmaktadır, bizim için yeterli derecede şükür sebebidir. Bize onu kadı göndererek gösterdiğiniz lütfu, adalete susamış başka bir yere tayin ederek de gösterirseniz başka vilayetlerin halkını da mutlu eder, bahtiyar kılarsınız.”

Vali diyecek bir şey bulamaz ve kadıyı başka bir vilayete gönderir.

İncili Katırı

İncili Çavuş’un bir ahbabı vardır, evlenip boşanmaya pek meraklıdır. Her sene eşinden boşanıp yeni birisiyle evlenmektedir. Yine bir evlilik arefesindeyken İncili’ye gelir.

“İncili, dostum! Mübarek insan! Senden bir isteğim vardır. Ne olur gelip nikahımda bana şahitlik etsen, beni bahtiyar kılsan!”

İncili memnuniyetle kabul eder. Şahitlik yapar, ahbabı evlenir. Ancak bir süre geçince huyu meydana çıkar, bu eşiyle de kavga etmeye başlar. Ortalıkta evinde huzurun kalmadığından yakınmaktadır. Suçu da İncili’ye atmaktadır.

“O İncili katırının bulunduğu, şahitlik yaptığı evlilikten hayır mı gelir? Onun huzuru, şerre alamettir. Ne yaptım da bana şahitlik et dedim!”

Dostları da hemen bu şikâyetleri, dedikoduları İncili’ye yetiştirir. İncili duyunca gülmeye başlar. Dostları şaşırır:

“Bu ne rahatlıktır İncili Çavuş? Biz seni sinirlenirsin sanmıştık.”

İncili gayet rahat:

“Sinirlenecek bir şey yok. O zât kendi katırlığını ispat etmiştir. Zira, biz orada, ona vekaleten bulunmuştuk!”

Can Korkusu

İncili, padişahı eğlendirmek için bir vezirin taklidini yapmaktadır. Vezir bunu duyar ve rahatsız olmaktadır, yükselmek isteyen vezir için taklidinin yapılması küçük düşürücüdür. İncili’yi bir yerde kıstırır.

“Sen kimsin de benim taklidimi yapıyorsun? Sen kimsin de benimle alay ediyorsun? Eğer bir daha beni taklit ettiğini, alay ettiğini duyarsam seni öldürürüm!”

İncili’yi bir korkudur sarar. Hemen padişaha gider, durumu bildirir. Padişah öfkelenir:

“Hele seni bir öldürsün… Ben de onu asarım!”

İncili daha da korkar, padişahın ayaklarına kapanır:

“Aman efendimiz! Onu bendenizi öldürmeden önce assanız olmaz mı?!...”

Peşin namaz

İncili bir gün camiye gider, namazını kılar. Bakar ki köşede bir adam geldiğinden beri namaz kılmakta. Biraz bakar, adamın namazı bir türlü bitmez. Dışarı çıkar, gelir, bakar, hala namaz kılmaktadır. Aklı adama takılır. Yanına sokulur, selam verdiği anda sorar:

“Selamün aleyküm. Birader sen ne namazı kılıyorsun böyle saatlerdir?”

“Aleyküm selam. Kaza namazı kılıyorum.”

İncili şaşırır.

“O da ne?”

“Kılmadığım, geçmiş namaz borçlarımı ödüyorum, kılıyorum. Bunda bilmeyecek ne var?”

“Anladım. Allah kabul etsin.”

İncili de hemen yanında başlar namaza. Bu sefer dur durak bilmeden o namaz kılmaktadır. Bu kez de adamı alır bir merak. Selamında sorar İncili’ye:

“Birader sen ne namazı kılıyorsun?”

“Ben de gelecek namazlarımı kılıyorum. Belli olmaz, bir şey çıkar, kılamadığım namaz olur falan.”

“Hiç öyle şey olur mu be adam?”

“Niye olmasın yahu? Sen veresiye namaz kılınca oluyor da ben peşin kılınca niye olmuyor?”

Allah büyük amma

İncili Çavuş, Bursa dönüşünde Mudanya’da Uludağ’dan kar getiren kayıklardan birine biner. Yolda fırtına çıkar. Kayık sallanmaya başlar. Endişelenir, kaptana durumu sorar. Kaptan denizin sakinleşecek gibi gözükmediğini söyler, sonra da ekler:

“Korkma. Elem çekme birader. Allah büyük!”

“Allah büyük amma kayık küçük!”

Kör atışı değil

Padişah, İncili ile tebdili kıyafet gezerken kör bir dilenci görür ve dilenciyle eğlenmesini söyler. İncili hemen kör taklidi yapar ve dilenciye çarpar. Dilenci bağırır.

“Hopp! Kör müsün birader!”

“Körüm ya!”

“Benvde körüm. O zaman gel arkadaş olalım.”

İncili kabul eder, koluna girer. Yürümeye başlarlar. İncili biraz sonra cebinden bir altın çıkarır, kör dilenciye uzatır.

“Bunu bugün bir herif verdi bana. Tutarını anlayamadım. Az okşa, yokla bakalım, sen anlayacak mısın?”

Dilenci elinde okşar, yoklar, altın olduğunu fark eder. Çaktırmadan cebine atar, İncili’nin yanından uzaklaşır, yolun kenarına geçer. İncili tabi görüyordur. Seslenir, cevap gelmez. Eline bir taş alır.

“Ya Rabbi! Dilenci benim altınımı çaldı. Ben göremiyorum. Bu taşı onun ayağına getir.”

Taşı atar, ayağına gelir. Dilenci tesadüf der, ses etmez. İncili bir taş daha alır.

“Ya Rabbi, ben haklıyım. Bu taşı onun göğsüne getir.”

Taşı atar, göğsüne gelir. Dilenci şaşırsa da yine tesadüf der, ses etmez. İncili bir taş daha alır.

“Ya Rabbi, o hırsızdır. Bu taşı onun başına getir.”

Taşı atar, başına gelir. Dilenci acıdan ziyade korkudan bağırmaya başlar.

“Dur birader, dur. Al, altının burada! Bu kör atışı değil, bir şey var bunda. Bir dahakine öldürürsün sen beni!”

Padişah o kadar eğlenir ki dilenciye bir avuç altın verir.

Para hesabı

İncili daha saraya girmemiş. Köyden şehre gelmiş, cebinde üç akçesi var. Bakkala girer, yiyecek alır. Yiyecek bir akçedir, iki akçelik sikkeyi verir. Bakkal atar cebine. Biraz bekler, para yok.

“Paramın üstünü vermeyecek misin?”

“Hangi üstü?”

“Ne demek hangi üstü? İki akçe verdim, benim bir akçe nerde?”

“Vermedin.”

“Verdim.”

“Vermedin. Böyle böyle para koparmaya mı çalışıyorsun benden?”

İncili bakar, bakkal ciddi. Cüsseli de korkar, dükkândan çıkar. Sinirleri bozulmuştur. Fırına girer, bir ekmek ister. Ekmeği alır, yürümeye başlar. Fırıncı arkasından seslenir.

“Hop! Bir akçeyi vermedin.”

“Verdim ya!”

“Vermedin!”

“Verdim! Böyle böyle para koparmaya mı çalışıyorsun benden?”

Fırıncı la havle çeker, İncili’yi yollar. İncili yolda söylenir kendi kendine.

“Ya Rabbim şahitsin, bakkal benim bir akçeyi vermedi. Yoksa fırıncıya parasını verirdim. Rızık zaten senden. Bakkaldan benim bir akçeyi fırıncıya ver, mahşer günü mahcup etme beni!”

İnsaf et

Bir adam her gün hamama gelir, yıkanır, çıkarken de “Bir şeyim çalındı, elbisem çalındı, kesem çalındı” gibi bahanelerle ortalığı velveleye verir, hamam parasını ödemeden gidermiş. Hamamcı adamdan bıkmış, İncili’ye anlatmış. İncili de hamamcıya tavsiye vermiş.

“Bir daha gelince sen ona ‘Tamam hemşehrim, sen her gün gel istersen, senden para almayacağım ama sende bir şeyim çalındı diye bağırma, insanlar duyuyor, namımız lekeleniyor, sen sözünde durursan söz bende sözümde duracağım senden para falan almayacağım, istemeyeceğım’ de. Sorun hallolur.”

Herif gelince hamamcı İncili’nin dediği gibi yapmış, anlaşmışlar. Adam soyunmuş, hamama girmiş. Hamamcı da İncili’ye adamı göstermiş. İncili, hamamcıya; eşyalarını saklamalarını, bu şaka karşısında ne yapacağını izlemelerini söylemiş. Eşyalarını saklamışlar. Adam çıkmış, aramış taramış eşyaları yok. Peştemalle yarı çıplak kalmış ortada. Söz de verdiğinden çalındı da diyemiyormuş. Hamamcıya gitmiş, ağlamaklı:

“Yahu hamamcı, ben sözümde duruyorum, bir şeyim çalındı demiyorum. Ama sende insaf et! Ben buraya geldiğimde böyle çıplak mı idim yahu!”

Onu ben de yaparım

Macaristan’dan gelen biri Sultanahmet Meydanı’nda gösteri yapıyormuş. Yanında getirdiği bir kafes içinde aslana, ağzının içinden şeker yediriyormuş. Tabi bunu izleyenler heyecanlanıyor, coşkuya kapılıyormuş. İzleyiciler her an artıyormuş. İncili kendisinden başka birine bu kadar ilgi gösterilmesini kıskanmış, bağırmış.

“Bunda ne var? Bunu ben de yaparım!”

Millet şaşkınlıkla dönmüş.

“Yahu İncili, gerçekten yapabilir misin? Nasıl?”

İncili gayet rahat:

“Tabi aslanım. Adamın ağzından şekeri alıp yemekte ne var?”

YORUM EKLE

banner26