Üsküdar’da bir cennet bahçesi: Şeyh Mustafa Devati Camii

Anadolu’nun kapısı Üsküdar, Kâbe toprağından sayıldığından olsa gerek, huzur iklimi kuşanmış bir beldedir. Karşıdan gelip iskeleye daha ilk adımı attığınızda bir sekinet hissi insanı sarıp sarmalar. Bu manevi havanın oluşmasında kuşkusuz Üsküdar’ın, hemen her köşe başında karşınıza çıkan dergahları ve toprağın hem altında hem de üstünde berhayat olan erenleriyle gönüllere gıda bir belde olmasının etkisi büyüktür.

Üsküdar’ın irfan ocaklarından biri de Selman-ı Pak Caddesi’nden Fıstıkağacı’na doğru çıkarken Horhor mevkiinde bir hazire içinde saklı olan Şeyh Mustafa Devati Camii ve türbesidir. Her biri adeta bir heykel kadar plastik değere sahip tarihi mezar taşlarıyla dolu kabristan, ulu ağaçları ve hiçbir zaman eksik olmayan kedileriyle serin ve selametli olan mekânı, günlük hayatın karmaşasından izole eder. Cadde tarafındaki nişinde, yarım güneş motifi olan zarif bir çeşme karşılar sizi.  Ayna taşının üzeri “her canlının sudan yaratıldığını” ifade eden ayet-i kerime ile süslenmiştir.

Kapısından girdiğinizde kabristan içinde kıvrılarak uzanan yol sizi şadırvanın bulunduğu alana götürecektir. Şadırvan maalesef orijinal vasıflarını kaybetmiştir. 1650-51 yıllarında Kethuda Arslan Ağazade Mustafa Efendi tarafından yaptırılmış olan camii ve Şeyh Mustafa Devati türbesi buradadır. Caminin banisi olan Arslan Ağazade Mustafa Efendi ile Şeyh Mustafa Devati’nin aynı kişi olup olmadığı konusu kaynaklarda tartışmalıdır. Camii ve türbe 19.yüzyıl sonlarında harap hâlde iken II.Abdülhamid Han’ın paşalarından Bahri Paşa tarafından esaslı şekilde onarılmış ve  cami ile  türbenin kapısı üzerinde bulunan kitabeler bu sırada konulmuştur. Bilhassa caminin son cemaat yeri kapısı üzerindeki talik kitabe pek güzeldir. İlk inşa kitabesi ise caminin iç kapısı üzerindedir.

Hz. Devati’nin doğum yeri ve yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte muhtemelen Üsküdarlı’dır. Gençliğinde o zamanlar için mühim bir zanaat olan divitçilikle meşgul olduğu için “Devati” mahlasıyla tanınmıştır. Gördüğü bir rüya üzerine Aziz Mahmut Hüdayi (k.s) Hazretleri’nin halifesi olan Muk’at Ahmet Efendi’ye intisab etmiş, Şeyhi tarafından bir müddet Kastamonu’ya gönderilmiştir. İstanbul’a döndükten sonra hilafet almış, irşad faaliyetine başlamadan önce ilim tahsil etmiş ve müderris olmuştur. Molla Kestel Medresesi ve Üsküdar Valide Sultan Dar’ül Hadisi’nde müderrislik yaptıktan sonra 1656 yılında günümüzde Şeyh Camii adıyla bilinen bu mekâna bir meşruta ve aşevi ekleyip tekkeye dönüştürerek irşad faaliyetine başlamıştır. 1659 yılındaki vefatına kadar bu vazifesini sürdüren Mustafa Devati Hazretleri, tekkenin bahçesindeki türbeye sırlanmıştır. Celvetiye yolunun büyüklerinden olan hazretin bilinen tek eseri Tuhfetü’s Sufiyyin adını taşımaktadır. Kendisinden sonra Hüdayi Asitanesi’nde postnişin olarak hizmete devam eden oğlu Mehmet Talib Efendi de türbede medfundur.

Taş ve tuğla kullanılarak inşa edilmiş olan dikdörtgen planlı, ahşap çatılı camiinin oldukça yalın ama ferah bir harimi vardır. Sivri kemerli büyük pencereleri vasıtasıyla içeri davet edilen gün ışığı ile her zaman aydınlık ve iç açıdır. Endamlı servi ağaçları ve mevsimine göre çeşitlenen çiçekler bahçeye ayrı bir letafet katar. Huzurlu mekânları adeta bir radar becerisiyle bulmakta mahir olan kediler, Hz. Devati haziresini mesken tutmuşlardır. Kâh bir şahidenin tepesinde kâh bir mezar üzerinde uyuklayan renk renk, çeşit çeşit kedi, Hazret’in dâimi misafirleridir. Hemen arkada, Sultan tepeye doğru tırmanan yokuşlarda, sakinlerin birbirini tanıdığı huzurlu bir mahalle hayatı akıp gider. Caminin de şükür ki hâlen birbirini tanıyan bir cemaati vardır. Gönenli Mehmet Efendi merhum hayatta oldukları dönemde her çarşamba bu camide vaaz verirlermiş. Cemaatin yaşlılarından o güzel günleri rahatlıkla hatırlayanlar vardır. Türbe daha sonraları Gönenli Efendi’nin talebelerinden bir hanım tarafından tamir edilmiş.

Bu asude mekânın manevi atmosferini çok sevdiğimden, hem de Üsküdar’daki fakirhanemiz, hazrete komşu olduğundan İstanbul’da bulunduğum vakitler sokağa çıktığımda genellikle ilk işim Hz. Devati’yi ziyaret etmek olur.  Mevsime göre bazen kızıl bir gülhatmi bazen sarı gazeller karşılar, insanı. Bazen inceden bir yağmur yağar.  Çay ocağında namaz vaktini bekleyen ipek sakallı dedeler oturur.  Hangi mevsim olursa olsun mekânın değişmez güzelliği kediler ve o doyumsuz huzur atmosferidir. Bir defasında türbeye kadar gelmiş fakat acelem olduğu için içeri girmeyip pencerenin önünden niyaz etmiştim. O sırada içerden hafif ve güzel bir salavat-ı şerife sesi işittim. Adeta insanı içeri davet eden bu güzel sese karşı koyamayarak içeri girdiğimde, türbenin arka köşesinde bir grup hanımın salavat-ı şerifeler okuyarak türbenin emaneti olan Sakal-ı Şerif’i ziyaret ettiklerini gördüm. Kandil günü veya herhangi bir özel gün olmadığı hâlde böylesi bir tevafukla Sakal-ı şerif ziyareti nasip olduğu için bin şükür ve sürurla dışarı çıktım. O günden sonra işim ne kadar acele olursa olsun, türbeden içeri girerek Hazretim’e niyaz etmeye gayret ederim.  Hz. Muhammed (s.a.v) muhabbetiyle olgunlaşmış ve O’na benzedikleri ölçüde Hz. İnsan olmuş bu gönül insanları işte böyle asırlar ötesinden insana hediyeler verebiliyor. Himmetleri ziyade olsun ve üzerlerimize sayeban olsun. Üsküdar, erenlerin nefesleriyle sırlanmış bu kutlu belde daima şad olsun.

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26