Uygarlıkların Batışı: Kıyametten önce son düzlük

 -Arap halkların kendilerine karşı duydukları kine dair-

“The Searchers” filmini hatırlar mısınız bilmem. Filmin karakteri, Western kahramanları­nın tüm özelliklerini bünyesinde barındırır. Evinden uzak, yalnız kovboydur o da. Ev denilen "iç"eriden dışlanmış insandır diğer kahramanlar gibi. Buradaki kahramanımız da bütün film boyunca kendinin "öteki"si olarak tanımladığı bir Kızılderili şefini yakalayıp öldürmeye çalışıyor. Fakat film boyunca anlıyoruz ki o Kızılderili’de öldürmeye ça­lıştığı şeyler, tam da kendinde var olan şeyler ve asıl onları öldür­meye çalışıyor. Kendi "iç"indeki, "öteki"ni yok etmeye, "dış"arı atmaya çabalıyor. Bu filmi izleyince şu teşhis kolaylıkla konulabiliyor: Kendinden nefret.

Amin Maalouf da film olarak temsil edilen bu ruh halinin Araplara hakim olduğunu söylüyor.

Yazarın, Uygarlıkların Batışı’nda Arap medeniyeti için şöyle bir tespiti var: “Atalarımın uygarlığına hep bağlılık duydum, yeniden doğma­sını, gelişmesini, zenginleşmesini, ışıltısına, büyüklüğüne, cömert­liğine, yaratıcılığına kavuşup tüm insanlığın bir kez daha gözlerini kamaştırmasını umutla bekledim. Ömrümün günbatımında onun güzergâhını sıkıntı, hüzün, başıboş sürüklenme, felaket, gerile­me, batma, yok olma gibi kelimelerle betimleyeceğim asla aklıma gelmezdi.”

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra müstakil devlet olmak isteyen Arapların bir özlemidir bu. Bu özlemin derinliklerinde Arapların kendilerini büyük İslam medeniyetinin bir parçası olarak görmek var. Araplara bu duyguyu veren; İslami fetihler sonrasının Şam, Bağdat, Mısır, Hindistan, Kuzey Afrika, Semerkant, Endülüs ve benzeri yerlerde gelişen İslam Medeniyetine olan katkılarıdır.

Buradan anlaşılan başka bir husus da Arapların Selçuklu ve bilhassa Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş zamanlarında meydana getirdiği medeniyeti kendilerine ait olarak görmemeleridir.

Bu bir aidiyet duygusu eksikliğidir.

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti kendini hâdim-i Haremeyn olarak görse de Araplar gelişen ve yayılan milliyetçilik anlayışına teslim olurlar, kendilerini Osmanlı tarafından baskılanmış hissederler. Aslında bu his onlara dışarıdan enjekte edilen bir şeydir.

Hissin asabiyetle ilgisi olduğu kadar Lavrens örneğinde olduğu gibi dış mihrakların Osmanlı’yı parçalamak, parçaladığı toprakları da kendine bağlama siyaseti vardır.

Ancak petrol merkezli siyaset anlayışı bilindiği gibi bir sonuç vermez, vermedi. Petrol zengini Arapların öncelikle İslam medeniyetine sonra da insanlık medeniyetine hiçbir katkıları olmadı. Ziyaüddin Serdar’ın tespitiyle yirminci yüzyılda Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu topraklardan fikri uyanış ve yeni arayış denilebilecek ciddi bir hiçbir katkı çıkmamıştır İslam dünyası için. Hem Batı’ya verilmiş bir cevap hem İslam dünyasının canlanışına vesile olacak fikri hareketler ve yeni yorum arasında Hindistan, Pakistan, Türkiye, Malezya örneği içinde bir Suud örneği yoktur mesela.

Pan-Arabizm ve Nasır 

Aşiretler cetvel ile toprak sahibi edilmiş, burası sizin devletiniz, denmiş; teknik bir işmiş gibi medeniyeti oluşturacak şehirleşme, imar, bilim, kültür vs. ordu, silah, güvenlik hizmetlerinin yanında Arap dünyasının bu yeni uluslarına hediye gönderilmiştir. Petrol karşılığında aşiretler devlet, kraliyet, sultanlık, halifelik vs. lakaplarla tanınmış, teslim alınmıştır.

Arapların İslam iddiası ile olmasa da Arap medeniyeti adına kısmi teşebbüsleri olmuştur ki bu teşebbüsler aslında lider kültü, milliyetçilik gibi olguların eseridir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu topraklarda varlık gösteren ideoloji bilindiği gibi Arapçılıktır, bu Arapçılık pan-Arabizm olarak bazı birliktelikler de sağlamıştır. Bunların en önemlisi Mısır’da Nasır’ın öncülüğünü yaptığı BAC’tır ve buna göre Mısır merkezli Mısır-Suriye tek bir devlet olmuştur. Bu heyecan kısa zamanda çevreye yayılacak Irak, Libya, Lübnan ve diğer Arap ülkelerinde bir heyecan dalgası uyandıracaktır.

Dememiz odur ki girişte yazara aitmiş gibi görünen Arap medeniyetinin “yeniden doğuşu, gelişmesi, zenginleşmesi, ışıltısı, büyüklüğüne, cömert­liğine, yaratıcılığına kavuşup tüm insanlığın bir kez daha gözlerini kamaştırması” ülküsü milliyetçilik dalgasının bir sonucu olarak bütün Arapların ülküsü haline gelir.

Fakat çok geçmez, bu ideal Arap-İsrail Savaşı ile söner ve geriye ‘parçalanan ülkeler, köklerinden sökülen bin­lerce yıllık topluluklar, tahrip edilen soylu kalıntılar, delik deşik edilmiş kentler’ kalır.

Bundan dolayı Maalouf; “67 Arap-İsrail Savaşından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Elde sadece yukarıda gözetilen kazanımların kaybı söz konusu değildir, ondan daha çok ve bugünü anlamımızı yardım eden bir kalıcı psikolojik durum ortaya çıktı ki yazar buna “Halkların kendine karşı duydukları kin” diyor.

“Dünün o görkemli yaratıcılarının torunları, uygarlıklarının itibarını yükselteceklerine; matematik, mimari, tıp veya felsefede insanlık serüvenine yaptığı katkının altını çizeceklerine; çağdaşlarına Kordoba'nın, Granada'nın, Fas'ın, İskenderiye'nin, Sirte'nin, Bağdat'ın, Şam'ın veya Halep'in parlak devirlerini hatırlatacaklarına, emanetçisi oldukları mirasa layık olmadıklarını gösterdiler. Hatta uygarlıklarının aleyhinde olanları haklı çıkarmak istercesine, o uygarlığa âşık olanların yüzünü sanki bilerek kızartıyorlar. Eskiden Araplardan nefret edenlerin yabancı düşmanlığından ve sömürgecilik özleminden şüphe edilirdi; bugün ise herkes modernite, laiklik, ifade özgürlüğü veya kadın hakları adına hiç vicdan azabı çekmeden onlardan nefret etme hakkını buluyor kendinde.”

"Kendine karşı duyulan kin"

Maalouf’un “kendilerine ve kaderlerini ellerine alabilme kabiliyetlerine karşı duyulan güven eksikliği” tespiti “hiçbir şekilde bir halka, bir etnisiteye veya bir dinsel cemaate özgü bir durum değildir. Bu psikoloji, bir sömürgecinin, bir işgalcinin, bir metropolün omuzlara çöken otoritesine uzun süre maruz kalan herkeste vardır”.

Maalouf, bunu Arapların yüzyıllarca buyrukların İstanbul'dan, Babıali'den almış olmalarına bağlıyor. Diyor ki: “ Za­man zaman Cebel'de bir emir isyan eder, kendine bir derebeylik kurar, ittifaklar oluşturur, iki üç zafer kazanırdı. Saray her zamanki tepkisini gösterir; isyancı yenilip yakalanır, sonra da zincire vurulup rutubetli bir zindana atılırdı. Cebel-i Lübnan an­cak Osmanlı'nın son zamanlarında, artık sultana kendi şartlarını dayatabilen çok daha güçlü hükümdarlar ortaya çıktığında onların cenderesinden sıyrılabildi.”

Bu ‘idare şekli’ yine de Babıali'ye itaat etme alışkanlığını yok etmez. Osmanlı yıkılmış (yani Araplar hürriyetlerine kavuşmuştur!) ancak buy­ruklar İstanbul'dan değil, bu kez Washington'dan, Moskova'dan, Paris'ten, Londra'dan bazı bölgesel başkentlerden bekleniyor olmuştur.

Bugün bile, örneğin yeni bir cumhurbaşkanı seçme vakti geldiğinde, yurttaşlar potan­siyel adaylardan hangisinin ülke için daha iyi olacağından ziyade, farklı dışişleri bakanlıklarının hangi isim üzerinde anlaşacaklarına bakmakta; "seçici devletler"in uzlaşabilmesi için seçimin anayasal mühleti bile ertelenebilmektedir.

Size bir paragraf yazacağım.

Maalouf, bunu Araplar hakkında söylüyor. Fakat yakın zamanlara kadar hemen bütün geri kalmış/bırakılmış ülkeler için geçerli bir tespittir bu. Hatta yirmi sene öncesine kadar Türkiye için de varittir. Bundan dolayı paragraftaki “Araplar” öznesini diğer ülkelerle yer değiştirebilirsiniz.

“Arap ülkelerinin bütününde çeşitli derecelerde bulunan ve büyük devletlerin arzularına gösterilen aşırı dikkat diye tarif edilen bu zihniyet, büyük devletlerin kadir-i mutlak ve onlara direnmenin faydasız olduğu düşüncesidir. Araplara, kendileri ve gelecekleri hususunda, büyük devletlerin mut­laka gizli anlaşmaları olduğu ve onların çelişkilerinden yararlanmaya çalışmanın boşuna olduğu kanaati hâkimdir. Ulusların geleceği için kesinlikle değiştirilemeyecek planlar tasarladıklarına, sadece bu planları bulmaya çalışmakla yetinilmesi gerektiğine inanılır; bu nedenle Beyaz Saray basamaklarında oldukça aşağılarda yer alan bir danışmanın en küçük demeci bile Tanrısal bir buyruk gibi okunur.”

Bu kusur, uzun bir cesaret kırıklığı ve tevekkül pratiğinin sonucudur. Her şey bir kan seli içinde sona ereceğine göre, protesto etmek, talepler öne sürmek, ateşlenmek bir işe yaramayacaktır. Şu rakiple veya bu hanedanla savaşmak, büyük devlet­ler onları asla bırakmayacağına göre faydasız bir şey olacaktır. Tabii, bir savaşın ne zaman başlayıp ne zaman bitmesi gerektiğine karar verenler de yine aynı büyük devletlerdir. Bu muhterem savları kuşkuyla karşılayan herkes ya saf ya cahil kabul edilir.

Umutsuzluğa mahkum edilen milyonlar

Maalouf’a göre “Bu özgüven yokluğu (…) kendinden ve başkalarından derin bir nefret duygusuyla, buna eşlik eden ölüm ve intihar eylemlerinin yüceltilmesiyle” sonuçlanmıştır. Sebep­ler bir intihardan diğerine hiçbir zaman aynı olmasa da genellikle ortak bir sebep mevcuttur: Umut yokluğu, hayatı değerli kılan şeylerin  -sağlık, servet, itibar veya sevilen insanın bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybetmiş olma duygusu.

Maalouf, bu ülkelerde aşırı hareketlerin, intihar komandolarının, ölüm timlerinin çıkmasını, ölüme gitme ve öldürme güdüsünün temelinde bu mutsuzluk olduğunu söylüyor. Ziyaüddin Serdar da Cenneti Arayan Adam’da başka bağlamda aynı tespiti yapmaktadır.  

“Milyonlarca insanın umutsuzluğun pençesine düşmesi ve aralarından çok sayıda kişinin intihar eylemlerini benimseyecek noktaya varması…” yazara göre Nisan 2011'de, Suriye'deki ayaklanmanın ilk aşamalarında, göstericilerin attıkları "Cennete gideceğiz, milyonlarca şehit olarak." slogan bu psikolojinin dışa vurumudur.

Bu slogan çok geçmeden diğer Arap ülkelerinde de yankılanır.

Bu sözler zarar görmüş ruhlara işaret ediyor ve dünyanın tüm acısını çırılçıplak gözler önüne seriyor. Tüm düşlerini, tüm iddialarını, tüm hayallerini paylaşan çok geniş bir halklar topluluğu (Arap Baharından sonra) yabani, öfkeli, tehditkâr, umutsuz kalabalıklara dönüşüyor böylelikle.

Kendinden nefret acaba sadece Arap âlemine mi mahsus, onlarla mı sınırlı yoksa Amerika başta olmak üzere sömürge halinde tutulan, sömürülmüş olmanın verdiği kişilik bölünmesi, yaralı bilinç durumu ve kimlik krizi yaşayan Afrikalılar, Afro-Amerikanlar, Avrupa ülkelerinin varoşlarında yaşayan Kuzey Afrikalılar, Afganistan, Hindistan gibi yerlerde nesiller boyu şiddete maruz kalan kişiler de dahil mi?

Şimdi sormanın tam zamanı: Arap dünyası diye isimlendirilen, din, dil, ırk, tarih, coğrafya, medeniyet olarak birbirinden ayrılmayan bu milleti birbirinden ayıran temel özellikler nedir acaba? Bu aşiret devletlerin bir vatandaşlık bilinci var mı ve bu bilinç neyin/nelerin üzerine bina ediliyor? Seçkinleri Kral ve ailesi olan ve hiçbir zaman da değişmeyecek olan bu yapı; ülkenin diğer vatandaşları için ne ifade ediyor?

Aslında çözüm belli: İslam birliği.

Arap âleminin kurtuluşu aslında ümmet bilinci ile mümkündür. Bundan dolayıdır ki hilafetin düştüğü yer olarak İstanbul merkezli bir dirilişe Türkler kadar ve onlardan daha çok Araplar muhtaçtır. Bunun pan-Arabizm ile yapılamayacağı görüldüğüne göre geriye tek alternatif kalıyor: İslam birliği

“Kendini başkasında imha etmek”

Türkiye’deki İslamcılık düşüncesinin tarihi tecrübesi, İslam dünyasında en azından halklar arasındaki kredisi ve özgüveni bunun için yeterlidir.

II. Abdülhamid’den bu yana her daim canlı tutulan bu idealin pratiğinden mahrumuz, bir.

İkincisi, Türkiye’de kimlerin İslamcı olduğu ve İslamcılıktan ne anladıkları gayetle müşkül hale gelmiştir.

Bir kesim; iktidarı İslamcılığın içine çekmek isterken diğer bir kesim “biz ne güzel muhafazakâr demokrattık, ancak aramıza dahil olan bazı akademisyenler bize Osmanlıcılık ve İslamcılık enjekte ettiler, Allah’a şükür, onlar koptular, başka oluşumlar içine girdiler” demektedir.

Peki, o yeni oluşumcular kendilerini İslamcı olarak görüyor mu ve kurdukları çatılarda İslamcılıktan bir behre var mı? O da yok.

Dikkat edilirse asıl konuşması gerekenler suskun kalıyor bu ortamda.

Neden?

Söylem her durumda kendilerine yarıyor da ondan.

Böyle olunca Mısır, Yemen, Sudan, Irak, Libya, Suriye’de yönetimlerin kıblesi Maaoluf’un dediği gibi İstanbul değil ama onun yerine geçen Washington, Londra, Moskova, Paris, Roma vs. oldu. Ülkeler petrol zengini ve fakat halk açlık sınırında.

Her şeyi para ile satın alabileceğini sanan yönetim, gençliğe önce kendi memleketleri, sonra da ümmet ve insanlık için büyük idealler yükleyemiyorsa bu ülkelerde tabii ki ilim, sanat, bilim alanında yeni ve alternatif arayışlar olmayacaktır.

Bir ülke ki gençlerine ideal yükleyemiyor; o ülkenin geleceği yoktur. Böyle bir ülkenin vatandaşı olmak tabii ki kendinden nefret duygusu doğuracaktır ve bu duygu, cenneti, öte dünyaya bırakacak ve bunun yolu da ölmek ve öldürmek olarak görülecektir.

Yemen, Suriye, Irak, Mısır, Cezayir, Tunus, Libya vs.de mezhep, kabile, iktidar, alan hâkimiyeti, aşiret kılıfına girmiş olarak kol gezen ölümün sebebi budur.

Kendinden nefret.

Kendini başkasında imha etmek, kendini başkasının kişiliğinde öldürmek…          

Bu travma ancak ondan daha büyük bir travma ile atlatılabilir. O da bize göre Arap dünyasının ABD başta olmak üzere kendisini bu hale getiren bütün emperyalist ülkelere başkaldırmaktır.

Topyekûn isyandır. Topyekûn savaştır.

Coronadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deniliyor.

Evet, bu eksi dünya düzeni gitmeli ve yerine yeni (İslami) dünya düzeni gelmelidir.

Böyle demekle ‘sen kıyamet senaryosu yazıyorsun’ diyeceksiniz.

Evet, öyle yapıyorum.

Ve buna “Kıyametten önce son düzlük” adını veriyorum.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Can Çetiner
Mehmet Can Çetiner - 3 ay Önce

Elinize sağlık.

Gülcin küley
Gülcin küley - 3 ay Önce

Sağolun Allah razı olsun.

Mehmet sinan
Mehmet sinan - 3 ay Önce

Allah razı olsun. Doğru diyorsun zaten kaybedecek neleri var mademki dünyayı ve dunyaya ait umutlari kaybetmisler hic olmazsa Allah rızası için ihlasli bir kıyam etseler de kıyam zafere ulasmasa bile rabbim onlara ebedi cennetleri verse.